Uzun yıllardır konuşulan bir şey sonunda gerçek oldu: Sony’nin yeni fotoğraf makinesi Alpha 55 SLT (Single Lens Translucent) teknolojisini kullanıyor.
SLT kameralar bildiğimiz DSLR’lardan farklı olarak geçirgen ve sabit bir ayna kullanıyorlar. Ayna ışığın büyük kısmını algılayıcıya yolluyor. Küçük bir kısmını da AF (autofocus) algılayıcısına yolluyor.
Böylece sürekli Live View kullanabiliyorsunuz ve aynı anda hızlı bir auto focus desteği alabiliyorsunuz. Video çekerken de bu destek sürüyor. Buna ek olarak aynanın kalkıp inmesi gibi bir teknik problem olmadığı için saniyede 10 kare gibi hızlara çıkabiliyorsunuz.
Tabi bu durum yüzde 30′luk bir ışık kaybına neden oluyor ve ayrıca optik bakacınız olmuyor (eh her şeyin bir bedeli var elbette)
Bu devrimci girişimle tamamen aynasız ve büyük algılayıcılı NEX3 ve 5′ ten sonra Sony şimdi de hem aynalı hem hızlı auto focus yapabilen başka bir seri yaratmış oluyor.
Alpha 55 1080p video da çekebiliyor ama tabi şimdilik sadece 29.97 fps hızında : ) Bu Japon firmaları ne zaman PAL diye bir şeyi kabul edecek merak ediyorum.
CMOS algılayıcı kullanan bir kamera ile ne yazık ki şimşek videoları çekemiyorsunuz. Şekilde görüldüğü gibi bu tür kameralar bu durumda saçmalıyor. Örnekteki kamera 5D MK II
Nedeni tabi ki tarama sistemi: CMOS algılayıcılar her bir pikseli sırayla okudukları için sürekli yukarıdan aşağı bir hareket var. Bilindiği gibi Jello etkisi denen olgunun da nedeni aynı.
Sanırım birileri bir gun buna bir çare bulacak. O zamana kadar şimşekleri “post” sırasında koyacaksınız
Bu sıralar sık sık “3D ile sinema nasıl değişecek?” şeklinde konuşmalara şahit oluyorum. Bir grup insan sinemanın 3D ile tamamen değişeceğini ve bunun büyük bir devrim olduğunu düşünüyor. Hatta “3D sinema için bence önemsiz bir şeydir” dediğimde eski bir öğrencim “taş kafalı olmuşsun hocam” deyiverdi
“Taş kafalı” mıyım bilmiyorum ama bence 3D sinema için gerçekten önemsiz bir gelişme. Hatta gelişme mi ona bile emin değilim. 70lerde de böyle bir “3 buutlu” (nedense o zaman böyle denirdi!) film patlaması olmuş ama o furya başladığı gibi hızla bitmişti. Tamam bugünkü teknoloji tabi ki daha iyi ama yine de bu haliyle 3D sinemanın “harika bir deneyim” olduğunu iddia edenleri anlamıyorum.
Aslında itirazım çok temel bir noktadan geliyor: Sanatın amacı nedir? Gerçeği en iyi şekilde kopyaladığımızda en iyi sanatı mı üretmiş oluruz? Rembrandt’ın resimleri 3 boyutlu olsalar daha mı iyi olacaklardı? Ya da tamamen 2 boyutlu portreler (perspektifi de redderek) üreten Picasso, Rembrandt’tan daha mı değersizdir?
Bu soruları çoğaltmak mümkün ama cevapları bence açık: Sanatsal üretimin amacı “gerçeğe yaklaşmak” değil onu yorumlamak ve dönüştürmektir. Bir eserin başarısı bize 3 boyutlu, 2 boyutlu, renkli, siyah beyaz, yüksek çözünürlükte veya VHS kalitesinde sunulmasıyla artmaz veya azalmaz.
Örneğin Godfather gibi bir filmin 3D olmasının gereği ve anlamı yoktur.
Bütün iletişimciler gibi meseleyi Marshall Mcluhan‘a bağlarsak (“Medium IS the message”) 3D ancak eğlence sineması için uygundur diyebiliriz çünkü size anlık bir sansasyon yaşatır, kaydıraktan kaymak gibi, dönme dolaba binmek gibidir ama iner inmez etkisi geçer.
Bu bağlamda Avatar’ı bir başyapıt olarak görenler de var. Bana göre inanılmaz derecede sıkıcı bir film. Arkasında muazzam bir teknoloji ve akıllı bir yönetmen olduğunu kabul etsek de filmin metninin epey çocukça olduğunu da inkar edemeyiz diye düşünüyorum. Ayrıca 3D fimleri izlemek son derece yorucu ve bir pencereden bakmak gibi. Eğer 3 boyut bu kadar önemliyse o zaman hep beraber sürekli tiyatroya gidelim. O çıktığı günden bu yana gerçekten 3 boyutlu ne de olsa!
