Archive for the 'Genel' Category

Ses: Tascam Dr-701D ve Düşündürdükleri

tascam_dr_701dTürk sinemasında ses hep sorunludur. Son on beş yirmi yılda biraz düzelse de hala konunun tam olarak çözülemediği açık.

Tabi hal böyle olunca sesin kısa filmlerde daha da beter olması kaçınılmaz. Bir kaç yıldır özellikle atölye yaparken bu meseleye kafayı takmış olduğum için çeşitli aletler ve yöntemler deniyordum.

Ses kaydında ilk sorun tabi ki mikrofon. Gerçekten çok iyi mikrofonlar binlerce dolara satılıyor fakat aslinda bunlara ihtiyacınız yok. İnsan sesi konuşma sırasında (bir piyano veya keman olmadığı için) çok büyük bir frekans aralığı gerektirmiyor (100-5000 hertz arası).

Tabi ki 3000 dolarlık bir mikrofondan çıkacak ses 150 dolarlık bir mikrofonla kaydedilenle aynı olmaz ama bütçenize göre makul bir seçim yapmakta yarar var. Ucuz ama görece iyi mikrofonlarıyla bilinen Rode’un NT veya biraz daha üst seviye Alman Sennheiser’in MKE600 gibi “shotgun” mikrofonlari dialog kaydı için çoğu durumda son derece yeterli.

İkinci sorun profesyonel bütün ses ekipmanlarında olduğu gibi XLR çıkışa sahip bu mikrofonlardan gelen sinyali kameraya kaydetmek. Ne yazık ki yarı profesyonel kameraların hem girişleri “mini jack” (Apple’ın yok etmeye kararlı olduğu o meşhur giriş) hem de içlerindeki preamp (ses yükseltici devre) iyi değil. Bu yüzden özellikle kablo uzadıkça ses kaydında bir çok sorun ortaya çıkıyor. Ayrıca bu bağlantıyla mikrofonlara ihtiyaç duydukları 48V luk elektriği de yollayamıyorsunuz. Kameranızda XLR girişleri yoksa ya bir “preamp” satın alacaksınız ya da dışarıdan kayıtçı kullanacaksınız.

Tabi ses konusunda sonu gelmeyen bir tartışma kaydın 16 bit 48 KHZ olmasının yeterli olup olmayacağı konusu (Bir çok kamera bu şekilde kayıt yapıyor).  Bu konuya döneceğim.

Garip olsa da aslında en çok bir “sopaya” (boom) ihtiyacınız var. Tabi bu herhangi bir sopa olmasa iyi olur : ) Özellikle içinden kablolu olanlar çok pratik.

Bütün bu aletleri edinmek aslında işin en kolayı. Zor olan ondan sonra başlıyor: Düzgün bir kayıt yapmak!

Ses kaydında en önemli nokta S/N Ratio adı verilen “sinyalin gürültüye oranını” ayarlamak. Peki bu ne demek? Burada sinyal dediğimiz şey aslında konuşma oluyor. Dolayısıyla konuşmaların kaydının ortamdaki (klima, trafik, uçak sesi, rüzgar vs) ve sistemdeki (humm, buzz, hiss vs) diğer gürültülere (noise) göre yüksek olması çok önemli. Aksi durumda konuşma anlaşılmaz olacak veya sonradan üzerinde işlemler yapılmaya çalışıldığında ses metalikleşecek ve bozulacaktır.

Yüksek bir S/N ratio sağlamak için yapılacak üç temel şey var:

1- Ortamdaki klima, TV vs gibi gürültüleri yok etmek. Pencereleri kapatmak, sessiz ayakkabılar giymek ve ekibin mutlak sessizliğini sağlamak.

2 – Ortam çok gürültülüyse yaka mikrofonu (Lavalier) kullanmak: Bunlar doğaları gereği dış gürültülere daha az duyarlılar ama kabloyu ve kendilerini gizlemeniz gerekiyor.

3- En önemlisi: Shotgun diye anılan mikrofonu oyunculara tutabileceğiniz en yakın mesafede tutmak. Fakat bunu aynı zamanda kameraya da görünmeden yapmak durumundasınız. Ayrıca yukarıda sözünü ettiğim mikrofonlar önlerine çok duyarlıyken yandan veya arkadan gelen seslere daha duyarsızlar. Bu da yanlış açıyla tutmanız halinde kötü bir ses kaydına yol açıyor.  Ayrıca bulunduğunuz ortamda “reverb” (yankı veya yansıma) fazlaysa boş duvarlardan dönen ikincil sesler kaydı etkileyeceği için ses battaniyeleri kullanmanız gerekebilir.

Sahnede iki veya daha fazla kişi varsa dialogu doğru takip edebilmeniz ve bunu yaparken de gürültü çıkarmamanız, görünmemeniz ve mikrofonu titretmemeniz gerekiyor. Kamera da hareket halindeyse işiniz daha da güçleşiyor.

