Archive for the 'film' Category

Allegretto – Kısa Film (Fragman)

Allegretto Trailer from ilker canikligil on Vimeo.

Yılı bitirirken ikinci kısa filmimi de bitirdim: Allegretto. 10 yıl aradan sonra hızlı bir dönüş oldu!

Daha önceki “Kutu” gibi bu film de IFA‘daki stüdyoda 8 saatte, Magic Lantern’le çekildi.  Böylece yıllar sonra 2 kısa filmle 2017’ye giriyorum. Ülkenin ve dünyanın haline bakınca kısa film yapmak için en yanlış mı en doğru zaman mı bilmiyorum ama açıkçası benim için harika bir deneyimdi.

Dağıtım konusu her zamankinden daha garip bir problem. Festival yolları artık eskisinden çok daha taşlı (Sundance’e bu yıl 13.500 film başvurdu, Clermont Ferrand’a 9000! 2002’de ödül kazandığımda başvuru sayısı 900’dü) Bu kalabalıkta sesini duyurmak, ayrışmak artik eskisinden çok daha zor ama öte yandan Vimeo’da “Staff Pick” olmak bir festivalden çok daha önemli olabilir.

Tabi burada kısa filmi ne için yaptığınız da önemli. Bir kariyer basamağı olarak düşünüyorsanız işiniz zor ama sadece yapmayı sevdiğiniz bir şeyi yapıyorsanız sorun yok.

Dünyadaki bu film fazlalığında büyük bütçelerle kısa film yapmak milli piyango bileti almak kadar riskli bir eylem!

Her neyse, aylar süren post production, grade ve müzik sürecinden sonra karşınızda “Allegretto” Trailer! Emre Aypar, yapimcimiz Veysi Sala; harika oyuncular Serpil Özcan ve Emre Erturan; ses miksi için Barkin Engin, kamera asistanlığı için Nazim Yılmaz, çeviriler için Murat Önol, makyajlar için Öykü Özgen hepinize teşekkürler.

Blogu izleyen herkese İyi seneler!

Sony A6500

a6500

Sony Türkiye’nin inceliği sayesinde tüketici sınıfının yeni uber kamerasıyla bir kaç gün oynayabildim.

Yeni A6500 Sony’nin son dönemdeki çıkışının en gelişmiş örneklerinden biri ve daha 8 ay önce çıkmış olan A6300’ün bir üst modeli. A6500 aslında A7SII’nin küçük hali de sayılabilir ama açıkçası ben bunu A7SII’den daha çok sevdim.

Sony 24 MP’lik bu küçücük kamerayla harika işler başarıyor. Örneğin Canon’un hayal kırıklığı yaratan güncellemesi 5D MK IV’e koymaktan kaçındığı özelliklerin hepsi bu kamerada var: Log kayıt, LUT’la izleme, gövde içi sabitleme, 4K tam sensörden 2.4 kat fazla örnekleme (oversampling) ile kırpmasız kayıt, 100mbit XAVC kayıt, 100 fps Full HD kayıt, dönebilen LCD ekran…

Sony’nin klasik sorunları bu modelde de devam etmekle birlikte (karma karışık menü sistemi, batarya sorunu, rolling shutter’in fazlalığı vs) sonuç çok başarılı. İşin şaşırtıcı tarafı Sony esasen filmcilere yönelik olmadığı düşünülebilecek böyle bir modelde bile filmcileri unutmuyor.

Bana verilen model pre-production (ön üretim) olduğu için RAW dosyalarını açamadım ama video ile epey oynadım. 3200 ASA’da bile sonuç başarılı. Kameranın otomatik netleme sistemi de hiç fena değil. Ergonomisi son derece iyi. Algılayıcıdan sabitleme sistemi çok çok başarılı ve 5 fstop’luk destek sağlıyor.

2.4 milyon piksellik OLED elektronik vizör de etkileyici (tabi her şeye rağmen henüz optik bir vizör kadar iyi değil ama az kalmış diyebilirim)

Kısaca anlaşıldığı üzere kamerayı çok sevdim. Bugün yanımda taşımak için bir kamera alacak olsam kesinlikle bunu alırdım. APS-C algılayıcılı, bu fiyat aralığında (1400 USD) ve bu boyutta başka kamera aramaya gerek yok diye düşünüyorum. Sunduğu bütün özellikler bazı zayıflıklarına rağmen A6500’ü rahatlıkla APS-C’nin yeni aynasız kralı yapıyor.

Sinema Öğrencilerinin İnandığı Garip Şeyler

istanbul film akademi yönetmenlik atölyesi

Cok uzun yıllar sinema okullarında hem öğrenci hem eğitmen olarak vakit geçirmiş biri olarak öğrencilerin filmcilikle ilgili inandığı garip şeyleri görüp dururum. Tabi ne yazık ki bazıları daha gençken benim için de geçerliydi!

1 – XX Kameram olsa acayip filmler çekebilirim: Basitçe yanlış bir fikirdir. Bir kameranızın olması elbette gereklidir (hele bu devirde) fakat kamerasızlık yüzünden çekilememiş veya düşük teknolojili bir kamerayla çekildiği için başarısız olmuş bir film yoktur. Cep telefonunuzla da film çekebilirsiniz ve film iyiyse kimse buna aldırmaz. Oysa yüzbinlerce dolarlık bir kamerayla çektiğiniz kötü bir film kimsenin umrunda olmayacaktır.

2 – Senaryomda parlak bir fikir var, filmim çok iyi olacak / Senaryomda parlak fikir yok filmim kötü olacak. Hayır. Bu konuya daha önce de değinmiştim: Parlak bir fikir iyi bir film demek değildir.

3 – Kes komutundan sonra oyuncuyla konuşmama gerek yok! Tam tersi. Kamera veya başka bir detayla ilgili konuşmadan önce onlarla konuşmanız gerekli. Dramatik bir film yaparken sizin asıl malzemeniz oyunculardır ve bir oyuncu “kes” komutundan sonra kendini son derece tedirgin hisseder ve sizden bir yorum bekler. Böyle bir yorum yerine onları yok sayıp “arkadaki ışık değişti veya mikrofonu gördük” dediğinizde ne hissedeceklerini anlamaya çalışın.

4 – 25 yıldır bu işi yapan birini dinlememe gerek yok, benim fikrim en iyisi! Bu çok kronik bir inançtır. Ne yazık ki bu sadece öğrencilere özgü bir şey de değil. Genel bir “gelişmekte olan ülke” hastalığı. Tabi ki bu sizin filminiz ve kararları siz vermelisiniz ama Lars von Trier veya Quentin Tarantino değilseniz yapmayı düşündüğünüz şeyin yanlış olabileceğini de bir an olsun düşünebilmelisiniz.

5 – Bir konuşma sahnesinde bir oyuncudan diğerine pan yapacağım, harika olacak!  Bu dahiyane uygulamanın sinema tarihinde çok çok az yapılmış olmasının bir nedeni olabilir mi sizce? Böyle bir mizansende kameranın varlığı seyirci tarafından daha fazla hissedilir ayrıca bir oyuncudan diğerine pan yapmaya çalışırken arada gereksiz bir çok şeyi görmek durumunda kalırsınız. Oyuncuların temposunu düşürmeniz veya çok hızlı dönmeniz gerekir vs vs. Dediğim gibi belli bir bağlamda belki iyi uygulanabilir ama temelde “kötü bir fikirdir”.

6 – Herkes filmimi merakla izleyecek. Hayır tam tersi. Aileniz ve arkadaşlarınız dışında kimse filminizi izlemek istemiyor (aslında çoğunlukla onlar bile istemez!) çünkü zaten istedikleri anda izleyebilecekleri sizinkinden “çok daha iyi” yüzbinlerce film var ve onları bile izlemeye vakitleri yok. Neden sizin filminizi iştahla izleyeceklerini düşünüyorsunuz?

