Kısa Film: Yumurta / The Egg

Yumurta / The Egg from istanbul film akademi on Vimeo.

İstanbul Film Akademi’de mayıs ayında başlayan film yönetmenlik atölyemizin ikinci filmini yukarıdan izleyebilirsiniz. Her zamanki gibi oyuncularımız Gulsah ve Emre’ye teşekkürler. Filmin yönetmenleri Naz Timur, Bulut Çavaş ve Öykü Özgen’i de kutluyorum, çok iyi çalıştılar. Atölyede ışığa, renge pek bakmayıp bir filmin yönetilmesinden söz etmeyi daha fazla önemsiyordum ama bu defa görsel olarak daha çekici olmasını tercih ettik.

Filmi 5d MK III ile h264 olarak çektik. Hiç bir profesyonel sinema ışığı kullanmadık ve bütün film 6 saatte çekildi. Daha önce de yazdigim gibi  atölyede belli kısıtlamalarımız var: Bir kadın, bir erkek, bir ev ve en fazla 3 dakikalık öyküler olmak zorundalar. Bu durum önceleri katılımcıları zorlasa da aslında bu tür kısıtlamaların çok yararlı olduğunu düşünüyorum.

Bu defa senaryoları da ulusal bir yarışma ile seçtik. Senaryonun sahibi Fidel Yokuş’u de tebrik etmek gerek. Gerçi yönetmenler senaryosunu biraz değiştirdiler ama bu da gayet normal.

Film için önemli ekipmanlardan biri de Edelkrone‘nin sağladığı Slider Plus v2 idi. Bir süredir zaten aleti kurcalıyordum ilk defa bir filmde kullanma şansı oldu. Action ve Target modülleriyle birlikte gelen slider filmde de göreceğiniz gibi son derece başarılı. Kullanımı konusunda uzun bir inceleme yazsam biliyorum ki sevgili Kadir ben yazana kadar yeni bir sürüm çıkaracak : ) O yüzden çok detayina girmiyorum ancak özellikle yukarıdaki gibi gerilla prodüksiyonlar için çok hayati bir unsur Slider Pro.

Filmin renklerini yine DaVinci’de yaptik. Ses miksini Otomat’ta Murat Çelikkol, müziğini de Emre Aypar yaptı. Yapımcımız Veysi’ye ve katılan herkese de teşekkür ederim. Uzun süredir kısa filmden uzak kalmıştım. Yeniden sahalara dönmek güzel : )

10 Responses to “Kısa Film: Yumurta / The Egg”


  • Biraz özel bir soru olabilir belki fakat neden RAW değil de h264 tercih ettiniz İlker bey?

  • Bu bir atolye calismasi oldugu icin hizli cekmek zorundayiz. RAW cekmenin bazi zorluklari var (cok hizli kartlar gerekli ve kartlar cok cabuk doluyor. Surekli bilgisayara aktarilmalari gerekiyor. Cektiklerinizi hemen izleyemiyorsunuz, ses kaydi sorun oluyor vs vs.) O yuzden tercih etmedik. H264 de istedigimiz sonucu verdi aslinda. Dogru cekerseniz h264 ile de istediginiz etkiyi yakalayabiliyorsunuz.

  • maşallahı var yönetmenlerimizin tebrikler 🙂

  • Ben de neden MK 3 kullandığınızı merak ettim. Bu işlerde kullanmak için en leş makinelerden biri. 2 dakikaya da bütün genetik problemlerini sığdırmış/sızdırmış. Kursa gelmiş insanların eline bir Red, en azından Blackmagic, vermek çok mu zor. Siz şimdi ışık kullanmadığımız için Blackmagic daha kötü sonuç verirdi diyeceksiniz:) Arkadaşları kutluyorum. Ama görüntü kalitesi çok rahatsız edici.

  • Bak troll geliyor nese saciyor.

    Siz bir kurs duzenleyip herkesin eline red verirsiniz o zaman sahane goruntu kalitesine kavusur beni de rahat birakirsiniz belki.

  • Neden MK3 kullanıyorsunuz sorusunu hala soran insanların olması gerçekten çok şaşırtıcı. İyiliği ni ya da kötülüğünü bir kenara koyalım, bu nasıl bir sorudur yahu? Bu sorular yıllar önce sorulmaya başlandı ve milyonlarca yazı yazıldı, bu blog da dahil. Görüntü kalitesine ve mk3’e leş deyişiniz, ayrıca filme değil de alet edevata odaklanmış olmanız beni bi gülümsetti.
    Türkiye’de bu kalitede kısa film pek az izleyebiliyoruz, siz nerede yaşıyorsunuz?
    Yazınızın amacını anlayabilmiş değilim.

