Archive for the 'teknik' Category

İznik Gölü, Spark ve Dinamik Aralık!

Photoshop’ta Yama Yapılmış Kare

Spark’tan Çıkan JPEG

 

IFA’da yaptığımız youtube programı Olmaz Öyle Saçma Şey her zaman blog dan daha fazla ilgi çekse de burayı da boş bırakmamak gerek.

Hafta sonu DJI’in ufaklığı Spark ile İznik civarında iki gün dolandım. Manzara fotoğrafçılığı garip meseledir: Bu tarz fotoğrafçılık doğru saatte (hatta doğru saniyede) doğru açıda, mekanda ve noktada olup, doğru şekilde pozlama yapıp sonrasında da doğru şekilde işlemenizi gerektirir. Tabi doğru derken tehlikeli bir kelime kullandığımı biliyorum!

Spark bazı kusurları olsa da harika bir alet. Özellikle otomatik panorama özelliği çok iyi (yukarıdaki kare Spark’ın otomatik olarak çektiği 9 karenin birleşmesinden oluşuyor).

Boyutlarına göre muhteşem bir alet olsa da Spark’ın sorunu tabi RAW çekmemesi (sadece JPEG) ve dinamik aralığının yetersiz olması. Bu da yukarıdaki ikinci karedeki sonuca neden oluyor (güneşin olduğu yerde beyaz bir delik!)

Neyse ki photoshop hileleriyle patlayan yerlere yama yapabilirsiniz.

Bir başka yöntem de bir kaç pozlama yapmak ama tabi uçuş sürenizin sınırlı olduğu ve ışığın da çok hızlı değiştiği bu tür durumlarda böyle bir HDR sevdasına düşmek kolay değil.

Profesyonel aletlerle amatörler arasındaki temel fark bu: En kısa sürede en esnek (RAW) sonuçları alabilmek. Yeni cep telefonları bu sorunları bir fotoğraf üzerinde 100 milyon işlem yaparak (abartmıyorum Apple’ın yalancısıyım) bunu kısmen çözmeye çalışıyorlar ve büyük oranda çözüyorlar da.

Kısaca bugün elinizdeki en vasat telefon bile NASA’nın 1969’da aya gitmek için kullandığı bilgisayardan milyonlarca defa daha hızlıyken “Profesyonel” ve “Amatör” ayrımı hızla azalıyor.

Kısaca her zamanki gibi yanınızdaki kamera en iyisi!

C200’le Bir Gün


Canon Türkiye’nin inceliği ile yeni C200’ün “pre production” modelini denedim. 5D MK 4 için yazdıklarımdan sonra bana biraz kırgındılar 🙂

Öncelikle şunu not edelim: Bugüne kadar Canon’dan veya başka bir kamera üreticisinden bir ürün veya sponsorluk almış değilim. Bana gönderilen ürünler test edildikten sonra (ne yazık ki : ) aynı şekilde geri yollanıyor.

Lafa sondan başlayayım: C200 iyi bir kamera. Özellikle model isminden dolayı bunu C100’ün bir güncellemesi gibi görmemek gerekiyor: C200 yepyeni bir kamera ve C100 ile arasında dağlar kadar fark var.

Öncelikle C100’de nefret ettiğim menü burada çok daha iyi ama buna ek olarak kameranın tasarımı, tutuşu, yeni düğmeler, düğmelerin ve giriş çıkışların yerleri, ses seçenekleri, ekrandaki kullanıcı arayüzü bugüne kadar Canon’dan görmeye alışık olmadığımız seviyede. Kamera yalın olarak kullanıldığında gimbal veya drone lar için iyi bir çözüm sunuyor. Tabi ayrıca EF merceklerle kullanıldığında başarılı bir otomatik netleme de sunuyor.