7 – Filmim 27 dakika sürebilir sorun yok. Büyük bir yanlış daha. Çoğunlukla kendi filminize tarafsız yaklaşamazsınız. Filminizi başka birine emanet etmeyi bilin.  Böyle birini bulamıyorsanız olabildiği kadar kısaltın, sonra bu süreden de en az yüzde 20 atın. Jenerikleri de kısa tutun.

8 – Ses çok önemli değil. Görüntülerim çok iyi! HayırSes görüntüden daha önemlidir. Zira bazen bir filmin görüntüsünün “kötü” olması o filmin anlatmak istediği şeyle örtüşebilir. Örneğin daha titrek bir kamera veya daha çiğ bir ışık o senaryo için iyi olabilir. Oysa ses her zaman iyi olmalıdır. “Sesi kötü yapalım film daha etkili olur” diye bir fikir olamaz (deneysel bir film dışında)

9 – Ne kadar karmaşık bir şey yaparsam o kadar başarılı olurum. Basit olan hiç bir şeye bulaşmamalıyım. Tam tersi. En iyi şeyler her zaman basit olanlardır.

10 – Kendime engel çıkarmalıyım çünkü ancak şu şu olursa iyi bir film ortaya çıkarabilirim. Bu özellikle en ilgimi çeken inançtır. “Şartları zorlamak” genel olarak doğru bir tavır olsa da sonuç olarak çekilmiş bir film çekilmemişten iyidir! Elinizdeki şartlara göre bir film çekin bu daha akıllıca değil mi?

11 – Filmimin bir mesajı olmasına gerek yok. Bir şey anlatmak çok eski bir düşünce. Ben hayattan bir kesit… Buna söyleyecek söz bile bulamıyorum. Neden bir seyirci hayattan bir kesit izlemek istesin zaten kendisi de her gün onu yaşıyor.

12 – XX yönetmen gibi yapacağım, planlar uzun olacak. 🙂 Siz o değilsiniz. Boşverin başkalarını kendiniz olun.

13 – Gittiğim sinema okulu çok kötü çünkü bitirince yönetmen olamadım. Bu konuda tek suçları bunu size baştan söylememiş olmak olabilir. Dünyada benim bildiğim “öğrencilerini doğrudan yönetmen yapabilen bir sinema okulu” yok. Sizinkinin de öyle olmamasına şaşmamalı.

14 – Filmim bitti ama istediğim gibi olmadı o yüzden hiç bir yere göndermiyorum ve kimseye göstermeyeceğim. Şimdi başka bir film üzerinde çalışıyorum. Bu sefer harika olacak! Hayır. O da istediğiniz gibi olmayacak. Hiç bir zaman hiç bir film tam istediğiniz gibi olmayacak ama bu onları insanlara göstermenizi engellemez.

15 – Filmim bir festivalde ödül alırsa hayatım kurtulur. Yanlış. Dünyada binlerce festival var. Bunların en iyilerinde bile ödül alsanız mutlak bir başarı garantisi değildir. Doğru insanları tanımak, iyi bir çevre oluşturmak ve ikna gücü çok daha önemlidir.

BONUS: Yakın plan almamıza gerek yok seyirci anlar.

Ses: Tascam Dr-701D ve Düşündürdükleri

tascam_dr_701dTürk sinemasında ses hep sorunludur. Son on beş yirmi yılda biraz düzelse de hala konunun tam olarak çözülemediği açık.

Tabi hal böyle olunca sesin kısa filmlerde daha da beter olması kaçınılmaz. Bir kaç yıldır özellikle atölye yaparken bu meseleye kafayı takmış olduğum için çeşitli aletler ve yöntemler deniyordum.

Ses kaydında ilk sorun tabi ki mikrofon. Gerçekten çok iyi mikrofonlar binlerce dolara satılıyor fakat aslinda bunlara ihtiyacınız yok. İnsan sesi konuşma sırasında (bir piyano veya keman olmadığı için) çok büyük bir frekans aralığı gerektirmiyor (100-5000 hertz arası).

Tabi ki 3000 dolarlık bir mikrofondan çıkacak ses 150 dolarlık bir mikrofonla kaydedilenle aynı olmaz ama bütçenize göre makul bir seçim yapmakta yarar var. Ucuz ama görece iyi mikrofonlarıyla bilinen Rode’un NT veya biraz daha üst seviye Alman Sennheiser’in MKE600 gibi “shotgun” mikrofonlari dialog kaydı için çoğu durumda son derece yeterli.

İkinci sorun profesyonel bütün ses ekipmanlarında olduğu gibi XLR çıkışa sahip bu mikrofonlardan gelen sinyali kameraya kaydetmek. Ne yazık ki yarı profesyonel kameraların hem girişleri “mini jack” (Apple’ın yok etmeye kararlı olduğu o meşhur giriş) hem de içlerindeki preamp (ses yükseltici devre) iyi değil. Bu yüzden özellikle kablo uzadıkça ses kaydında bir çok sorun ortaya çıkıyor. Ayrıca bu bağlantıyla mikrofonlara ihtiyaç duydukları 48V luk elektriği de yollayamıyorsunuz. Kameranızda XLR girişleri yoksa ya bir “preamp” satın alacaksınız ya da dışarıdan kayıtçı kullanacaksınız.

Tabi ses konusunda sonu gelmeyen bir tartışma kaydın 16 bit 48 KHZ olmasının yeterli olup olmayacağı konusu (Bir çok kamera bu şekilde kayıt yapıyor).  Bu konuya döneceğim.

Garip olsa da aslında en çok bir “sopaya” (boom) ihtiyacınız var. Tabi bu herhangi bir sopa olmasa iyi olur : ) Özellikle içinden kablolu olanlar çok pratik.

Bütün bu aletleri edinmek aslında işin en kolayı. Zor olan ondan sonra başlıyor: Düzgün bir kayıt yapmak!

Ses kaydında en önemli nokta S/N Ratio adı verilen “sinyalin gürültüye oranını” ayarlamak. Peki bu ne demek? Burada sinyal dediğimiz şey aslında konuşma oluyor. Dolayısıyla konuşmaların kaydının ortamdaki (klima, trafik, uçak sesi, rüzgar vs) ve sistemdeki (humm, buzz, hiss vs) diğer gürültülere (noise) göre yüksek olması çok önemli. Aksi durumda konuşma anlaşılmaz olacak veya sonradan üzerinde işlemler yapılmaya çalışıldığında ses metalikleşecek ve bozulacaktır.

Yüksek bir S/N ratio sağlamak için yapılacak üç temel şey var:

1- Ortamdaki klima, TV vs gibi gürültüleri yok etmek. Pencereleri kapatmak, sessiz ayakkabılar giymek ve ekibin mutlak sessizliğini sağlamak.

2 – Ortam çok gürültülüyse yaka mikrofonu (Lavalier) kullanmak: Bunlar doğaları gereği dış gürültülere daha az duyarlılar ama kabloyu ve kendilerini gizlemeniz gerekiyor.

3- En önemlisi: Shotgun diye anılan mikrofonu oyunculara tutabileceğiniz en yakın mesafede tutmak. Fakat bunu aynı zamanda kameraya da görünmeden yapmak durumundasınız. Ayrıca yukarıda sözünü ettiğim mikrofonlar önlerine çok duyarlıyken yandan veya arkadan gelen seslere daha duyarsızlar. Bu da yanlış açıyla tutmanız halinde kötü bir ses kaydına yol açıyor.  Ayrıca bulunduğunuz ortamda “reverb” (yankı veya yansıma) fazlaysa boş duvarlardan dönen ikincil sesler kaydı etkileyeceği için ses battaniyeleri kullanmanız gerekebilir.