2010 başından beri reklam filmlerini 16 mm veya 35 mm çekiyorum.
Geçenlerde sevgili yeğenim Kuzey’in fotoğrafını çekmek istedik ve babam benim emektar EOS 650′yi çıkarıverdi. Bir kaç kare çektim ve şaşkınlığa düştüm: Her deklanşöre basıştan sonra gözümü vizörden çekip LCD’ye bakmaya çalışıyordum! Tabi LCD falan yoktu. Bu olay kontrolüm dışında bir kaç defa tekrarlandı hatta sinirlendim kendime…
Aradan bir kaç gün geçti. Babam yandaki kareyi yolladı. Negatifi yıkattığı yer aynı zamanda scan edip CD vermiş.
Doğal olarak son bir yıldır Kuzey’in bir sürü fotoğrafını çektim (zaten yanda da bunlardan örnekler var). Teknolojiyi seviyorum ve yeni çıkan her şeyi denemeye de pek hevesliyim ama yine de şunu açıkça söylemek gerek: Film farklı.
“Film daha iyi” demiyorum. Sadece “farklı” ve bu da güzel bir şey. Oysa fanatiklik kötü bir şey. Dijital fanatikleri de, film fanatikleri de canımı sıkıyor açıkçası.
Film reklam sinema sektörlerinde bir RED ve dijital çılgınlığı yaşandığı şu günlerde (biraz da gıcıklığına tabi) diyorum ki: Şimdi filme dönmenin tam zamanıdır!
Şuradan öğrendiğimize göre House’un 6. sezon finali tamamen 5D Mk II ile çekilmiş. Yazıda yönetmenin kamerayla ilgili yorumları da var. Son zamanlarda bu tür çıkışlar arttı. Yakında daha da fazla filmin HDSLR larla çekildiğini göreceğiz.
Peki HDSLR la bir şey çekmek geçici bir moda mı? Sanmıyorum. Tabi bir miktar “trendy olma” tarafı var. Yani “Aman herkes çekiyor biz de hemen bu aletlerle bir şey çekelim” hevesi yok değil ama sonuçta bu kameraların sunduğu inanılmaz bir avantaj var.
Jim Jannard RED forumlarında “…satır atlıyorlar ama!” diye çocuklaşsa da (bu blogda da vardı öyle bir karakter geçen ay) ne yazık ki herkesin kabul etmesi gereken basit gerçek şu: Bir HDSLR ile yapabileceklerinizi konvansiyonel bir kamerayla asla yapamazsınız. HDSLR lar yapıları itibariyle çok hafifler ve bu da azımsanacak bir durum değil. Satır da atlasalar verdikleri sonuçlar da gayet iyi görünüyor ve bu da yeterli.
Uygun projede kullanılırsa HDSLR larla daha çok işler yapılır.
Esasen Makina‘nın bir projesi olsa bile ucundan bulaştığım bir klip olan “Herkes Yalniz” teknolojik olarak ilginc bir kombinasyon içeriyor: İstiklal’deki görüntü EOS 7D ve Glidecam ile 720p ve 50fps çekildi (sonradan 100fps e yükseltildi). Öndeki görüntü ise RED ile çekildi. Motion Control’un beni taklit edişini izlemek garipti… Ucuz teknolojiyle aşırı pahalı teknolojinin bir buluşması
James Cameron’un sıkıcı filmi “Avatar” dan sonra Panasonic kendisinden beklenmeyecek bir atiklikle ilk taşınabilir Full HD 3D kamerasını duyurdu. Yanda gördüğünüz gibi kamera çift mercekli. En önemlisi de Cameron’un filminde de kullanılan “Convergence Point Correction” sistemine sahip. Yani konunun uzaklığına göre lensler birbirlerine yaklaşıp uzaklaşabiliyor.
AVCHD formatında 1920*1080 Full HD ve dual stream kayıt yapan AG-3DA1 için aslında (optik sistemi hariç) iki adet HMC 151′den oluşuyor diyebiliriz.
Tahmini fiyatı 15.000 Euro olan kamera 2010 Sonbahar’ında satışa çıkacakmış. Şu anda ön talep alınmaya başlanmış.
Eğer bu kamerayı satın almayı düşünüyorsanız Başarı Yayıncılık’tan Ömer Kaşdarma ile görüşebilirsiniz. Ya da bunun yerine gidip kendinize bir araba falan alabilirsiniz
Bugüne kadar sanırım binlerce kısa film izledim (çoğu ödev projeleri olsa da!) Bunlar arasında en beğendiğim 7 tanesini paylaşmak istiyorum:
1-La Jetee: Chris Marker’ın 1962′de bir fotoğraf makinesiyle yaptığı bu harika film bütün derslerimde ilk gösterdiğim şeydi. Biraz yavaş ama hala çok iyi.