Bunlara ek olarak kendi üzerinde Cfast ortamına 12 bit 4K RAW kayıt tabi ki kamerayı bütün diğer Canon’lardan ayırıyor. Çektiğim görüntüleri ne yazık ki paylaşamıyorum (henüz pre production model olduğu için buna izin verilmiyor) ayrıca Canon’un RAW dosyalarını tam olarak okuyacak bir yazılım da ortada yok zaten. Davinci Resolve 14 beta sürümü dosyaları oynatıyor ancak RAW ayarlarına erişim vermiyor şimdilik.

Bu arada 64 GB lik Cfast sadece 8 dk’lık görüntü kaydedebiliyor. Yani RAW çekecekseniz epey kart ve disk almanız gerekecek!

Dediğim gibi görüntülere detaylı bakabilmiş değilim ama büyük bir saçmalık yapmadılarsa 12 bit RAW’un kötü sonuç vermesi çok düşük olasılık.

C100 Mk 2’nin dinamik aralığı çok başarılı değildi (ideal koşullarda 12 fstop) burada 14 fstop iddiası var (gerçi Canon’un bu konudaki iddialari her zaman güvenilir olmuyor ne yazık ki : ) Yine de C100’den daha iyi olacağı kesin.

İlgimi çeken ama hiç bir yerde konuşulmayan başka bir özellik C200’de “digital audio” girişler olması. 2 adet klasik XLR giriş istenirse AES/EBU digital sinyal kabul edebiliyor. Bu yakında hayatımıza daha çok girecek dijital mikrofonlar için bir başlangıç olabilir!

Kısaca başta dediğim gibi C200 serinin en başarılı modeli olabilir. Bugüne kadar yerden yere vurduğum C serisi sonunda düzgün bir kamera ile karşımıza çıkabildi.

Peki bu kamera alınır mı?

Öncelikle şunu hatırlatayım: Bu “üst sınıf” bir kamera. Yani RAW çekmenin ne demek olduğunu bilmiyorsanız ve renk düzenleme yapamayacaksanız bu kameraya ihtiyacınız henüz yok diyebilirim. RAW’a mutlaka ihtiyacınız olduğunu düşünüyorsanız (ve bu bir yanılsama değilse) o zaman bu kamerayı düşünebilirsiniz.

Bu sorulara cevap verdiyseniz Canon’un geriye kalan tek sorunlu tarafı bence fiyatı. Her ne kadar Amerika’daki satış noktalarında 7500 USD gibi iddialı bir fiyat görseniz de aslında bu gövde fiyatı. LCD, handle, kart vs derken fiyat 10-11 bin dolara geliyor. Amerika’da yaşayan ve film işleri yapan biri için bu fiyat makul olsa da Türkiye için yüksek kalıyor bence ama bu konuda yapılabilecek bir şey yok. Bu konu bizim memleketle ilgili.

Fiyat konusu da sizin için önemli değilse büyük olasılıkla bu sınıftaki diğer kameralar Blackmagic URSA, Sony FS ve Panasonic EVA 1 arasında kalacaksınız demektir.

Tabi hepsini oturup incelemedim ama açıkçası aralarında çok büyük farklar olduğunu sanmıyorum. Üç aşağı beş yukarı hepsi benzer malı satıyorlar.

Kısaca bu sınıfta bir kamera alacaksanız gidip sevdiğiniz birini alın ve hemen çekmeye başlayın derim : )

Ya da…

Her zaman dediğim gibi kamera almayın!

Canon C200: Merhaba RAW!

Canon’u yıllardır yerden yere vuruyorum. Bunun nedeni de yeteri kadar yenilikçi olmamalarıydı. özellikle C serisine her zaman soğuk bakıyordum. Bana göre fiyat / performans oranları yeterli değildi.

Bugün bu durum değişmiş olabilir zira yeni Canon C200 yıllardır hasretle beklediğimiz bir kapıyı ilk açan kamera oldu: RAW (Ham) kayıt. RAW kayıt bilindiği gibi video bilgisinin algılayıcının üzerinde oluştuğu şekilde kaydedilmesi anlamına geliyor. Bu da daha yüksek detay, daha fazla dinamik aralık ve beyaz ayarının sonradan yapılabilmesi gibi avantajlar getiriyor.