Sahnede iki veya daha fazla kişi varsa dialogu doğru takip edebilmeniz ve bunu yaparken de gürültü çıkarmamanız, görünmemeniz ve mikrofonu titretmemeniz gerekiyor. Kamera da hareket halindeyse işiniz daha da güçleşiyor.

İşte basit gibi görünen bir “sopa tutma işi” aslında son derece zor bir meslek. Normalde profesyonel bir film setinde bir “Boom Operator” ve ayrıca bir de “Production Mixer” bulunur. Bu ikinci kişinin görevi ses kaydının (veya kayıtlarının) yüksekliğini takip etmektir. Daha dar bütçeniz varsa bazen “Boom Operator” aynı zamanda “mikserlik” de yapmak durumunda kalabilir veya kameraman ses kaydına bakabildiği kadar bakar (Tabi bu iyi bir seçenek değil)

Ses kaydının yüksekliği elbette yukarıda bahsettiğim S/N Ratio açısından kritik. Yüksekliği asla belli bir seviyenin üstüne (clipping) ve altına gitmeyecek şekilde ayarlamanız gerekiyor. Özellikle “dinamik aralığı” geniş bir sahnede (örneğin oyuncuların aniden bağırıp sonra fısıldadıkları bir sahne) işler son derece zor hale gelebiliyor.

Kısaca aslen ekipmandan çok o ekipmanın doğru kullanımı önemli.

Profesyonel sinemada kameranın üzerine kayıt yapılmaz (yapılsa da pek kullanılmaz). Bunun yerine “Double System Sound” (İkili Ses) adı verilen bir teknik kullanılır: Yani ses ayrı bir aletle ayrı bir ortama kaydedilir. Tabi bu da sonradan seslerin eşlenmesi (sync) sorununu ortaya çıkarır.

Bu eşleme meselesiyle uğraşmamak için dışardan kayıtçılara pek sıcak bakmıyordum ve Juicedlink’in bir preamfisini kullanıyordum ama bir kaç ay önce yukarıda gördüğünüz Tascam DR-701D‘yi Oktostore‘dan satın aldım.

Bu aletin fikrimi değiştirmesinde en önemli etken dünyada ilk defa bir kayıtçının HDMI sayesinde kameraya bağlanıp timecode bilgisini almanın yanı sıra siz kayda basınca kayda girmesi, çıkınca çıkmasıydı. Buna ek olarak yeni kurgu yazilimlari eşleme işini neredeyse otomatik hale getirdi.

Dört ayrı kanaldan (girişten) 24 bit 192 KHZ kayıt yapabilen DR701d bu boyut ve fiyat aralığında timecode işleyebilen ilk ürün. Yani kameradan HDMI bağlantısı yaparsanız görüntü ile ses aynı timecode verisine sahip oluyor. Bu daha önce ancak çok üst düzey aletlerde görülen bir özellikti.

DR 701D aynı anda HDSLR’a da çıktı veriyor. Böylece hem kameranın üzerine hem SD karta kayıt yapmış oluyorsunuz. Kameradaki 16bit/48Khz’den farklı olarak 24 bit 192 khz kaydettiğim dialoglarda ilk dinleyişte ciddi bir fark görmedim ama hem sorunlu seslerin düzeltilmesinde işe yarıyor hem de yedek oluyor.

Özellikle 4 ayrı mikrofondan ses kaydetmek gibi işlere girecekseniz tabi yararlı bir alet. Ayrıca kameradan bağımsız bir kayıtçıya sahip olmak pratik olarak da bazen işe yarıyor. Aletin tek kötü yanı üzerindeki “Limiter” in (sınırlayıcı) ne yazık ki analog değil sayısal olması. Analog sınırlayıcılar şimdilik sadece Sound Devices gibi üst seviye kayıtçılarda oluyor. Bunların da fiyatları Tascam’ın 7-8 katına yaklaşıyor!

Tabi çekim işin sadece bir kısmı. Sorunlu sesler her zaman oluyor. Bunların bir takım filtrelerle düzeltilmesi veya yeniden kaydedilmesi (ADR), foley, efekt ve müziklerin eklenmesi ve iyi bir miksaj yapılması şart. Çekimin hemen sonrasında açığa alınacak ses kayıtları (wild lines) da hayati önem taşıyor.

Kısaca bağımsız filmciler ve kısacılar için güzel zamanlardayız! Kameralara deli gibi yatırım yapmak ve her yıl geri düşmek yerine sese yatırım yapmak filmlerinizin kalitesini ciddi şekilde arttıracaktır. Zira filminiz ne kadar iyi görünürse görünsün sesleri anlaşılmıyorsa veya amatörse bütün etki yok olacaktır.

Yeni Kısa Film: Kutu (Fragman)

The Box – Trailer from ilker canikligil on Vimeo.

Son kısa filmimi 2007’de çekmiştim. İnsanın yaşı ilerlerken kısa film manasız geliyor. Fonksiyonel olmayan, para kazandırmayacak ve kimsenin de pek umrunda olmayan bir şeyle uğraşmak saçma görünebiliyor. Oysa bu doğru bir bakış değil.

Bu blogu izleyenlerin bildiği gibi üç yıl önce İstanbul Film Akademi‘de başlattığımız atölyelerde katılımcılara tek mekanda geçen, iki oyunculu ve 8 saatte çekilecek filmler yaptırıyoruz. Bugüne kadar 30 kadar film yaptık bu şekilde.

Bu filmlerin hepsinde aslında tekrar “temellere döndüğümü” ve sinemaya ait bir çok meseleyi tekrar düşündüğümü fark ettim. Tabi neredeyse bütün çekimlerde yönetmenlerin işlerine karışmamak için kendimi zor tutuyordum! (Hatta galiba bazen biraz da karişiyordum ama bir atölyede bu kabul edilebilir!)

Sonunda sevgili Veysi’nin de israrıyla bir kaç tane de ben çekmeye karar verdim fakat kendime ayrıcalık yapmadım: Yine tek mekan (IFA’nın platosu), iki oyuncu ve sekiz saat çekim süresi ve yine 5D MK III…

Önce profesyonel bir kamera ve hatta görüntü yönetmeni ile çalışmayı düşündüm ama sonra vaz geçtim. Nedenini uzun anlatmam gerek o yüzden şimdilik geçiyorum.

Kendime yaptığım üç ayrıcalık oldu: Birincisi uzun zamandır sadece tilt shift merceklerle bir şey çekmek istiyordum. Filmin öyküsü buna uygundu o yüzden tüm film elimdeki 17 TS, 24 TS ve 90 TS ile çekildi. İkincisi atölyedeki diğer filmlerden farklı olarak “Kutu”yu Magic Lantern adlı harika yazılım sayesinde RAW çektik. Üçüncüsü de sis makinesi kiralamakti!

Doğrusu yıllardır profesyonel yönetmenlik yapan biri olarak beklemediğim şekilde zorlandım ve bir kere daha anladım ki kendi yazdığın bir şeyi çekmek daha zor ve bir yönetmenin yanında durup “şunu şöyle yapsak” demekle o filmi yönetmek arasında dağlar kadar fark var!

Yukarıda fragmanini izleyeceğiniz Kutu’nun senaryosunu daha önce başka bir katılımcımız (Ali Beke Ceylan) için yazmıştım ve hatta bitmiş filmi burada paylaşmıştım.