İşte basit gibi görünen bir “sopa tutma işi” aslında son derece zor bir meslek. Normalde profesyonel bir film setinde bir “Boom Operator” ve ayrıca bir de “Production Mixer” bulunur. Bu ikinci kişinin görevi ses kaydının (veya kayıtlarının) yüksekliğini takip etmektir. Daha dar bütçeniz varsa bazen “Boom Operator” aynı zamanda “mikserlik” de yapmak durumunda kalabilir veya kameraman ses kaydına bakabildiği kadar bakar (Tabi bu iyi bir seçenek değil)

Ses kaydının yüksekliği elbette yukarıda bahsettiğim S/N Ratio açısından kritik. Yüksekliği asla belli bir seviyenin üstüne (clipping) ve altına gitmeyecek şekilde ayarlamanız gerekiyor. Özellikle “dinamik aralığı” geniş bir sahnede (örneğin oyuncuların aniden bağırıp sonra fısıldadıkları bir sahne) işler son derece zor hale gelebiliyor.

Kısaca aslen ekipmandan çok o ekipmanın doğru kullanımı önemli.

Profesyonel sinemada kameranın üzerine kayıt yapılmaz (yapılsa da pek kullanılmaz). Bunun yerine “Double System Sound” (İkili Ses) adı verilen bir teknik kullanılır: Yani ses ayrı bir aletle ayrı bir ortama kaydedilir. Tabi bu da sonradan seslerin eşlenmesi (sync) sorununu ortaya çıkarır.

Bu eşleme meselesiyle uğraşmamak için dışardan kayıtçılara pek sıcak bakmıyordum ve Juicedlink’in bir preamfisini kullanıyordum ama bir kaç ay önce yukarıda gördüğünüz Tascam DR-701D‘yi Oktostore‘dan satın aldım.

Bu aletin fikrimi değiştirmesinde en önemli etken dünyada ilk defa bir kayıtçının HDMI sayesinde kameraya bağlanıp timecode bilgisini almanın yanı sıra siz kayda basınca kayda girmesi, çıkınca çıkmasıydı. Buna ek olarak yeni kurgu yazilimlari eşleme işini neredeyse otomatik hale getirdi.

Dört ayrı kanaldan (girişten) 24 bit 192 KHZ kayıt yapabilen DR701d bu boyut ve fiyat aralığında timecode işleyebilen ilk ürün. Yani kameradan HDMI bağlantısı yaparsanız görüntü ile ses aynı timecode verisine sahip oluyor. Bu daha önce ancak çok üst düzey aletlerde görülen bir özellikti.

DR 701D aynı anda HDSLR’a da çıktı veriyor. Böylece hem kameranın üzerine hem SD karta kayıt yapmış oluyorsunuz. Kameradaki 16bit/48Khz’den farklı olarak 24 bit 192 khz kaydettiğim dialoglarda ilk dinleyişte ciddi bir fark görmedim ama hem sorunlu seslerin düzeltilmesinde işe yarıyor hem de yedek oluyor.

Özellikle 4 ayrı mikrofondan ses kaydetmek gibi işlere girecekseniz tabi yararlı bir alet. Ayrıca kameradan bağımsız bir kayıtçıya sahip olmak pratik olarak da bazen işe yarıyor. Aletin tek kötü yanı üzerindeki “Limiter” in (sınırlayıcı) ne yazık ki analog değil sayısal olması. Analog sınırlayıcılar şimdilik sadece Sound Devices gibi üst seviye kayıtçılarda oluyor. Bunların da fiyatları Tascam’ın 7-8 katına yaklaşıyor!

Tabi çekim işin sadece bir kısmı. Sorunlu sesler her zaman oluyor. Bunların bir takım filtrelerle düzeltilmesi veya yeniden kaydedilmesi (ADR), foley, efekt ve müziklerin eklenmesi ve iyi bir miksaj yapılması şart. Çekimin hemen sonrasında açığa alınacak ses kayıtları (wild lines) da hayati önem taşıyor.

Kısaca bağımsız filmciler ve kısacılar için güzel zamanlardayız! Kameralara deli gibi yatırım yapmak ve her yıl geri düşmek yerine sese yatırım yapmak filmlerinizin kalitesini ciddi şekilde arttıracaktır. Zira filminiz ne kadar iyi görünürse görünsün sesleri anlaşılmıyorsa veya amatörse bütün etki yok olacaktır.

Elinizdeki Kamera En İyisidir!

l16-lens-closeup
Canon’un 5D MK IV’ü (ve arkasından çıkardığı EOS M5 rezaleti) sadece beni değil bir çok başka kullanıcıyı da üzdü.

Japon devinin yıllardır belalısı olan DXO Mark yeni 5D’ye bir Canon’a bugüne kadar verdiği en yüksek puanı (91) verse de (Bu yeni algılayıcı dinamik aralık konusunda Sony’lere epey yaklaşmış görünüyor) video cephesinde ne yazık ki Canon tarafından açıkça yarı yolda bırakılmış durumdayız.

Şirketin yarattığı fiyasko o kadar açık ki kamera üretcileriyle daima iyi geçinmeye çalışan DPReview bile EOS M5’in bir hayal kırıklığı olduğunu yazdı.

Bütün bunlar olurken bugün Panasonic GH5 hakkında ipuçları duyurdu. Fuji orta formata girdiğini ilan etti. Sony ise Alpha 99 MK II’yi açıkladı. “Aynalı aynasız” sayılabilecek bu SLT (Single Lens Translucent) kamera 42 MP’lik tam boy bir algılayıcıdan kırpılmamış 4K video veriyor! Yani bazı arkadaşların Canon’un “gerçekten yapamadığı için yapmadığını” iddia ettiği şeyi yapıyor!