  • Abi affedersin de, s*km*ş*m mark’ı magic’i. Benim asıl derdim seninle. Şu ülkede kendine ihanette rütbesi senden daha yukarı olan kimse yok. Abi gözünü seveyim, sen ne yapıyorsun? Senin bir arkadaşın, dostun yok mu? İki tokat atıp da seni kendine getirecek kimsen yok mu?. Sen bu ülkenin en yetenekli yönetmenlerinden birisin. Bence en iyisisin. Ama bak başarılı olanlarından birisin diyemiyorum. Üzerine ölü toprağı atılmış gibi, Met*n Ar*l*at, S*n*n Ç*t*n gibi yenetenk gurabalarının ahbap ilişkileriyle iş yaptığı reklamcılık sektöründe oyalandın uzun zaman. Tamam ilk başlarda farkını da gösterdin. Dedim bunlar antrenman. Yabancı ve teknik alanlarında üst düzey insanlarla tanışıyor, feyzini alıyor dedim. Hatta bundan 3-4 sene önce de bir arkadaşla konuşuyorduk, 2 kişi dedik bunu. Sonra gittin 500 t otobüsündekilerin cebindeki bozuk üç kuruşla bile finanse edilebilecek reklamlara geçtin. Arka beyaz fon, bir kaç ucuz efekt. Sonra gine eline aldın mark 3, basketbol sahalarını arşınladın. Bir daha soruyorum, abi sen ne yapıyorsun ya? Abi sen niye bu kadar tutkusuz bir insansın? Sen niye bu kadar mecalsiz bir insansın? Hatta sen niye bu kadar tembel, kavgadan kaçan bir insansın. Sen o yeteneğini nasıl böyle heba edersin. Gayesine asla ulaşamayacak kurslarda zaman öldürüyorsun. More bilmem ne diye aşırı manipüle edilmiş fotoğraflarla sergi açıp kendini imha ediyorsun. Taylanlar gitmiş Amerika’da stüdyo kapısı arşınlıyorlar. Bak adamlar yeteneksiz. Cidden yeteneksiz. Adamlar açı bulacağım derken gulyabani buluyorlar. Ama adamalarda heves var. İnan artık kendine ya. Bir inan ya. 300 kişinin izlediği yazılım tutorialları için 3-4 saatini harcama. Ya bırak bu işleri benim gibi yeteneksiz, boş zamanında oyalanacak oyuncak arayan boş adamlar yapsın. Zaten yeteri kadar yapan var. Zaten yeteri kadar boş adam var. Bırak kısa filmi falan da. Sen şunu çekmiş adamsın:

    Ben trollüm. Sen niye kendini trollüyorsun? Biraz edebiyata okumasına ağırlık ver. Aç biraz Yusuf Atılgan oku. Sabahattin Ali öykülerinin içine dal. Oteller Kenti’ni hatim et. Bak sonra çakma enteller dudak bükse de mutlaka Orhan Pamuk oku. Yeni Hayat’tan ne güzel bir film yaparsın sen. Tam senlik. Sen o hikayeleri devşirmeyeceksin. Okudukça onlar seni devşirecek. Asimile de olmayacaksın. Hissikablelvuku girecek senin kalemine. Sonra çek şu uzun metraj filmini artık. Bu ülkedeki en beynelmilel, ne yetenekli adamsın. Çeviri yapacak kadar niye dallanıp budaklanıyorsun. Bilgi lütfedip dağıtımını bile yapmıyor. Her yerde tükendi yazıyor. Git yüzünü yıka sonra da masanın üstünü dağıt.

  • ilginc bir bakis.

    size cevap vermek durumunda degilim ancak merak ettigim bir sey var. ornegin ingiltere’de birisi gidip philip bloom’a “Hey bro are you crazy? Why don’t you fucking shoot a feature film? Why are you so lazy and why don’t you fucking believe in yourself” diyor mudur acaba?

    Demiyordur. Neden demiyor biliyor musunuz? (Siz simdi Philip Bloom yeteneksiz dersiniz : ) ama nedeni bu degil. Nedeni su: Cunku Turkler genel olarak kompleksli insanlar. Turkler herhangi bir cercevede olmayi kabul edemiyorlar mutlaka en buyuk olmalari gerekiyor. Sokaktaki herhangi bir insanla konusun size en iyi yonetmenden daha iyi oldugunu ima eden yorumlar yapacaktir (cogu zaman farkinda bile olmadan). Gidin bir dugun fotografcisiyla konusun o da buyuk ihtimalle bir gun uzun film cekebilecegine inaniyordur. Bu ulkede nedense herkes uzun metraj cekmenin en buyuk deger oldugu konusunda hemfikir olmus. Tabi bu filmlere kim gidecek o belli degil.

    sozlerinizin bir kismi belki dogrudur fakat bazi seyleri atlamissiniz. ben saydiklariniz disinda da isler yaptim ve yapiyorum ve bundan da mutluyum.

    hakkimdaki bazi fikirleriniz gonul oksayici olsa da bugune kadar tek bir yapimcinin bile sizinle ayni fikirde olmayisini da aciklamak gerek : )

    her ne niyetle yapmis olursaniz olun yazdiklariniz ayip. bir insanin tam olarak bilmediginiz hayati hakkinda atip tutma cesaretini kendinizde buluyorsunuz (bilmiyorum belki beni sahsen de taniyorsunuz ama zannetmiyorum).

    butun bunlarin otesinde terapotik olarak birisi birisine bu derece kiziyorsa genelde aslinda kendine kiziyordur. bunu dusunun derim.