2-Depth Solitude: Max Von Sydow’un dış sesiyle şiirsel bir su altı draması. Bence mükemmel bir kısa film!
3-More: Mark Osborne’un Oscar adayı IMAX stop motion filmi. Aslında stop motion sevmememe rağmen bu filmi çok seviyorum. Bana Küçük Prens’i hatırlatıyor.
4-Chinese Wall: Diğerleri kadar olmasa da çok iyi bir kısa film: Evrensel bir tema. Ne fazla ne eksik.
5-How They Get There: Spike Jonze’un büyük bütçeli küçük kısa filmi. Konuşmasız ve saf sinema!
6-Bank: Tunay Sevinç’in harika kısa filmi Bank bence bugüne kadar Türkiye’de çekilmiş en iyilerden biri.
7-Vahşi Çöp: Polat Korkmazel’in bence hakkı yenmiş ve tam anlaşılamamış filmi… Online degil diye dusunuyorum.
Emir İmer’den gelen linke göre Canon’dan yeni bir profesyonel video kamera geliyor. Bağlantıdaki basın duyurusu kameranın MPEG2 Full HD 4:2:2 formatını destekleyeceğinden bahsediyor.
MPEG2 karelerarası sıkıştırmalı (Long GOP) bir format olduğu için bu haber bizi üzse de 4:2:2 profilini desteklemesi sevindirici. Örneğin Sony EX3 4:2:0 lik bir profil kullanıyor. Bu da yeni Canon’a renk konusunda avantaj sağlıyor.
Ayrıca Canon kameranın MXF desteğiyle bütün büyük kurgu sistemleriyle uyumlu olacağını iddia ediyor.
Bu yıl sinema – video – fotoğraf alanlarında önemli gelişmeler oldu.
* RED Türkiye’de hızla yaygınlaştı. Her zamanki gibi başta soru işaretleri ve bilinçsiz itirazlar (veya bilinçsiz amigoluklar) olsa da beklediğimden hızlı bir gelişim oldu ve bir çok kiralama şirketi RED’leri ikişer üçer satın almaya başladı. İş akışı problemleri de daha yavaş olmakla birlikte çözülüyor. Avid hala uyuyor bakalim ne zaman uyanacaklar.
* Canon 5D MK II kullanıcılarını 6 ay elle diyafram kontrolü için, bir 6 ay da kare sayısı için bekletti. 2010′da bu hasretin biteceğini umuyorum. Bütün bu saçmalığa karşın 2009 HDSLR’ların yılı oldu diyebiliriz.
* Panasonic ve Olympus çok hayırlı bir iş yaparak Micro 4:3 formatında, büyük algılayıcılı ve değişebilir mercekli kameralar çıkardılar (Olympus Pen ve Panasonic GH1 – GF1)
Peki seneye neler olur?
* Canon’un mutlaka 5D MK II özelliklerinde EF uyumlu bir video kamera çıkaracağını düşünüyordum. Ne gariptir ki bu konuda da beni yanılttılar. Elinde bu kadar geniş bir mercek seti ve algılayıcı teknolojisi olan bir şirketin neden video kamera yapmadığını anlamak mümkün değil. Sonuç olarak 2010 için bu beklentimi koruyorum ama eskisi kadar emin değilim. 2010′da 5D MK III beklenmiyor ama 1Ds MK IV’un geleceği neredeyse kesin. 35 MP olmasını beklediğim bu kamerada videoyla ilgili surprizler de olabilir.
* Micro 4:3 işi hız kazanarak devam edecek ve yeni modeller gelecektir. Nikon ve Canon’un bu pazara girmeleri gerekirdi ama ortada daha önce de bahsettiğim bir sorun var: Ellerindeki APS-C merceklerle uyumlu bir sistemle pazara girseler bu sefer 500D gibi kameraların satışı ciddi şekilde baltalanacak. Micro 4:3′le de giremezler. Bu nedenle ne yapacaklarını bilemediklerini ve dua edip Micro 4:3′ün unutulmasını dilediklerini sanıyorum
* Sony: Her zamanki tuhaf inadıyla kendi bildiği şekilde ucubik kameralar yapmaya devam edecektir. Yeni EX turevleri yapabilirler. Zaten EX serisi çok tuttu. Buradan daha çok ekmek yiyeceklerdir. Ne yazık ki kötü bir codec kullanıyorlar.
* Panasonic: Emin olduğum tek şey: Panasonic büyük algılayıcıya geçecek. Yeni codecleri de umut veriyor ama sevgili Pana büyük olasılıkla harika bir kamera yapıp buna dünyanın en kötü LCD ekranını koyarak kendi kendini baltalayacaktır.
Son Yorumlar