Bu durumda önümüzdeki seçeneklere bakalım:

  • “Ölümüne Canon” deyip 5D MK IV veya 1DX MK II veya C serisi saçma kameralardan birini almak: Bu tabi Canon’u ödüllendirmek olur. Bunu yapmamakta fayda var.
  • GH5 Beklemek: Micro 4:3 formatında bir kamera almayacağım : ) ama siz alabilirsiniz.
  • Blackmagic Ursa Mini almak: Her ne kadar kağıt üstünde iyi görünse de Blackmagic’in de bir sürü sorunu olacaktır. Tabi ki fiyatı cazip, Raw çekiyor, yanında Davinci Resolve ile geliyor vs vs… Lens sorunu da bir şekilde aşılabilecekse ve yanınızda büyük kamera taşımaya hazırsanız Blackmagic URSA Mini şu anda en makul seçenek gibi duruyor. Tabi haftaya başka bir şey çıkarabilirler!
  • Sony A7 serisine geçmek: Harika aletler olmasına rağmen A serisinin de daha önce yazdığım dertleri var. Tekrar etmeye gerek yok. Ayrıca bence epey pahalılar. Mercek sorunu da aynı şekilde geçerli. Sony’nin mercek çıkarmasını beklerseniz 10 yıl falan beklersiniz diye düşünüyorum.
  • 5D Mark III ve Magic Lantern ile devam etmek: 4K görüntü üretme derdiniz yoksa (ki stok görüntü işiyle uğraşmıyorsanız veya sinemalarda film göstermeyecekseniz aslında şu anda böyle bir derdiniz de olmamalı) en akılcı seçenek bu gibi görünüyor.
  • Kamera kiralamak: Tabi eğer ciddi bir projeniz varsa her zaman kamera kiralamak en iyisidir. Böylece son teknolojiyi kullanmış olursunuz. Elbette diğer yollardan daha pahalıdır ama sonuç da daha iyi olur. Tabi kamera her an yanınızda olsun istiyorsanız veya sürekli prodüksiyon yapacaksanız bu yol size uymaz.

Benim durumum daha karışık: Bir çok farklı amaçla (Profesyonel, sanatsal, eğitim, kişisel, hem fotoğraf, hem video) kameraya sürekli ihtiyacı olan biriyim. Stok görüntü de ürettiğim için 4K’ya da ihtiyacım var ama genelde yalnız veya çok küçük ekiplerle çalıştığım için bütün bunlara aynı zamanda küçük bir gövdede ihtiyacım var.

Kısacası Canon 5D kullanıcılarına ihanet ederken aslında en çok bana benzer kullanıcıları yarı yolda bırakmış oldu. Eh buna da çok şaşıramıyorum: Benim türümde kullanıcı sayısı yeterli değil demek ki onlar için. Bu yeni 5D daha çok fotoğrafçıları sevindirecek bir güncelleme.

Ne yazık ki bu şartlar altında yapacak pek bir şey yok. Canon’dan bir kaç yıl bir şey beklemek hayal artık. Diğerleri de tam olmuş ürünler değil.

Aslında artık kameranın pek bir önemi de yok: Elinizdeki kamera her zaman en iyisidir!

Hele yeni Iphone 7 Plus gibi çok kameralı sistemler geldikçe yakında sadece telefonunuz her şeye yetebilir (ciddiyim).

Özellikle L16 adlı yukarıda resmini gördüğünüz şu ilginç kamera yeni bir dönemin başlangıcı olabilir: “Computational Photography” ye hoş geldiniz!

Atomos Ninja Flame

atomosblog

Yıllardır HDSLR ile çalışmak için düzgün bir ekran arıyordum. Hatta Samsung bir tabletle bu işi bir noktaya kadar çözebilmiştim ancak yine de gerçek bir HDMI ekrana ihtiyacım vardı. Tablet iyi olsa da saniyede 25 kare gösteremiyordu ve gecikme de az olsa da vardı.

İlk duyurulduğu günden beri bir kaç aydır gözüm Atomos’un Ninja serisinin yeni sürümü Flame‘deydi. Bir önceki sürümü (Ninja Assasin) yine burada incelemiş ve bir çok açıdan hayal kırıklığı yaşadığımı anlatmıştım.

Sonunda üç hafta önce Videodist ve Oktostore sayesinde bir adet Ninja Flame edindim (Tabi parasini vererek!).

Atomos bu sefer daha önce eleştirdiğim her şeyi düzeltmiş:

1 – Alet çok kaliteli bir “hard case” çanta ve yedek aküleriyle birlikte geliyor. Ayrıca siperlik ve ikinci şarj ünitesi de pakete eklenmiş. Dolayısıyla sadece iki eksiğiniz kalıyor: SSD bir disk ve HDMI kablosu.

2 – Yeni Atomos daha hızlı, daha sessiz ve iki batarya aynı anda takılabiliyor. Böylece akülerin biri bitmeden diğeri devreye girebiliyor ve kesintisiz çekim yapabiliyorsunuz. Ekranın çevresindeki koruma da daha sağlam.

3 – Bütün bu iyileştirmelerden de önemlisi yeni Atomos 1920*1080 çözünürlükte 10 bit desteği ve HDR (veya High Brightness 1500 nit) özelliğiyle geliyor. Ayrıca Atomos P3 renk uzayını destekliyor ve kalibre edilebiliyor (ek bir aparat ile tabi)

HDR’dan daha önce bahsetmiştim: Ne yazık ki bu konu henüz pek anlaşılmış değil. Özetle yeni Atomos 10 fstop’luk bir dinamik aralık sunarken eskiler Rec 709’un üst sınırı olan 6 f stopdan öteye geçemiyordu.