  • Philip Bloom’u takip ediyorum. Çok yetenekli bir adam. Uzun süre bir haber kanalında tıkılıp kalmasaydı keşke. Kendini de daha çok yönetmen değil, görüntü yönetmeni olarak görüyor. Bu yüzden gidip ona uzun metraj çek diye sormaz kimse. Ama neden bir uzun metraj filmde görüntü yönetmeni olarak çalışmadığını sorardım.

    “I have speaking to director David LG Hughes for quite some time about the project and I was asked to be DP for it. A very flattering offer but due to my overseas work commitments for the scheduled shoot and my limited experience in drama work at that point, my main field being documentary I was not able to do it…” Zamanım yoktu ve dramada tecrübesizim diye gevelediği kısımları bir kenara bırakırsak; Kendini uzun metraj bir filmde görüntü yönetmeni olacak kapasitede görmüyor. Sen de mi kendini uzun metraj film çekecek kapasitede görmüyorsun abi?
    Belli ki, haklı olarak, görüyorsun. Ayrıca Philip Bloom çok iyi bir görüntü yönetmeni olabilir. Ama hikaye anlatma kabiliyeti başka bir şey. Bana Philip Bloom yerine kariyerini kısa film yönetmenliği üstüne kurmuş “deli” adamlardan birini örnek gösterseydin daha iyi olurdu. Çünkü var öyle adamlar. O zaman kısa film ile uzun metrajın mekaniklerinin çok farklı olduğunu söyleyip mantıklı bir cevap vermeye çalışırdım. O adam uzun metraj çekecek kadar yetenekli olmayabilir. Çok sevdiğim yönetmenlerin kariyerine baktığımda doğal olarak kısa metrajla başladıklarını görüyorum. Yetenekli olan için kısa metraj ilk fırsatta terk edilecek mevzidir. Uzun metraj çekebilecek kadar yetenekli bir adam da, kusura bakmayın, hayatını bu işle geçirmez. Dediğim gibi ilk fırsatta kendine bahşedilmiş yeteneğin hakkını verir. Gidip de kendine imansızlıkla yeteneğini çarçur etmez. Türkler şudur budur mevzusuna hiç girmeyeceğim. Çeviri yapacak kadar ingilizceye hakim ve evrensel bir yeteneği olan birinin içine doğduğu milletin kusurlarını kendine kement yapmaya ihtiyacı yok. Hakkı da yok. Polonya’dan, Çekoslovakya’dan mezopotamyaingilizcesine benzer bir dille çıkıp ismini sinema tarihine altın harflerle yazdırmış adamalar var.

    Daha hiç film yöneteceğini söyleyen bir düğün fotoğrafçısıyla karşılaşmadım. Şarkıcı olmak isteyen bir tane vardı. Bak sesi de güzeldi. Olamamıştır herhalde. Ama inançları yüzünden hiç kimseyi hakir görmem. Tam tersine inançları için ellerinden öperim, sarılırım. Yönetmen olmak isteyen birine rastlarsam yine aynısını yaparım. Hayal etmesi de, hayalinden inanç edinmesi de güzeldir. Bahşişle çalışan garsonların şimdi çok iyi yönetmen olduğunu da, çok iyi filmlerde oynayıp Oscar aldığını da çok iyi bilirim. Senin yeteniğin var ama tutkun haline gelmiş hayallerin yok. Olanları hakir görme bari. Gerçekleştiremeyecek bile olsa o hayalin içinde uyusun bir dirhemlik uykusunu.

    Evet, yapımcılar felaket bile diyemiyorum. Çünkü felaket diye addedilecek bir yapımcı grubu bile yok. Ama eli-yüzü düzgün az sayıdaki filmi yapan adamların arkasında da şimdiye kadar doğru düzgün yapımcı görmedim ben. Ya evlerini satıp yaptılar ya da arkadaşları fon oluşturdu 3-4 kuruşluk bütçeyle çektiler filmlerini. Bir tanesi de çok yakın zamanda vefat etti. Çok üzüldüm. Arkadaşlarıyla beraber çok güzel bir yola çıkmışlardı. Bir de Ahmet Uluçay gibi adamalar var. Çektiği film kötüydü. Ama nihayet hayalini gerçekleştirdiği anda o da hayatını kaybetti. 60000 dolardı galiba bütçesi. Ezel Akay’a teşekkür etmek lazım.

    Bir ülke içinde kim izleyecek bunları? İyi bir filmin ülke gibi sınırlarla belirlenmiş bir vatandaş tabaası olur mu? Film iyiyse dünyanın her yerinde izleyicisini bulur.

    Daha fazla uzatmak istemiyorum. Belki de, sizinle ilgili yanlış bir kanıya sahibim. Sağlıcakla kalın. Mutlu bir ömür dilerim.

  • Fransizca da biliyorum : )

Leave a Reply