Şuradan da görebileceğiniz gibi yeni Canon C200 kendi içinde Cinema RAW Light adında “sıkıştırılmış” bir ham kayda izin veriyor. Üstelik bunu 4K olarak ve 50kare hızında yapabiliyor!

kameranın fiyatı 9000 USD olarak açıklanmış ve tabi ki bu ucuz değil ama yine de 10K altında ham kayıt yapabilen bir Canon beklenmedik ve iyi bir haberdir!

Yıllardır bu blogu izleyenler bilir ben bu gelişmenin 3-4 yıl önce olmasını bekliyordum. Kendilerince hakli nedenlerle Canon benim gibi düşünmedi : )

Olsun yine de bu iyi bir gelişme. Bundan sonra oyun yeniden kurulacak demektir. Yakında bir çok başka kamera aynı şeyi yapabiliyor olacak.

Sonuç olarak yıllar sonra yeniden: Bravo Canon! Her ne kadar Magic Lantern ekibi 6 yıl önce çıkmış 5d MK 3’ile aynı işi yapıyor olsa da buna da şükür diyelim.

PS: Blackmagic de uzun süredir bunu yapiyor tabi.

DJI’i Kim Durduracak?

size_1000_540_ea01469f2124c9569111eaf2f30f1b0e

DJI ve Sony’ye yetişemiyorum 🙂

Daha Geçen ay Mavic adli küçük IHA’sını tanıttığında “DJI kendi ürünleriyle rekabetten kaçınmıyor” demiştim çünkü Mavic Phantom 4’ü anlamsız kılıyordu… Fakat DJI yine herkesi şaşırttı ve “Phantom 4 Pro” ve “Inspire 2” adlarıyla iki güncelleme duyurdu. Böylece Mavic yeniden “küçük kardeş” konumuna itildi.

Yeni Phantom 4 Pro kamera açısından çok önemli bir güncelleme. Öncelikle algılayıcı boyu 1 inch’e çıkıyor (Eskisi 1/2.4 inch). Sony RX100 M5 modelinde de kullanılan bu yeni algılayıcı düşük ışıkta fark yaratacaktır. 20 MP’lik bu Sony algılayıcısının (eskisi 12 MP) 11.4 fstop’luk bir dinamik aralığa sahip olduğu iddiası var (ki bu yaklaşık olarak 5D MK III ile aynı!).

Yine ilk defa bir DJI ürününde mekanik bir örtücü sistemi var (jello etkisini önlemek için) ayrıca merceğin diyaframı ve netlik kontrolü de var. Odak uzaklığı da 20 mm’den 24 mm’ye çıkıyor.

Bunlar zaten yeterince önemli ama en önemlisi çok uzun süredir şikayet ettiğimiz görüntü işlemcisi ile ilgili: Havadan çekim yaparken çok fazla ayrıntı görüyorsunuz. Eski işlemci 60 Mbitlik düşük veri hızıyla bu ayrıntıya yetişemiyordu. Yeni işlemci 4K’yı 100 Mbit olarak ve 60 kare/sn hızında H265 ile kaydedebiliyor. H265 bilindiği gibi en yeni video kodlama sistemi ve eski h264’e göre daha küçük dosya boyutuyla daha iyi görüntü veriyor. Bu yeni teknoloji görüntü kalitesini ciddi şekilde arttıracaktır ama tabi bilgisayarınızda bu dosyaları işlemek zorlaşacak.

Gövde olarak yeni Phantom 4 Pro daha hızlı, daha uzun süre uçuyor (farklı bir batarya kullanıyor) ve her tarafında çarpışma algılayıcılar içeriyor (Phantom 4 sadece öne doğru uçarken bu özelliği sunuyordu). Ayrıca isterseniz P4 Pro’yu ekranlı olarak da alabiliyorsunuz. Yeni ekran 1000 nit parlaklık sunuyor.