Kendi senaryomu tekrar yorumladım kısacası. Tabi bu yeniden yorumlama sırasında epey değişti film. Bu da atölye açısından ilginç bir deneyim oldu: Aynı senaryonun başka yönetmenler tarafından uyarlanması…

Sonuç olarak yıllar sonra yeniden kısa filme dönmüş oldum. Kısa filmin Türkiye’de genelde bir “sinema öğrencisi uğraşı” olduğunu biliyorum ama doğrusu yıllar sonra yeniden “sadece kendi istediğim gibi ve kimseye bir şey beğendirme zorunluluğu olmadan” bir şey çekmek hoşuma gitti.

Hatta o kadar ki hemen ardından bir tane daha çektim! O da yolda…

Müzik ve görsel efektleri her zamanki gibi sevgili dostum Emre Aypar yaptı. Final ses miksini de Barkın Engin. Katılımcılara, bütün IFA ekibine ve Veysi’ye, Nazım’a ve oyuncularım Deniz ve Burcu’ya, Edelkrone ve Otomat‘a teşekkürler.

Yaşasın Kısa Film! 🙂

Filmcilikle İlgili Basmakalıp Fikirler

Gustave Flaubert’in “Edinilmiş Fikir” diye bir kavramı vardı. “Edinilmiş Fikirler Sözlüğü” adında bir kitap çıkarmak için hayatı boyunca uğraştı ancak bitiremeden öldü (gerçi sonradan bitmemiş haliyle basıldı)

“Edinilmiş fikirler” (Les İdées Reçues) kısaca herhangi bir konuda yeterince bilgi sahibi olmadan edinilebilecek, en kolay ve ilk akla gelebilecek ve genelde yanlış olan klişe düşünceleri ifade eder. Bizim film dünyamızda da bunlar az buz değildir. İşte en sevdiğim on tanesi:

1 – Senaryo / Fikir çok önemli: Bu lafı edenler genelde “çok iyi bir fikir”, “şahane bir senaryo” diye bir şeyin var olduğunu düşünürler/sanırlar. Fakat her nasılsa bu büyülü fikirler bir türlü onlara veya çevrelerindeki kimseye gelmez hep başkalarına gider. Ah o müthiş fikir bir gelse akıllarına neler yapacaklardır! O fikir öyle bir fikir olacaktır ki bir yapımcıya anlatıldığında adam düşüp bayılacak, oyunculara anlatıldığında hepsi bütün programlarını sizin için değiştirecek ve kapınızda yatıp kalkmaya başlayacaktır!

Oysa bir film fikirle yapılmaz. Fikir çoğunlukla son derece önemsizdir. Önemli olan o fikri nasıl ifade edeceğiniz olabilir ancak. Bunu iyi yapmak da çok uzun uğraş ve yıllar sürecek bir öğrenme süreci gerektirir. Öyle “tuvalette aklıma harika bir fikir geldi bu şahane olur” diyenlere inanmayın siz. Buna inanmak “aklıma patates şeklinde bina yapmak geldi harika olacak” diyen bir mimara inanmak kadar akıllıcadır ancak.

“Harika bir fikir”den çok berbat fikirler gerçekten vardır tabi. Onların hakkını yemeyelim ve kötü bir fikirden iyi film çıkması imkansızdır. Oysa iyi bir fikirden çok kolay kötü film çıkar.

2 – Kamera Açıları Çok İyi / Çok farklı Şahsi favorilerimdendir. Bu saçma cümle üzerine roman yazabilirim. Yahu ne demek kamera açıları çok iyi? Kamera açısı ne demek? Mercekten mi söz ediyorsunuz? Kameranın yüksekliğinden mi? Oyuncunun kameraya uzaklığından mı? Sonuçta ortaya çıkan kompozisyondan mı? Bunların hangisinden bahsederseniz edin saçma bir söz ediyorsunuz. Kendi başına “iyi kamera açısı” diye bir şey yoktur. Belirli bir bağlamda (senaryo) belki böyle bir şeyden bahsedilebilir ama yine mimariden gidersek bu bir binaya bakıp “kolonları çok sağlam, mimar çok iyi” demekle aynıdır.

3 – Oyunculuk çok önemli: Oyunculuk önemlidir evet ama yazdığınız uyduruk diyalogları Robert DeNiro bile okusa bir halta benzemezdi. Oyuncuyu odun gibi oraya dümdüz koydunuz ve hiç bir mantığı olmayan ve samimiyetsiz ve klişe diyaloglarınızı büyük bir şevkle söylemesini beklediniz. Olmayınca da “oyunculuk çok önemli” diyorsunuz!

4 – Renkler çok güzel… XXY colorist çok iyi… Alın size bir tane daha: Renkler iyi derken neyi kast ediyorsunuz? Renk deyince ne anliyorsunuz? Ne biliyorsunuz renkle ilgili? Bir filmin sanat yönetiminden haberiniz var mi yoksa rengin sadece colorist tarafindan yaratilan bir şey olduğunu mu düşünüyorsunuz? Ya da basitçe maviyi mi seviyorsunuz? Yoksa “sarı mı daha güzel böyle canlı falan”.

5 – Tabi senaryoyu yazdık ama oraya ufak bir şey bulmak lazım Bu genelde reklam ajanslarının topu yönetmene atma sözüdür. Bulunacak şey aslında ufak falan değildir ve bulunmuş olan asıl fikrin cılız olduğu herkesçe bilinmektedir. Bu cılız fikir cılız şekilde yazılmış ve işlenmiştir. Üstüne bir de müşteri tarafından çekiştirilmiş ve ajansın da bir noktada pes etmesiyle sonuç iyice kaos olmuştur. Bütün bu acuzet içinden çıkılması için sizin o “ufak” eklemeyle harika bir film yapmanız yeterli olacaktır. Böylece sonuçta iş “şahane” olmazsa tek suçlu siz olursunuz: O ufacık fikri bile bulup filmi kurtaramadınız! Ne kadar akıllıca değil mi?

6 – Yayında Toplar! En klasik yalandır. Yayında hiç bir şey “toplamaz” sadece öyle inanmak istediğiniz için size öyle gelir. Bir de tabi aradan zaman geçeceği için siz o takıldığınız meseleyi çoktan unutmuş olursunuz.

7 – Kameraman Çok İyi: Bu da ikinci başlığın bir türevidir. Filmcilikten anladığınızı göstermek için havalı bir sözdür elbette ama bir film için bunu söyluyorsanız genellikle film olmamış demektir.

8 – Kurgusu çok güzel:  Bu sözde kurgu ile ifade edilen gerçekte kurgu değil dramatik yapı veya anlatımdır. Bu biraz da Türkçe’nin bir eksikliği. Zira Hollywood’un da hala kullandığı “Continuity Editing” zaten fark edilmemek üzere inşa edilmiştir.

9 –  Türkiye’de … Yok:   Noktalı yerlere istediğinizi koyabilirsiniz. En çok görülenleri yapımcı, senarist, yönetmen ve oyuncudur. Bir Amerikalı aynı sözü eder mi acaba merak ediyorum. “There are no producers in USA” lisanen bile saçma bir laf olduğu açık değil mi?

10 – Türkiye’de Ne Hikayeler Var Aslında: Bu da kişisel favorimdir. Nedense bu müthiş hikayeler bir türlü bulunamamaktadır. Herhalde 9. maddeyle ilgili olsa gerektir bu sorun.

Son olarak o zaman İngilizce söyleyelim aynı şeyi daha manalı görünsün: “There are so many fantastic stories in Turkey”

BONUS: Renkler çok güzel böyle pastel falan… canlı yani!
BONUS 2: Kurguda yediririz. Nah yedirirsin!

Renge Girmek!

cc
Sektörde hasta olduğum laflardandır: Renge girmek! (Daha da kötüsü “color” a girmek!)

Evet, geçen ay yıllar sonra yeniden bir kısa film çektim ve tabi ki neredeyse her şeyini yapmak da bana kaldı!