Kısaca HDR seçeneğini kullanırsanız kameranızın Log çıktısını “olması gerektiği gibi” yüksek bir dinamik aralıkla izleyebiliyorsunuz. Kayıt değişmiyor sadece sizin izlemeniz değişiyor. Böylece pozlama kararlarını daha kolay ve doğru şekilde yapabiliyorsunuz. Bunu basit bir LUT’la karıştırmamak gerek. Burada gerçekten “yüksek bir dinamik aralığın” gösterilmesi söz konusu.

Bu teknoloji bu boyutta bir ekranda daha önce görülmemiş bir özellik.

Eğer HDR’a ihtiyacınız yoksa “Yüksek Parlaklık” seçeneği ile 1500 nit parlaklıkla gün ışığında bile izleme yapabilirsiniz.

Bunun dışında tabi Atomos’un kayıtçı özellikleri de 4K da sıkıştırılmamış 4:2:2 Prores ile çalışmanıza izin veriyor. Tabi bunun için bir SSD’ye ihtiyacınız var.

Kısaca sadece taşınabilir bir ekran almayı düşünüyorsanız bile Atomos Ninja Flame gayet akılcı bir yatırım. 1500 nit lik 1920*1080 bir ekran için fiyatı makul (Benzer ekranlar 1500 USD’den başlıyor ve HDR desteğine sahip değiller).

Bunun yanında kayıtçı özelliği de tabi faydalı. Kısaca Atomos iyi işler yapmaya başladı. İzlemekte yarar var.

Yeni Atomos kimlere yarar derseniz özellikle gimbal sistemlerini kullananlar, okullar, HDSLR ile profesyonel veya yarı profesyonel çekimler yapmak isteyenler ve öğrenciler için önemli. Daha profesyonel işler yapacaksanız bir üst model Shogun’da SDI girişi de var.

Filmcilikle İlgili Basmakalıp Fikirler

Gustave Flaubert’in “Edinilmiş Fikir” diye bir kavramı vardı. “Edinilmiş Fikirler Sözlüğü” adında bir kitap çıkarmak için hayatı boyunca uğraştı ancak bitiremeden öldü (gerçi sonradan bitmemiş haliyle basıldı)

“Edinilmiş fikirler” (Les İdées Reçues) kısaca herhangi bir konuda yeterince bilgi sahibi olmadan edinilebilecek, en kolay ve ilk akla gelebilecek ve genelde yanlış olan klişe düşünceleri ifade eder. Bizim film dünyamızda da bunlar az buz değildir. İşte en sevdiğim on tanesi:

1 – Senaryo / Fikir çok önemli: Bu lafı edenler genelde “çok iyi bir fikir”, “şahane bir senaryo” diye bir şeyin var olduğunu düşünürler/sanırlar. Fakat her nasılsa bu büyülü fikirler bir türlü onlara veya çevrelerindeki kimseye gelmez hep başkalarına gider. Ah o müthiş fikir bir gelse akıllarına neler yapacaklardır! O fikir öyle bir fikir olacaktır ki bir yapımcıya anlatıldığında adam düşüp bayılacak, oyunculara anlatıldığında hepsi bütün programlarını sizin için değiştirecek ve kapınızda yatıp kalkmaya başlayacaktır!

Oysa bir film fikirle yapılmaz. Fikir çoğunlukla son derece önemsizdir. Önemli olan o fikri nasıl ifade edeceğiniz olabilir ancak. Bunu iyi yapmak da çok uzun uğraş ve yıllar sürecek bir öğrenme süreci gerektirir. Öyle “tuvalette aklıma harika bir fikir geldi bu şahane olur” diyenlere inanmayın siz. Buna inanmak “aklıma patates şeklinde bina yapmak geldi harika olacak” diyen bir mimara inanmak kadar akıllıcadır ancak.

“Harika bir fikir”den çok berbat fikirler gerçekten vardır tabi. Onların hakkını yemeyelim ve kötü bir fikirden iyi film çıkması imkansızdır. Oysa iyi bir fikirden çok kolay kötü film çıkar.

2 – Kamera Açıları Çok İyi / Çok farklı Şahsi favorilerimdendir. Bu saçma cümle üzerine roman yazabilirim. Yahu ne demek kamera açıları çok iyi? Kamera açısı ne demek? Mercekten mi söz ediyorsunuz? Kameranın yüksekliğinden mi? Oyuncunun kameraya uzaklığından mı? Sonuçta ortaya çıkan kompozisyondan mı? Bunların hangisinden bahsederseniz edin saçma bir söz ediyorsunuz. Kendi başına “iyi kamera açısı” diye bir şey yoktur. Belirli bir bağlamda (senaryo) belki böyle bir şeyden bahsedilebilir ama yine mimariden gidersek bu bir binaya bakıp “kolonları çok sağlam, mimar çok iyi” demekle aynıdır.

3 – Oyunculuk çok önemli: Oyunculuk önemlidir evet ama yazdığınız uyduruk diyalogları Robert DeNiro bile okusa bir halta benzemezdi. Oyuncuyu odun gibi oraya dümdüz koydunuz ve hiç bir mantığı olmayan ve samimiyetsiz ve klişe diyaloglarınızı büyük bir şevkle söylemesini beklediniz. Olmayınca da “oyunculuk çok önemli” diyorsunuz!