Tabi DJI’ın bu çılgınca ürün çıkarma durumu aletlerin ikinci el değerini ciddi şekilde düşürüyor. Bu da bazı kullanıcıların hoşuna gitmiyor. Bu konuda eleştirilebilirler ama artık DJI ürünlerine daha sakin yaklaşmak gerektiğini öğrenmiş olmak gerek! Geçen ay aldığınız bir IHA bu ay eski teknoloji oluyor ne yazık ki!

Yeni Inspire 2 tamamen profesyonel bir IHA olarak karşımıza çıkıyor: 5.2K kayıt, 108 km/s hız, çift batarya, 27 dakika uçuş, 7 KM menzil, Apple ProRES ve Cinema DNG desteği, engel tanıma sistemi, FPV kamera (hem pilot hem kameraman için), 5.8 GHZ kontrol sistemi, dahili ısıtma sistemi, vs vs.

IHA pazarının yüzde 70’ini elinde tutmasına rağmen DJI bununla da yetinmeyecek gibi görünüyor. Şu anda DJI’ı durdurmak bir yana ona yetişecek bir şirket bile ortada görünmüyor. Hele de GoPro kendi IHA’sını geçen hafta bir hata yüzünden geri çağırmışken!

Ses: Tascam Dr-701D ve Düşündürdükleri

tascam_dr_701dTürk sinemasında ses hep sorunludur. Son on beş yirmi yılda biraz düzelse de hala konunun tam olarak çözülemediği açık.

Tabi hal böyle olunca sesin kısa filmlerde daha da beter olması kaçınılmaz. Bir kaç yıldır özellikle atölye yaparken bu meseleye kafayı takmış olduğum için çeşitli aletler ve yöntemler deniyordum.

Ses kaydında ilk sorun tabi ki mikrofon. Gerçekten çok iyi mikrofonlar binlerce dolara satılıyor fakat aslinda bunlara ihtiyacınız yok. İnsan sesi konuşma sırasında (bir piyano veya keman olmadığı için) çok büyük bir frekans aralığı gerektirmiyor (100-5000 hertz arası).

Tabi ki 3000 dolarlık bir mikrofondan çıkacak ses 150 dolarlık bir mikrofonla kaydedilenle aynı olmaz ama bütçenize göre makul bir seçim yapmakta yarar var. Ucuz ama görece iyi mikrofonlarıyla bilinen Rode’un NT veya biraz daha üst seviye Alman Sennheiser’in MKE600 gibi “shotgun” mikrofonlari dialog kaydı için çoğu durumda son derece yeterli.

İkinci sorun profesyonel bütün ses ekipmanlarında olduğu gibi XLR çıkışa sahip bu mikrofonlardan gelen sinyali kameraya kaydetmek. Ne yazık ki yarı profesyonel kameraların hem girişleri “mini jack” (Apple’ın yok etmeye kararlı olduğu o meşhur giriş) hem de içlerindeki preamp (ses yükseltici devre) iyi değil. Bu yüzden özellikle kablo uzadıkça ses kaydında bir çok sorun ortaya çıkıyor. Ayrıca bu bağlantıyla mikrofonlara ihtiyaç duydukları 48V luk elektriği de yollayamıyorsunuz. Kameranızda XLR girişleri yoksa ya bir “preamp” satın alacaksınız ya da dışarıdan kayıtçı kullanacaksınız.

Tabi ses konusunda sonu gelmeyen bir tartışma kaydın 16 bit 48 KHZ olmasının yeterli olup olmayacağı konusu (Bir çok kamera bu şekilde kayıt yapıyor).  Bu konuya döneceğim.

Garip olsa da aslında en çok bir “sopaya” (boom) ihtiyacınız var. Tabi bu herhangi bir sopa olmasa iyi olur : ) Özellikle içinden kablolu olanlar çok pratik.

Bütün bu aletleri edinmek aslında işin en kolayı. Zor olan ondan sonra başlıyor: Düzgün bir kayıt yapmak!