Bunca yıldır yerli yersiz bir sürü şeyi öğrenmeye çalışmamın ve kafa yormamın bazı insanları içten içe şaşırttığını görürüm.

Oysa bunun arkasında “Kendi işini kendin gör” felsefesi yatıyor. Bu anlayışın yararları da var zararları da… Türkiye gibi uzmanlaşmanın az olduğu bir ülkede her şeyden anlamanızda sonsuz yarar var. Bir defasında colorist olduğunu iddia eden biri bana “Renk uzmanıyım” demişti. “Tamam harika” dedim “O zaman şu kızın cildini resmin geri kalanından ayır ve yumuşat.” Durdu, hık mık etti, sonunda “Onu nasıl yapacağımı bilmiyorum” dedi : ) Kısaca “uzmanım” diyenlere her zaman inanmayın!

Tabi yukarıda dediğim gibi bu “kendin yap” yaklaşımının problemli tarafı da çok: Her şeyi iyi yapamıyorsunuz, konsantrasyonunuz dağılıyor, zorlanıyorsunuz vs. ama asıl daha da kötüsü yalnız kalıyorsunuz: Verdiğiniz kararların doğruluğundan (tabi doğru diye bir şey varsa!) emin olmanız güçleşiyor.

Dün Ben Wheatley diye bir yönetmenin Ballard’dan uyarladığı High Rise adlı filmini izledim. Yönetmen ender rastlanan şekilde filmlerinin kurgusunu da kendisi yapıyormuş. Genelde bu istenmeyen, önerilmeyen bir şeydir. Bir röportajında bu durumu savunuyordu (gerçi filmi hiç olmamış ama o başka bir mesele! Eminim onu da başyapıt olarak görecek çok insan vardır. Filmdeki en iyi şey şuradaki Portishead uyarlamasıydı)

Kendi çektiğin bir şeyi kurgulamak tabi kolay değil fakat özellikle renk konusu en zoru diyebilirim zira hem çok iyi bir teknisyen olmayı, hem renk bilgisine sahip olmayı, hem de yaratıcı olmayı gerektiriyor. Ayrıca izleme şartlarınızın ve tabi ana malzemenizin de (sanat yönetimi, kostüm, ışık, kamera, mercek) iyi olması şart.

Kendin yapmanın en güzel tarafı belirli bir süreye sıkışmamak. Normalde saatle para verilen bir renk düzenleme suitine girdiğinizde olabilecek en kısa sürede çıkmaya çalışırsınız. Burada öyle bir durum yok ve bu iyi bir şey.

Tabi günler boyu renkle uğraştığınızda sonunda garip şekilde şunu fark ediyorsunuz: Yaptığınız bütün o işlemler, siyahı ve beyazı nereye koyacağınız konusundaki bütün ikirciklenmeler aslında çok da önemli değil. Bu tür kararlar filmin özünü değiştirmiyor ama yine de yapılması gerekli tabi.

Bu arada renk ve ışıkla ilgilenenlere Hannibal‘i tavsiye ederim. Üç sezonluk bu şahane dizi özellikle sanat yönetimi, oyuculuk, kamera, ışık, renk ve hatta senaryo gibi konularda önceki filmlere bile toz attırıyor. Maalesef Amerikalılar Türkler kadar akıllı olmadıkları için bölümler 43 dk. Halbuki kafaları çalışsa 110 dk yaparlardı.

Ne yapsınlar işte onlar da öyle!

Sony A7SII ile İki Hafta

Kutu – The Box from istanbul film akademi on Vimeo.

Sony Türkiye sayesinde meşhur A7SII ile 2 hafta oynayabildik. Çoğul konuşuyorum çünkü aynı anda atölye için yukarıdaki kısa filmi de A7SII ile çekme şansımız oldu.

Lafa yine sondan başlarsam A7SII harika bir kamera!

Aletin kağıt üstünde bile iyi olduğu çok açıktı ama yine de Sony’nin bir şeyleri yanlış yapmış olabileceğini düşünüyordum. Bu ufaklığı elimdeki kamera 5D Mk III ile kıyaslamak tabi Canon’a haksızlık sayılır. 5 yıllık bir teknolojiyle bugünü kıyaslamak adil değil ama mesele o kadar da basit değil.

Öncelikle Canon’un daimi sorunu video görüntülerinin yumuşak (soft) olmasıdır. Sony’de bu yok. 4K’nın da desteğiyle görüntü bir Canon’cu için alışılmadık düzeyde keskin. Karşımızda 4K da 100 Mbit çekim yapabilen bir kamera var. Ayrıca isterseniz APS-C olarak da kullanabiliyorsunuz.

Sony’nin bence en iyi taraflarından biri Canon’un yıllardır kaçındığı “algılayıcıdan sabitleme”olanağını sunması. Kameranın form faktörünü beğenmeyen çok insan vardı oysa ben hem tasarımı hem boyutu çok beğendim. LUT koyabilmek, slog çekebilmek, HD’de 120 fps’e çıkabilmek kameranın diğer artıları.

Ayrıca algılayıcı 12MP olduğu için 409 bin ISO’ya kadar zorlanabiliyor. Tabi 409 bin ISO kullanılabilir değil, bir tür şaka aslında ama 25600 ASA’da rahatlıkla bir şeyler çekebilir ve bunları kullanabilirsiniz!

Bir çok yerde pil konusunda şikayetler vardı. Pil gerçekten de çabuk bitiyor fakat Sony beni çok şaşırtan bir şey yapmış: Kamera üzerindeki micro USB yuvasından takacağınız herhangi bir telefon şarj aletiyle çalışabiliyor!

Bunu görünce aklıma hemen “power bank” ler geldi. Elimde Philips’in bir ürünü vardı. Hemen taktım ve evet! Sony kameranız için ek pil almanıza gerek yok!!! (Bu arada bunu sanırım ben fark edene dek Sony Türkiye de bilmiyordu. Sanırım pil satışlarını baltalamamak için hiç bir yerde söylenmiyor ; )

Sadece bu bile bir kamerayı sevmek için yeterli neden olabilir!

Kameranın zayıflıkları yok mu? Var ama az. Menüler biraz karışık, kameranın bir moddan diğerine geçmesi uzun sürüyor, REC tuşu çok garip bir yerde, rolling shutter biraz fazla vs. En önemli eksi garip şekilde vizör. Tabi kamera aynasız olduğu için vizörünüz elektronik oluyor ve bu tatsız bir şey. Yine de 21. yy’da hala ayna diye bir şeyin olması da garip. Ayrıca A7SII bir fotoğraf makinesi de değil bence. 12 MP fotoğraf için çok yetersiz artık.

Bu noktada şunu söylemek gerek: A7SII aslında ne olduğu ve kime seslendiği çok belli olmayan bir alet: Bir video kamera değil ama bir video kameradan çok daha iyi şeyler sunuyor, bir fotoğraf makinesi değil, DSLR değil ama DSLR’dan daha iyi olduğu çok şey var (videoda auto focus gibi)… Yeni kuşak bir aletle karşı karşıyayız.

Bütün bu olumsuzluklar içinde yine de kesin olan A7SII’nin bir teknoloji harikası olduğu gerçeği. İnanılmaz derecede küçük bir gövdede full frame bir algılayıcı! Çok iyi dinamik aralık, algılayıcıdan sabitleme, 4K, 120 fps!!!

Aletin tek ciddi olumsuz yanı fiyatı: 3000 USD’lik gövde fiyatı az değil. Bir teknoloji harikası olsa da 3000 dolarlık bu fiyat Blackmagic’in RAW video çekebilen ciddi kameralarına yaklaşıyor. Bu durumda sadece video çekmek için alacaksanız A7SII elbette lüks bir alet oluyor. Ayrıca fotoğraf da çekmek istiyorsanız yanına A7RII de almanız lazım!