4 – Renkler çok güzel… XXY colorist çok iyi… Alın size bir tane daha: Renkler iyi derken neyi kast ediyorsunuz? Renk deyince ne anliyorsunuz? Ne biliyorsunuz renkle ilgili? Bir filmin sanat yönetiminden haberiniz var mi yoksa rengin sadece colorist tarafindan yaratilan bir şey olduğunu mu düşünüyorsunuz? Ya da basitçe maviyi mi seviyorsunuz? Yoksa “sarı mı daha güzel böyle canlı falan”.

5 – Tabi senaryoyu yazdık ama oraya ufak bir şey bulmak lazım Bu genelde reklam ajanslarının topu yönetmene atma sözüdür. Bulunacak şey aslında ufak falan değildir ve bulunmuş olan asıl fikrin cılız olduğu herkesçe bilinmektedir. Bu cılız fikir cılız şekilde yazılmış ve işlenmiştir. Üstüne bir de müşteri tarafından çekiştirilmiş ve ajansın da bir noktada pes etmesiyle sonuç iyice kaos olmuştur. Bütün bu acuzet içinden çıkılması için sizin o “ufak” eklemeyle harika bir film yapmanız yeterli olacaktır. Böylece sonuçta iş “şahane” olmazsa tek suçlu siz olursunuz: O ufacık fikri bile bulup filmi kurtaramadınız! Ne kadar akıllıca değil mi?

6 – Yayında Toplar! En klasik yalandır. Yayında hiç bir şey “toplamaz” sadece öyle inanmak istediğiniz için size öyle gelir. Bir de tabi aradan zaman geçeceği için siz o takıldığınız meseleyi çoktan unutmuş olursunuz.

7 – Kameraman Çok İyi: Bu da ikinci başlığın bir türevidir. Filmcilikten anladığınızı göstermek için havalı bir sözdür elbette ama bir film için bunu söyluyorsanız genellikle film olmamış demektir.

8 – Kurgusu çok güzel:  Bu sözde kurgu ile ifade edilen gerçekte kurgu değil dramatik yapı veya anlatımdır. Bu biraz da Türkçe’nin bir eksikliği. Zira Hollywood’un da hala kullandığı “Continuity Editing” zaten fark edilmemek üzere inşa edilmiştir.

9 –  Türkiye’de … Yok:   Noktalı yerlere istediğinizi koyabilirsiniz. En çok görülenleri yapımcı, senarist, yönetmen ve oyuncudur. Bir Amerikalı aynı sözü eder mi acaba merak ediyorum. “There are no producers in USA” lisanen bile saçma bir laf olduğu açık değil mi?

10 – Türkiye’de Ne Hikayeler Var Aslında: Bu da kişisel favorimdir. Nedense bu müthiş hikayeler bir türlü bulunamamaktadır. Herhalde 9. maddeyle ilgili olsa gerektir bu sorun.

Son olarak o zaman İngilizce söyleyelim aynı şeyi daha manalı görünsün: “There are so many fantastic stories in Turkey”

BONUS: Renkler çok güzel böyle pastel falan… canlı yani!
BONUS 2: Kurguda yediririz. Nah yedirirsin!

Slog, Log C, Canon Log, LUT, RAW… İmdat!

log(Başlıktan anlaşıldığı üzere bu teknik bir yazıdır.)

Yazının başlığında son yıllarda video dünyasında pek moda olan bazı terimler var. Gördüğüm kadarıyla gençler ve meraklılar (ve hatta bazen film sektöründe çalışanlar) için bu terimlerin ne demek olduğu tam olarak açık değil. Sony A7SII ile oynarken benim de kafamda bazı sorular ortaya çıktı.: Bugüne kadar LOG çeken bir kamerayla ilgilenmemiştim.

Kısaca özetlemeye çalışayım.

Sayısal video kameralar CCD veya CMOS adı verilen algılayıcıları kullanır. Bunlar piksel adı verilen haznelerden oluşur ve her bir hazne üzerine düşen ışık oranında elektrik sinyali üretir. Bir algılayıcıda ne kadar çok hazne olduğu genelde Megapiksel olarak ifade ediliyor. Bugünün video kameraları genelde yaklaşık 4000*2160 hazne içeriyor.

Continue reading ‘Slog, Log C, Canon Log, LUT, RAW… İmdat!’

Nikon D750 ve Atomos Ninja Assasin’le Bir Kaç Gün

_DSC5050

Yıllardır Canon sistemine gömülmüş biriyim. Bunun nedeni herhangi bir gönül bağı veya bir sistemin diğerinden kesin olarak üstün oluşu değil biraz tesadüf, biraz da Canon’un video konusunda daha atak olmasıydı.

Geçen haftaya kadar elime bir Nikon almışlığım da yoktu. Nikon Türkiye’den “D750 dener misiniz?” sorusu gelince ilk söylediğim “Nikon’a geçemem” oldu : )

Gerçekten de Nikon’a geçmem zor. Boğazıma kadar Canon merceğe yatırım yapmışken sistem değiştirmem ekonomik olarak saçma olurdu fakat bu olumsuz cevaba rağmen Nikon Türkiye’den sevgili eski öğrencim Deniz Gogercin pes etmedi ve bana D750 ve Atomos Ninja Assasin kayıtçı yolladı. Tabi ilmi testlerle ilgilenmediğimi biliyorsunuz. Bunlara webde çok kolay ulaşabilirsiniz. Genel deneyimlerimi paylaşacağım.