Ses kaydında en önemli nokta S/N Ratio adı verilen “sinyalin gürültüye oranını” ayarlamak. Peki bu ne demek? Burada sinyal dediğimiz şey aslında konuşma oluyor. Dolayısıyla konuşmaların kaydının ortamdaki (klima, trafik, uçak sesi, rüzgar vs) ve sistemdeki (humm, buzz, hiss vs) diğer gürültülere (noise) göre yüksek olması çok önemli. Aksi durumda konuşma anlaşılmaz olacak veya sonradan üzerinde işlemler yapılmaya çalışıldığında ses metalikleşecek ve bozulacaktır.

Yüksek bir S/N ratio sağlamak için yapılacak üç temel şey var:

1- Ortamdaki klima, TV vs gibi gürültüleri yok etmek. Pencereleri kapatmak, sessiz ayakkabılar giymek ve ekibin mutlak sessizliğini sağlamak.

2 – Ortam çok gürültülüyse yaka mikrofonu (Lavalier) kullanmak: Bunlar doğaları gereği dış gürültülere daha az duyarlılar ama kabloyu ve kendilerini gizlemeniz gerekiyor.

3- En önemlisi: Shotgun diye anılan mikrofonu oyunculara tutabileceğiniz en yakın mesafede tutmak. Fakat bunu aynı zamanda kameraya da görünmeden yapmak durumundasınız. Ayrıca yukarıda sözünü ettiğim mikrofonlar önlerine çok duyarlıyken yandan veya arkadan gelen seslere daha duyarsızlar. Bu da yanlış açıyla tutmanız halinde kötü bir ses kaydına yol açıyor.  Ayrıca bulunduğunuz ortamda “reverb” (yankı veya yansıma) fazlaysa boş duvarlardan dönen ikincil sesler kaydı etkileyeceği için ses battaniyeleri kullanmanız gerekebilir.

Sahnede iki veya daha fazla kişi varsa dialogu doğru takip edebilmeniz ve bunu yaparken de gürültü çıkarmamanız, görünmemeniz ve mikrofonu titretmemeniz gerekiyor. Kamera da hareket halindeyse işiniz daha da güçleşiyor.

İşte basit gibi görünen bir “sopa tutma işi” aslında son derece zor bir meslek. Normalde profesyonel bir film setinde bir “Boom Operator” ve ayrıca bir de “Production Mixer” bulunur. Bu ikinci kişinin görevi ses kaydının (veya kayıtlarının) yüksekliğini takip etmektir. Daha dar bütçeniz varsa bazen “Boom Operator” aynı zamanda “mikserlik” de yapmak durumunda kalabilir veya kameraman ses kaydına bakabildiği kadar bakar (Tabi bu iyi bir seçenek değil)

Ses kaydının yüksekliği elbette yukarıda bahsettiğim S/N Ratio açısından kritik. Yüksekliği asla belli bir seviyenin üstüne (clipping) ve altına gitmeyecek şekilde ayarlamanız gerekiyor. Özellikle “dinamik aralığı” geniş bir sahnede (örneğin oyuncuların aniden bağırıp sonra fısıldadıkları bir sahne) işler son derece zor hale gelebiliyor.

Kısaca aslen ekipmandan çok o ekipmanın doğru kullanımı önemli.

Profesyonel sinemada kameranın üzerine kayıt yapılmaz (yapılsa da pek kullanılmaz). Bunun yerine “Double System Sound” (İkili Ses) adı verilen bir teknik kullanılır: Yani ses ayrı bir aletle ayrı bir ortama kaydedilir. Tabi bu da sonradan seslerin eşlenmesi (sync) sorununu ortaya çıkarır.

Bu eşleme meselesiyle uğraşmamak için dışardan kayıtçılara pek sıcak bakmıyordum ve Juicedlink’in bir preamfisini kullanıyordum ama bir kaç ay önce yukarıda gördüğünüz Tascam DR-701D‘yi Oktostore‘dan satın aldım.