Bunun dışında elbette profesyonel film çekimi için alet çok küçük, LCD’si yetersiz vs vs. Fakat bu küçüklük aynı zamanda büyük bir avantaj.

Lens sorunu da tabi var. Gerçi uygun bir adaptörle EF mercekleri kullanmak mümkün ama adaptörler de ucuz değil.

Sonuç olarak A7SII ile Canon’un 5D MK II ile başlayan DSLR video alanındaki üstünlüğü resmi olarak bitmiş oluyor (Canon buna bir cevap verebilirse duruma yeniden bakarız ama ben Canon’dan pek umutlu değilim)

A7SII yıllardır gördüğüm ilk heyecan verici kamera.

Kısaca kral öldü yaşasın yeni kral!

PS: Yukarıdaki filmi de yeni İstanbul Film Akademi de sürdürdüğüm atölye kapsamında A7SII ile çektik. Atomos Ninja Assasin’i de bu vesile ile tekrar denemiş oldum. Sony ve 4K ile daha iyi sonuç aldık. En azından kurguda mp4 ile uğraşma derdine son vermesi önemli.

Drone Maceraları

Phantom-3-3-e1428477888137-1940x1089

Yıllardır aralıklı olarak uzaktan kumandalı helikopterle oynarım: Helikopterlere hayranım fakat bu aletler epey tehlikeli ve çabuk kırılan şeylerdir. Ayrıca son bir kaç yıla kadar  bunları kullanmak da ne yazık ki çok zordu.

Öncelikle temel bir özet geçersem uzaktan kumandalı helikopterler üçe ayrılıyor: Coaxial adı verilen en basit tür birbirinin ters yönünde dönen ve üst üste geçirilmiş iki pervane ile çalışıyor. Bunların herhangi bir noktada durması görece kolay ancak yönlendirilmeleri zor. Bu modellerde arka pervanenin bir fonksiyonu yok. Bunlar genelde oyuncak kategorisinde sayılıyor.

İkinci tür Fixed Pitch adı verilen tipte üstte tek pervane çalışıyor. Bu pervanenin rotasyon gücüne karşı arka pervaneyi kontrol etmenizi gerekiyor (helikopteri döndürebilmek veya sabit tutabilmek için)

Üçüncü ve en karmaşık tür Collective Pitch. Bunlarda üstteki pervanelerin eğim açıları da kontrol edilebiliyor. Böylece hem manevra çok daha kontrollü oluyor hem de ters uçmak gibi akrobatik işler yapılabiliyor.

Bu modelleri kullanmak gerçekten çok zor (Hayatımda bundan daha zor bir hobi görmedim). Nedeni de bu aletlerin havada herhangi bir noktada durabilmesi için bile sizin kullanıcı olarak sürekli olarak kumandadan ince düzeltmeler yapmanız gerekmesi. İkinci zorluk da yön algınızın yarattığı engel. Helikopterin arkası size bakarken kumandadaki sağ sol ön arka ayarları normal çalışırken helikopter size döndüğünde hepsi ters yüz oluyor. Buna alışmak için de beyninizi yeniden programlamanız gerekiyor. Genelde bu alışma sürecinde helikopteriniz bir şekilde kırılıyor. Bu yüzden mutlaka bir simülatörde çalışmak gerekli. Bir helikopteri doğru düzgün havada tutup yönlendirebilmek için 60 – 100 saat arası simülatörde uçmanız gerekebilir.

Bugün artık bütün bu zorlukları yok eden (yok etmiş gibi görünen) Drone çağındayız. Mikro işlemcilerin, jiroskopların, accelerometrelerin, GPS uydularının ve daha bir çok teknolojinin gelişmesi ile karşımıza çıkan bu çoklu pervaneli sistemler (multicopter) eski tip helikopterlere göre çok daha kolay kullanım sunuyorlar.

DJI Çin’in yükselmekte olan Apple’ı olarak görülen bir firma. 2013’ten bu yana “Phantom” adıyla çoklu pervaneli uçan kamera platformları geliştiriyorlar ve şu anda dünyanın en büyük üreticisi konumundalar (2015’te 1 milyar dolar ciroya ulaşmaları bekleniyor). Şirketin kurucusu 1980 doğumlu Frank Wang  ülkenin en genç milyarderleri arasında sayılıyor.

Drone lar eski tip klasik helikopter modelleri gibi sizin sürekli onları aynı noktada tutmak için mücadele etmenizi gerektirmiyorlar. GPS (Global Positioning Satellites) sayesinde pervanelerin dönüşünü sürekli olarak bir mikro işlemci kontrol ediyor. Böylece dronunuz eğer GPS sinyali yeterince güçlüyse sizin bir şey yapmanıza gerek kalmaksızın havada aynı noktada durabiliyor. Aslında bu aletler uçan birer bilgisayar.

2013’te ilk Phantom çıktığından bu yana bu modelleri göz ucuyla izliyordum fakat GoPro kullanmaları hoşuma gitmiyordu (GoPro’dan hiç haz etmiyorum). Sonunda bu yıl Phantom 3 modeli ile DJI doğru düzgün bir kamera kullanmaya başladı ve fiyatı da ciddi oranda düşürdü (Kameranın algılayıcısını Sony üretiyor. Hatta belki tamamını da onlar yapıyor olabilir emin değilim)

Phantom 3 Professional ve Advanced olarak iki model seçeneği var. Aslında aletler aynı fakat Pro modelin kamerası 4K kayıt yapabiliyor. 4K çekerken 60 Mbit gibi düşük bir veri hızı ve H264 sıkıştırması kullanan kamera yine de “yarı profesyonel” sonuçlar için fazlasıyla yeterli. 20 mm merceği 2.8 sabit diyaframa sahip ve rectilinear (önceki Phantom’lardaki berbat geniş açı deformasyonuna neden olmuyor). Bu da çok önemli bir özellik.

Kamera aynı zamanda bütünleşik bir “gimbal” sistemine bağlı (Zaten DJI, Ronin adı verilen ve filmciler arasında pek sevilen gimbal modelinin de üreticisi). Bu alet drone ne şekilde ve ne tarafa yatarsa yatsın ufuk çizgisini sabit tutacak şekilde kamerayı dengeleyen ve sabitleyen bir mekanizma. Bu sistem (GPS ile birlikte) o kadar iyi çalışıyor ki Phantom 3 ile rüzgarsız bir günde 8 saniyeye kadar uzun pozlamalar yapmak mümkün. Neredeyse havada durabilen bir üçayağa sahip oluyorsunuz!

Bir diğer güzel özellik de Phantom 3’ün en az 2 KM’lik erişim sınırı içinde size temiz bir 720p video sinyali yollaması. Kumandaya monte ettiğiniz Apple veya Android tablet/telefonunuzla DJI’in yazılmını kullanarak video desteğiyle (FPV) uçabiliyorsunuz. DJI 2 KM limitini vermesine karşılık Phantom 3’ü 5.2 Km ye kadar uçuranlar var. Bu uzaklıkta bile video sinyali kesilmiyor.

Yükseklik olarak da kullanım kılavuzu 6000 metre sınırını koyuyor ancak Amerika’da yasal sınır 120 M. Bunu aşmamak gerektiğini düşünüyorum. Zaten 200-300 metrede hava aracını göremez oluyorsunuz. Bu da zaten büyük bir risk.

Sonunda ben de geçenlerde bu oyuncaklardan bir adet aldım. Açıkçası sonuç şaşırtıcı derecede başarılı. Tabi adıyla iddia edildiği gibi “profesyonel” bir alet değil elbette ama 5 yıl önce böyle bir şeyi (bu fiyat aralığında) hayal bile edemezdik.