Öncelikle Nikon D750 Canon 5D MK III’e doğrudan rakip olarak düşünülmüş bir kamera. 2.5 yıl daha yeni bir kamera olduğu ve Sony’nin ürettiği 24 MP’lik tam boy (APS) bir algılayıcı kullandığı için bir avantajı var. Ayrıca D750 5D MK III’ten çok daha ucuz (1700 USD vs 2400 USD)

Temel olarak Nikon daha hafif (%20), daha küçük (%10), daha yüksek çözünürlüklü ekranı dönebiliyor, 1080’de 60 fps’e çıkabiliyor ve özellikle fotoğrafta dinamik aralığı 5D MK III’ten çok daha iyi, yüksek ASA’da gürültü seviyesi daha düşük ve 2014 üretimi bir kameraya yakışacak şekilde kendi üzerinde WiFi var. Zaten bunlara bile bakınca arada bir rekabet pek kalmıyor. Kısaca çok daha yeni bir kamera olan D750, sadece Sony’nin harika algılayıcısı sayesinde bile 5D MK III’ü fena halde dövüyor!

Canon severler buna itiraz edebilirler çünkü bu bir noktada adil bir karşılaştırma değil: Sonuçta 2016’da 5D MK 4 bekleniyor. O zaman durum elbette değişebilir ve her ne kadar Canon derin bir kış uykusunda gibi görünse de sonuçta bir gün bir şeyler yapmak zorunda kalacaklar!

Ayrıca yukarı anlattıklarıma rağmen Magic Lantern ekibi sayesinde şu anda bile 5D MK III piyasadaki en benzersiz kamera olmayı sürdürüyor. Zira o fiyata 1920*1080 14 bit RAW video çekebilen bir kamera yok. Öte yandan Magic Lantern’i bir hack kabul edersek (ki etmeliyiz) bunun pek bir anlamı da yok. Yüzbinlerce kullanıcı için Magic Lantern yüklemek ve kullanmak imkansız derecede karmaşık ve riskli görülen bir şey.

Nikon deneyimime gelirsek: Yılların Canon’cusu olarak alışmam çok uzun sürmedi (10 dakika). Kameranın gayet basit ve temiz bir tasarımı var. Zaten üç aşağı beş yukarı her şey aynı mantıkla çalışıyor. Önümüzdeki dönemde video meselesine daha fazla yükleneceği anlaşılan Nikon bazı akıllıca hamleler yapmış: örneğin video modu ile fotoğraf modu birbirinden tamamen ayrılmış. Yani video modundayken yaptığınız ayarlar (diyafram, örtücü vs) fotoğraf modunu etkilemiyor. Bu çok iyi bir karar zira iki çekim türü farklı ayarlar gerektirir. Ayrıca kameranın kendi ayarları içine “Flat” bir profil eklenmiş. Video için bu da gayet yararlı. Gördüğüm kadarıyla Nikon’un rolling shutter sorunu Canon’dan daha az. Video biraz soft ama bu biraz flat profilden biraz da 24 MP lik algılayıcıdan HD görüntü üretmekten kaynaklı ve aynı sorun 5D MK III’te de var. 5D çıktığı günden bu yana keskin görüntü üretemiyor ne yazık ki.

Aletin video performansı “en az” 5D MK III kadar iyi (Magic Lantern dışında konuşuyorum) fakat beni asıl etkileyen fotoğraf performansı oldu. Yukarıdaki örnek karede görebileceğiniz gibi Sony’nin yeni kuşak algılayıcıları “ISO Bağımsız” olma eğilimindeler. Bu ne demek? Kabaca bir kareyi 100 ASA’da az pozlamakla 1600 ASA’da normal pozlamak arasında önemli bir fark olmuyor demek. Yukarıdaki gibi bir kareyi üretirken pozlamayı tünelin çıkışına göre yapabiliyorsunuz ve sonradan RAW veriyi düzenlerken karanlık bölgeleri 5 fstop açsanız bile gürültü (noise) ürkütücü derecede az oluyor.

Ölçümler Nikon D750’nin 100 ASA’da 14.5 fstop dinamik aralığa sahip olduğunu gösteriyor. 5D MK III için bu sayı 11.7. Yani aradaki fark çok büyük. Canon’un acilen kış uykusundan uyanması gerek!

Bunlar dışında 1080’de 60 fps yapabilmek elbette bir avantaj. Her ne kadar 60 fps slow motion için yeterli olmasa da yine de Canon’un 720p deki 60 karesinden iyi olduğu kesin.

Özetle Nikon D750 hem video hem fotoğraf için göz kırpmadan alınabilecek çok mantıklı ve çok iyi bir kamera. Yazının başında dediğim gibi benim artık Nikon’a geçmem manalı değil ama yeni başlasam ciddi şekilde cazip olurdu.

PS: Nikon aynı zamanda Atomos Ninja Assasin ile konuşabiliyor ancak buna bir sonraki yazıda değineceğim. Bu yıl Birdman saçmalığından sonra yazılar azalmıştı. Yeni yılda arayı kapatabilmeyi umuyorum!

Herkese iyi seneler.