Bu aletin fikrimi değiştirmesinde en önemli etken dünyada ilk defa bir kayıtçının HDMI sayesinde kameraya bağlanıp timecode bilgisini almanın yanı sıra siz kayda basınca kayda girmesi, çıkınca çıkmasıydı. Buna ek olarak yeni kurgu yazilimlari eşleme işini neredeyse otomatik hale getirdi.

Dört ayrı kanaldan (girişten) 24 bit 192 KHZ kayıt yapabilen DR701d bu boyut ve fiyat aralığında timecode işleyebilen ilk ürün. Yani kameradan HDMI bağlantısı yaparsanız görüntü ile ses aynı timecode verisine sahip oluyor. Bu daha önce ancak çok üst düzey aletlerde görülen bir özellikti.

DR 701D aynı anda HDSLR’a da çıktı veriyor. Böylece hem kameranın üzerine hem SD karta kayıt yapmış oluyorsunuz. Kameradaki 16bit/48Khz’den farklı olarak 24 bit 192 khz kaydettiğim dialoglarda ilk dinleyişte ciddi bir fark görmedim ama hem sorunlu seslerin düzeltilmesinde işe yarıyor hem de yedek oluyor.

Özellikle 4 ayrı mikrofondan ses kaydetmek gibi işlere girecekseniz tabi yararlı bir alet. Ayrıca kameradan bağımsız bir kayıtçıya sahip olmak pratik olarak da bazen işe yarıyor. Aletin tek kötü yanı üzerindeki “Limiter” in (sınırlayıcı) ne yazık ki analog değil sayısal olması. Analog sınırlayıcılar şimdilik sadece Sound Devices gibi üst seviye kayıtçılarda oluyor. Bunların da fiyatları Tascam’ın 7-8 katına yaklaşıyor!

Tabi çekim işin sadece bir kısmı. Sorunlu sesler her zaman oluyor. Bunların bir takım filtrelerle düzeltilmesi veya yeniden kaydedilmesi (ADR), foley, efekt ve müziklerin eklenmesi ve iyi bir miksaj yapılması şart. Çekimin hemen sonrasında açığa alınacak ses kayıtları (wild lines) da hayati önem taşıyor.

Kısaca bağımsız filmciler ve kısacılar için güzel zamanlardayız! Kameralara deli gibi yatırım yapmak ve her yıl geri düşmek yerine sese yatırım yapmak filmlerinizin kalitesini ciddi şekilde arttıracaktır. Zira filminiz ne kadar iyi görünürse görünsün sesleri anlaşılmıyorsa veya amatörse bütün etki yok olacaktır.

Yeni Kısa Film: Kutu (Fragman)

The Box – Trailer from ilker canikligil on Vimeo.

Son kısa filmimi 2007’de çekmiştim. İnsanın yaşı ilerlerken kısa film manasız geliyor. Fonksiyonel olmayan, para kazandırmayacak ve kimsenin de pek umrunda olmayan bir şeyle uğraşmak saçma görünebiliyor. Oysa bu doğru bir bakış değil.

Bu blogu izleyenlerin bildiği gibi üç yıl önce İstanbul Film Akademi‘de başlattığımız atölyelerde katılımcılara tek mekanda geçen, iki oyunculu ve 8 saatte çekilecek filmler yaptırıyoruz. Bugüne kadar 30 kadar film yaptık bu şekilde.

Bu filmlerin hepsinde aslında tekrar “temellere döndüğümü” ve sinemaya ait bir çok meseleyi tekrar düşündüğümü fark ettim. Tabi neredeyse bütün çekimlerde yönetmenlerin işlerine karışmamak için kendimi zor tutuyordum! (Hatta galiba bazen biraz da karişiyordum ama bir atölyede bu kabul edilebilir!)