Yine de “aman ben de bu işe hemen gireyim” diyenleri uyarmakta fayda var: Öncelikle 200 liralık bir drone alıp onu kullanmayı iyice öğrenmekte fayda var zira her ne kadar yüksek teknoloji sayesinde Phantom 3’ünüz kendini sabitlese de bazen GPS i kaybedebilirsiniz. Bu durumda klasik helikopter mantiginda ani kurtarışlar yapmanız gerekebilir. Ayrıca 1.2 kiloluk bir aleti insanların üstünde uçurmak her zaman belli bir riski içeriyor. Ayrıca çekim yapacaksanız Phantom’u yönlendirmeyi de iyi biliyor olmanız şart.

Henüz Türkiye’de bu aletlerle ilgili bir yasal tanım yok ama eli kulağında. Sorumsuz bir kullanıcının bir facia yaratma ihtimali yok değil gerçekten. Ancak bu aletleri tamamen yasaklamak da otomobilleri yasaklamak kadar saçma olurdu. Umarım yakında doğru düzgün bir yönetmelik çıkar.

Geçmişe Dönüş

Teknosa – Babalar Gunu from ilker canikligil on Vimeo.  Teknosa – Babalar Gunu from ilker canikligil on Vimeo

Teknosa için yukarıdaki filmi çekerken aslında son bir kaç yıldır üstünde düşündüğüm bazı şeyleri deneyimlemiş oldum. Film bir ailenin 90 lardan 2000lere gelişini babanın çektiği anı videolarıyla anlatıyordu ve mutlaka gerçekçi görünmesi gerekiyordu.

Dönemin kameralarını kullanma fikrinden önce açıkçası biraz çekindim. Prodüksiyon şirketinden sevgili Orkun’un bulduğu kameralar ürkütücü görünüyordu. 1980lerin sonunda yapılmış bu kameralar genelde durdukları yerde bile eskimişti. Bir ara Black Magic’in Pocket kamerasıyla çekmek için testler yaptık (bu arada o da iyi bir kameraya benziyor kısa oynama sürecinde gördüğüm kadarıyla). Görüntüleri eskitmek için Red Giant’in VHS adlı ilginç eklentisiyle istediğimiz etkiyi alıp alamayacağımızı denedik. Aslında sonuç başarısız da değildi ancak sadece görüntünün eskimesi yetmiyordu: Kameranın her şeyiyle inandırıcı olması şarttı ve bu olamıyordu.

Ajans da bu konuda cesur davrandı. Böylece tehlikeli olanı seçtik ve filmin tamamını amatör kameralarla çektik. Prodüksiyon büyük bir çabayla dönemlere ait her formattan çalışan iki adet kamera buldu. Herhangi bir görüntü yönetmenine de bu derece acı çektiremeyeceğimiz için kamerayı da ben kullandım tabi.

Bahçedeki koşma sahnesine kadar Panasonic NV M7 model bir VHS, devamında Sony bir Video 8, Canon bir Mini DV (tek çipli) ve son olarak Iphone 6 kullandık. Tabi tahmin edebileceğiniz gibi epey ilginç bir deneyimdi: VHS özellikle en büyülü olanlarıydı diyebilirim.

Pozlama son sahnelerde kullandığımız Iphone 6 dışında hepsinde otomatikti. Yıllarca video production derslerinde otomatik pozlamanın ne berbat bir şey olduğunu söylemiş biri olarak hoşuma gitmedi desem yalan olur : ). kamera asistanı Yusuf’la kendimizi epey garip hissediyorduk. “Kamerayı verir misin?” dediğimde çıkarıp Iphone’u veya VHS’yi vermesi bir tür şaka gibiydi.
Kameraların vizörleri o kadar kötüydü ki açıkçası şaşırdım. Hemen hepsinde vizörden baktığınızda arı peteğinin arkasından bakar gibi görüyordunuz. Ajansa görüntü vermek konusunda çok zorlanmadık. Garip şekilde en zoru Iphone oldu: Sonunda Apple TV kullandık böylece kablosuz olarak görüntü aktarabildik.

Tabi bir ışık ekibi vardı ama doğrusu böyle bir projede ışık yapmak da kolay değildi. Yapılmamış gibi gösterdik (aslında ne kadar yakarsanız yakın kameralar kendini ayarladığı için boğuşmanız gerekiyordu) ama aslında epey ışık yaktık.

Oyunculuk da kritikti. Özellikle çocuklarla çalışırken bir şeyleri dikte etmeye çalışmak her zaman işi bozar. Bu yüzden olabildiğince oyun vermemeye çalıştım: Bize gereken küçük anlardı. Tabi çekim sırasında ajans bu durumu çok kolay kabullenemedi: Neden oyunculara “bir şeyler yapmalarını” söylemediğimizi kendilerine sorup duruyorlardı herhalde. Oysa anı videosu temelde bir şey yapmamak üzerine kuruludur.

Tabi her çekim günü akşam kasetlerin (evet kaset diye bir şey vardı!) aktarılmasına kadar tedirgin oluyorduk. Teknik bir facia olabilirdi ama şanslıydık ve bir sorun çıkmadı.

Kurgu da elbette bir sorundu: Interlaced çekim yapan eski analog kameralarla yeni Iphone’u aynı akışta buluşturmak ve saatlerce görüntünün içinden (çoğu durumda anı videosu mantığını korumak için kaydı hiç kesmemiştim) çıkmak için kurgucumuz Ali Aga ile epey sabahladık. Sanat grubu ve kostüm de iyi çalıştı.

Renk düzenleme yapmadık sayılır zira bu tür kameraların en büyük sorunu (ve bir noktada avantajı) bu: Ürettikleri veri (sinyal) o kadar dar ki en ufak bir oynamada görüntü inanılmaz derecede bozuluyordu (Bu Iphone için de geçerli). O yüzden yukarıdaki video aslında çekimde gördüğümüz şeyin neredeyse aynısı diyebiliriz.

Böylece sinema okulunda öğrenci olduğum günlere nostaljik bir gezi yapmış oldum!

Marshall Mcluhan’in meşhur sözü her seferinde doğrulanıyor (Taşıyıcı ortam mesajın kendisidir demişti). Hangi kamerayı alayım diye soranlara bunu hatırlatmak gerek belki: Kamera değil onunla ne yapmayı planladığınız önemli. Megazilyon piksel veya geniş dinamik aralık da çok önemli değil. İyi ışık, çok keskin mercek, harika kamera hareketleri… Bunların hiç biri bazen önemli değil. Önemli olan yaratmak istediğiniz his.

Bu blogda daha az yazı yazmamın nedenlerinden biri de bu: O kadar çok yeni kamera çıkıyor ve aslında çoğu o kadar gereksiz ki… Yine de çığır açıcı bir şeyler olursa paylaşacağım.

PS: Bu arada şöyle bir iddia da var. Konu benimle ilgisiz olsa da belirtmekte yarar var.

Dünyanin Son Günü

Gençken yönetmenliğin gövde gösterisi olduğunu düşünürdüm. Artık tabi öyle düşünmüyorum. Temelde yönetmenin görevi sorun çözmek ya da daha doğrusu bir fikri anlatmak için görsel çözümler bulmak. Tabi ki herhangi bir çözüm diğerinden daha doğru demek imkansız ama verilmesi gereken kararlar var ve bunları belli sınırlar içinde vermek zorundasınız (bütçe, zamanlama, teknik vs)

Yerçekimi grubunun yeni single şarkısı “Dünyanın Son Günü” için çektiğim yeni klibi yukarıda izleyebilirsiniz.