The Fall

436110530_1280
Son yıllarda iyi diziler çok: Breaking Bad, Dexter, Damages, ben pek beğenmesem de True Detectives vs.

BBC’nın The Fall’u bütün bunların arasından ayrılıyor. Aslında hiç hoşlanmadığım aşırı gerçekçi ekolden bir dizi ama o kadar iyi yapılmış ki Dostoyevski dizi çekse herhalde böyle olurdu diyor insan.

“The Fall” BBC tarafından yapılmış ve Belfast’ta geçen bir seri katil öyküsü özünde ama öyküden önemlisi işlenişi tabi.

Dizinin temposu epey yavaş, müzik kullanımı minimal, kamera ve ışık da öyle. Başrolde Gillian Anderson hiç olmadığı kadar iyi, diğer oyuncular da aynı şekilde… Ayrıca bugüne kadar televizyonda görülmüş en feminist drama bu olmalı (Her ne kadar İngiltere’de bazı çevrelerde mizojini ile suçlansa da : )

David Fincher televizyonun sinemadan daha fazla karakter geliştirmeye açık bir ortam olduğunu söylüyordu. The Fall bunun açık kanıtı gibi. Televizyon ve özelde Netflix beklenmedik şekilde sinemayı bitirebilir.

Gerçekten iyi bir dizi arayanlara hararetle önerilir. Hepi topu 2 sezon ve 11 bölüm zaten. Şu anda Netflix’ten izlenebiliyor.

Bizim güzel ve yalnız ülkemiz de bir gün böyle diziler yapabilecek mi diye düşünmeden duramıyorum.

Sabahtan akşama politika konuşarak mı düzeliriz yoksa işimize bakarak mı?

Röportaj

Teknodonanim adli sitede çıkan röportajımı suradan okuyabilirsiniz. Site hoş bir fikirden yola çıkıyor ve çeşitli alanlardan insanların kullandıkları donanım ve yazılımları sınırsızca ve olabildiğince detaylı şekilde anlatmasını istiyor. Böylece sizinle benzer alanlardaki insanların neler kullandigini goruyorsunuz. Bu girişten tahmin edebileceğiniz gibi röportaj fazla sayıda teknik terim ve marka içeriyor.

Güle Güle Avid

Daha önce de yazmıştım: Avid’i 1994’te kullanmaya başladım. O zaman için rakipsiz ve gerçekten muhteşem bir yazılımdı (ve donanım). Bir Avid sistemi 120 bin USD gibi fiyatlara geliyordu!

Kaset temelli kurgu sistemlerini kullanmış olan benim gibi insanlar için Avid tabi ki büyük bir devrimdi. Yıllar boyunca Avid’de sayamayacağım kadar çok şey kurguladım (hatta bir tane de uzun metraj)

Ne yazık ki üç ay önce çaresizce ve istemeden de olsa Premiere’e geçmek durumunda kaldım : )

Bunun suçu tamamen Avid’e ait. Yıllar içinde en büyük savunucularından biriydim ve hatta öğrencilerime baskı yapmışlığım da vardır : ). Gel gör ki Avid de bütün bu yıllar boyunca hata üstüne hata yaptı. Bir kaç yıl önce katıldığım bir sunumun ardından Avid’den bir mühendis “Final Cut’tan çok Premiere’den korkuyoruz” demişti.

Korkuları ne yazık ki gerçek oldu ve yıllar içinde hiç bir şeyi doğru yapamadılar: Arayüzü geliştirdik dedikleri şeyler tam tersine bildiğimiz basit arayüzü bozdu. Yeni dosya formatlarına destek vermekte geciktiler, fiyatı düşüremediler, yazılım gittikçe hantallaştı, sürekli buglar ortaya çıktı vs vs.

Bunlara rağmen bence hala Avid’in kurgu kolaylığı ve güvenilirliği (operasyon sırasında) Premiere’den daha iyi. Örneğin farklı yönlere çoklu budama özelliği (Asymmetrical multi trim) hala Premiere’de yok (PS: Varmis : ) ama yine de Premiere in timeline kullanimi ve trim modu hosuma gitmiyor) ve bu dramatik bir kurgu için çok önemlidir. Buna karşılık ne yazık ki aynı Avid içeri görüntü almak ve dışarı vermek konusunda o kadar inatçı şekilde beceriksiz ki bu devirde hala böyle bir yazılımla uğraşmak için gerçekten deli olmak gerek.

Sözün özü üç ay önce Adobe’ye üye oldum ve doğal olarak bütün Creative Suite’in yanı sıra Premiere’e de geçmiş oldum. Avid’deki eskiden kalan bazı projeleri de Premiere’e aktardım.

Ben bunları yaparken bir yandan da zaten Avid’in batmakta olduğu ile ilgili haberler çıkmış. Hatta şirketin kurgu sistemleri bölümünü Corel adlı Kanada şirketine sattığı duyurulmuş.

Ne diyelim? Harika bir şirket nasıl berbat edilir bu hikayeden bunu anlamış olduk.

Kısaca kral öldü yaşasın yeni kral!

ML ile Raw Video ve Resolve

Artık yazı yazmanın yanı sıra yukarıdaki gibi egitim videoları da yapmaya karar verdim. Ne sıklıkla yapabilirim bilmiyorum tabi ama ilki yukarıda. Videoda kısaca Magic Lantern kullanarak Canon HDSLR’lar ile çekeceğiniz RAW videoları nasıl izleyeceğinizi, nasıl dönüştüreceğinizi ve Davinci Resolve ile nasıl renk düzenlemesi yapabileceğinizi anlatıyorum.

Gelecekteki videoları kaçırmamak için kanala abone olmakta yarar olabilir. İyi seyirler.

Yönetmenlik Atölyesi

atolyeİki ay önce İstanbul Film Akademi‘de üretime yönelik bir yönetmenlik atölyesine başladım. IFA’nın kurucusu Veysi Sala’nın da katılımıyla haftada iki akşam gerçekleşen atölyede ilk dört hafta kamera, ışık, ses, kurgu ve senaryo konularında hızlı bir bilgilendirme yapıyorum. Sonrasındaki dört haftada da katılımcılar tarafından yazılan dört (veya beş) adet kısa film gerçekleştiriyoruz. Tabi prodüksiyonu kolaylaştırmak ve işin özüne yoğunlaşabilmek için senaryolar ve oyuncularla ilgili kısıtlamalar var. Daha önce Slovenya’da katıldığım Golden Drum yarışmasından aldığım ilhamla bir evde, bir kadın ve bir erkekle çekilen en fazla 3 dakikalık filmler bunlar. Filmleri 5D MK III ile çekiyoruz. Kurguyu önce birlikte yapıyoruz sonrasında inceltilmesi ve renk düzenleme işlerini ben Da Vinci Resolve ile yapıyorum. Ses için boom ve mikrofon kullanıyoruz ancak profesyonel ışık ve ekip kullanmıyoruz zira bu bizi çok yavaşlatırdı. Bunun yerine daha pratik çözümler ve hızlı merceklerle doğrudan amaca gitmeye çalışıyoruz. Her katılımcı her filmde başka bir görev alıyor. Gülşah Büktür ve Emre Erturan bu defa bize oyuncu olarak, Sineterapi ekibi de kurgu için destek verdiler. Filmler şuradan  ve şuradan izlenebilir. Yıllardır aralıklı olarak ders verdiğim üniversitelerdeki öğrencilerin (hepsi olmasa da) genel isteksizliğinden ve üniversite yönetimlerinin ataletinden bıkmış biri olarak eğitim işinden soğumuştum. Fakat bu atölyede doğrusu şaşırdım ve eğlendim. Yeni atölyeye katılım için İstanbul Film Akademi‘den Veysi ile iletişime geçebilirsiniz.

4K ve EOS 1Dc

Master_4k_prores218 Ocak’ta biten sergiye gidenler 1 dakika 15 saniyelik “Son Günler” adlı 4K video işimi de gördüler.

Bunu çekebilmek için Canon’dan EOS 1Dc’yi ödünç almıştım. O sıra kamerayı da inceleme şansım oldu biraz.

Öncelikle 4K’dan başlarsak (daha önce de Red gibi kameralarla 4K çekmişliğim olmasına rağmen) açıkçası EOS’un 4K’sının hayret verici derecede başarılı olduğunu söylemeliyim. Her ne kadar 4K yı tam olarak izleyecek bir monitörüm olmasa da görüntüdeki detay HD’den çok daha etkileyici. Bir çok insan 4K’nın gereksiz olduğunu savunuyor (ki başta bunların içinde ben de vardım) ama doğrusu bazı projeler için 4K işe yarar. Özellikle “Son Günler” gibi aşırı genel planla ilerleyen bir video için son derece yararlı.

Tabi 4K bir çok dertle birlikte geliyor: Dosya boyutları ve efekt işlemleri inanılmaz derecede can sıkıcı. Ayrıca EOS 1Dc bence prototip bir kamera. En büyük problemi 1000x karttan aşağısıyla video kaydı yapamaması. Burada ciddi bir software sorunu olduğunu düşünüyorum. Sonuçta kaydedilen şey sıkıştırılmış bir mp4. Buna rağmen 1000x gibi yüksek hızda kart istemesi affedilmez bir hata.

Bilindiği gibi 1Dc için firmware güncellemesi yapılmıyor (Magic Lantern korkusuyla olsa gerek). Bu nedenle Magic Lantern ekibi kamerayı hackleyemedi bugüne kadar zira 1Dc aslında 1Dx’in neredeyse aynısı. Sadece video özelliği 4K.

Aşırı yüksek fiyatıyla EOS 1Dc zaten çok kötü bir yatırım. Bunun dışında menüleri, düğmeleri ve video modu ile fotoğraf modu arasındaki geçişleri o kadar saçma ki açıkçası Canon’un bu kamerayı neden bu şekilde çıkardığını anlamak imkansız. Dediğim gibi 1Dc aslında bize gelecekte neler olacağını müjdeleyen bir prototip o kadar.

Özetle Canon’un iddia ettiği gibi 12 bin dolarlık bir gövde olmamakla birlikte aletin ürettği 4K görüntüleri işleyebilirseniz (zira bunları işlemek de sizi bir miktar yaşlandıracaktır : ) sonuç etkileyici tabi.

4K Televizyonlar inceden ortalıkta görülmeye başlandı fakat ortada henüz bu televizyonlarda 4K gösterim yapacak bir cihaz yok. Bu nedenle sergide 4K gösterim icin 4 adet HD monitörü video wall olarak kullanmak durumunda kaldık.

Videonun compositing işlemlerini Otomat İstanbul‘da Emre Aypar ve Yasin Yalva gerçekleştirdiler.