Klibi çekebilmek için Glidecam sabitleyici sistemine Kadir Köymen‘in motorlu pan kafasını oturtmam ve dengelemem gerekti. Manfrotto nun harika bağlantı parçaları sayesinde bir kac günlük uğraşma ve Zoom İthalat seferi sonunda bunu başarabildim. Bunu dünyada başka yapan olmuş mudur bilmiyorum 🙂 Klibi elimdeki 5d mk 3 ile  raw çekmek istiyordum fakat aynı zamanda yüksek kare olması da gerekiyordu. Neyse ki çekimden bir kaç gün önce Magic Lantern’in kırpma olmaksızın 39 fps e ulaşabildiğini fark ettim.

Klibi çekmek için kumsalda buluştuğumuzda beni taşıması gereken ATV nin aslında çalışmadığını anladığımda koşmaktan başka çare kalmamıştı. Böylece ışık tutan arkadaşlarım, üzerimde glidecam smooth stabilizer a bağlanmış roll kafasıdaki kamera ile ben, oyuncumuz Merve, Emre, Murat, Altan ile birlikte sahilde koşarak güneşi batırdık. Koştuğum ve Glidecam kullandığım için klibi aslında görmeden çektim diyebilirim.

Bugünün yönetmenlik anlayışı içinde kabul edilemez sayılacak bu çalışma şekli, bütçe ve zaman darlığı vs gibi kısıtlamalarla birleştiğinde aslında bazen daha iyi oluyor diye düşünüyorum.

Birdman Neden Kötü Bir Film?

Birdman-Movie-Poster-Keaton

Bu blogun teknik bir blog olduğu, benim de teknik meselelere kafayı takmış olduğum eş dost tarafından sık sık söylenir. Oysa bu doğru değil. Bu blog teknik bir blog değil ve ben de teknikten başka bir şeyle ilgilenmeyen biri değilim.

Bunun en açık örneğini vermem gerekirse: Inarritu’nun genel olarak hayranlık uyandıran filmi Birdman’i dün izledim. İşçilik ve teknik açısından harika bir ürün olduğunu düşünsem de film olarak gayet vasat buldum.

Neden?

Fransızların “Théâtre+filmé” terimi vardır. Sinemanın ilk zamanlarında henüz bu medyumun imkanları kısıtlıyken ve bu medyuma uygun öyküler yeterince yazılmamışken bazı tiyatro oyunları filme alınırdı. Buna da “Theatre Filmé” (filmi çekilmiş tiyatro) denirdi. Sonradan bu bir aşağılama olarak da kullanıldı.

Birdman’in bütün teknik cafcafını bir kenara atarsanız geriye “filme alınmış bir tiyatrodan” başka bir şey kalmıyor. Bilindiği gibi Hitchcock aynı şeyi 1948’de “Rope” (İp) ile denemiş ve sonradan pişman olduğunu ifade etmişti. Filmler mutlaka kurgulanmalıdır! Gerçi İnarritu bu kurguyu başka şekilde yapmaya çalışıyor ama harcadığı çabaya değecek bir şey yok ortada.

Birdman çok mühim bir şey söylermiş havasında ama aslında söylediği şey de o kadar önemsiz ki! Eski bir Hollywood yıldızı kendini sanata (neyse o artık) adamaya ve ağır dram türünde bir Broadway oyunu sahnelemeye çalışır fakat bir türlü “yıldız eskisi” imajından kurtulamaz. Film aslında sahte bir ikilik yaratıyor: Gerçekten “manalı” filmler ve ona karşı ucuz Hollywood temaşaları! Tabi filmin kendisi de bu noktada manalı filmler kategorisine giriveriyor.

Buradaki yanlış çok açık: Dünyayı sadece ikiye bölerseniz her zaman yanılırsınız ve yanıltırsınız. Dünyada sadece Batman filmleri veya sanatsal filmler yok. Binlerce film var. Adamın birinin Hollywood’dan dışlandıktan sonra ondan çok da farkı olmayan Broadway’e geçmesini izleyip onun adına üzülelim mi yani? Vah vah.

Inarritu’yu hiç bir zaman sevmedim ve tam bir balon olduğunu düşünüyorum. Meksika’dan çıkan üçlünün (Inarritu, Cuaron, Del Toro) en zayıf halkası o bence.

Tabi bu tür filmler çok seviliyor zira ne yazık ki tarihin böyle bir noktasındayız. Gerçeğin sanat olduğunun sanıldığı bu saçma dönemin acilen geçmesini bekliyorum! Geçen hafta Arter’de gördüğüm sergi de aynı anlayışın ürünüydü.

Sanat daima tasarımdır. Gerçeği aynen çekip koymak sanat falan olamaz. Fakat bahsettiğim gibi öyle allahın cezası bir dönemden geçiyoruz ki youtube gibi video sitelerinde hit almaktan başka amacı olmayan bir nesil sokaktaki gerçeği çekerse bunun sanat olduğuna da inanmış.

Inarritu bir röportajında şöyle demiş: “Gerçek hayatın kurgusu olmadığını anladığımda bu filmi tek plan yapmaya karar verdim”.

Insaf diyorum, bunu 23 yaşında bir yönetmen söylese belki anlayışla karşılarız ama hesapta “usta” bir yönetmenden duyunca şaşırmamak zor.

Filmin sadece eleştirmenlerle ilgili söylediklerine katılıyorum. Gerisi boş.

PS: Bu yazı bazı arkadaşları çok yaraladı. Ne yazık ki bazen birisi sevdiğimiz şeylere karşı bir şey söyleyince sanki bize söylemiş gibi hissediyoruz sanırım. Bu konuda düşünmek lazım. Birisi sizden farklı düşünüyorsa ona doğrudan saldırmak yerine fikrinizi dile getirebilirsiniz. Buna rağmen her zaman herkes aynı fikirde olacak da değil ve bu da iyi bir şey.

PS2: Evet halimiz düşündüğümden de kötüymüş. Blogun hiti inanılmaz yükseldi gerçi iki gündür 1000 kişi geliyor (normalde 200- 300). Tabi tepkiler, küfürler, hakaretler havada uçuşuyor. Doğrusu üzüldüm ama bana söylenenlere değil ülkenin gençliğinin haline. Herhangi bir konuda fikir geliştirmekten bu kadar aciz olunamaz: Edinilmiş fikirler, biraz metafizik, romantizm, sanat üzerine hülyalı düşünceler, bol fanatizm, sen kimsinciler?, sen yap da görelimciler, sen zaten şöylesin, sen reklamcisin sen şusun sen busun…

Tabi üşenmeyip bana sayfalarca cevap yazanlar da oldu. Mesela birinin içinde şöyle cümleler vardı: “…Bence bu düşünceniz iki açıdan yanlış. Öncelikle gerçeği aynen çekip koymak zaten sinema değil, belgeseldir. Öte yandan belgesel bile içerdiği çekim şekli ve anlatım biçimi neticesinde sanatsal bir değer kazanabilir. Fakat bizim bahsettiğimiz konu eğer kurgusal sinema ise tasarlanmış bir dünya olması zaten şarttır. Bu noktada sinemada bir akım olarak bahsettiğimiz gerçeklik ancak anlatım dili olarak ele alınabilir.”

Vah benim güzel ve yalnız ülkem.

PS3: Bazı arkadaslar filmin Oscar almış olmasının beni yanlış çıkarttığını düşünmüş. Oysa tam tersi: Film eleştirirmiş gibi yaptığı sistemin en büyük ödülünü aldı. Yani fikirlerim hala (ve daha güçlü şekilde) geçerli.

PS4: SOL dergisi bu tartismalardan hemen sonra benimle bir röportaj yaptı. Suradan okunabilir.