Sonunda sevgili Veysi’nin de israrıyla bir kaç tane de ben çekmeye karar verdim fakat kendime ayrıcalık yapmadım: Yine tek mekan (IFA’nın platosu), iki oyuncu ve sekiz saat çekim süresi ve yine 5D MK III…

Önce profesyonel bir kamera ve hatta görüntü yönetmeni ile çalışmayı düşündüm ama sonra vaz geçtim. Nedenini uzun anlatmam gerek o yüzden şimdilik geçiyorum.

Kendime yaptığım üç ayrıcalık oldu: Birincisi uzun zamandır sadece tilt shift merceklerle bir şey çekmek istiyordum. Filmin öyküsü buna uygundu o yüzden tüm film elimdeki 17 TS, 24 TS ve 90 TS ile çekildi. İkincisi atölyedeki diğer filmlerden farklı olarak “Kutu”yu Magic Lantern adlı harika yazılım sayesinde RAW çektik. Üçüncüsü de sis makinesi kiralamakti!

Doğrusu yıllardır profesyonel yönetmenlik yapan biri olarak beklemediğim şekilde zorlandım ve bir kere daha anladım ki kendi yazdığın bir şeyi çekmek daha zor ve bir yönetmenin yanında durup “şunu şöyle yapsak” demekle o filmi yönetmek arasında dağlar kadar fark var!

Yukarıda fragmanini izleyeceğiniz Kutu’nun senaryosunu daha önce başka bir katılımcımız (Ali Beke Ceylan) için yazmıştım ve hatta bitmiş filmi burada paylaşmıştım.

Kendi senaryomu tekrar yorumladım kısacası. Tabi bu yeniden yorumlama sırasında epey değişti film. Bu da atölye açısından ilginç bir deneyim oldu: Aynı senaryonun başka yönetmenler tarafından uyarlanması…

Sonuç olarak yıllar sonra yeniden kısa filme dönmüş oldum. Kısa filmin Türkiye’de genelde bir “sinema öğrencisi uğraşı” olduğunu biliyorum ama doğrusu yıllar sonra yeniden “sadece kendi istediğim gibi ve kimseye bir şey beğendirme zorunluluğu olmadan” bir şey çekmek hoşuma gitti.

Hatta o kadar ki hemen ardından bir tane daha çektim! O da yolda…

Müzik ve görsel efektleri her zamanki gibi sevgili dostum Emre Aypar yaptı. Final ses miksini de Barkın Engin. Katılımcılara, bütün IFA ekibine ve Veysi’ye, Nazım’a ve oyuncularım Deniz ve Burcu’ya, Edelkrone ve Otomat‘a teşekkürler.

Yaşasın Kısa Film! 🙂

Atomos Ninja Flame

atomosblog

Yıllardır HDSLR ile çalışmak için düzgün bir ekran arıyordum. Hatta Samsung bir tabletle bu işi bir noktaya kadar çözebilmiştim ancak yine de gerçek bir HDMI ekrana ihtiyacım vardı. Tablet iyi olsa da saniyede 25 kare gösteremiyordu ve gecikme de az olsa da vardı.

İlk duyurulduğu günden beri bir kaç aydır gözüm Atomos’un Ninja serisinin yeni sürümü Flame‘deydi. Bir önceki sürümü (Ninja Assasin) yine burada incelemiş ve bir çok açıdan hayal kırıklığı yaşadığımı anlatmıştım.

Sonunda üç hafta önce Videodist ve Oktostore sayesinde bir adet Ninja Flame edindim (Tabi parasini vererek!).

Atomos bu sefer daha önce eleştirdiğim her şeyi düzeltmiş:

1 – Alet çok kaliteli bir “hard case” çanta ve yedek aküleriyle birlikte geliyor. Ayrıca siperlik ve ikinci şarj ünitesi de pakete eklenmiş. Dolayısıyla sadece iki eksiğiniz kalıyor: SSD bir disk ve HDMI kablosu.

2 – Yeni Atomos daha hızlı, daha sessiz ve iki batarya aynı anda takılabiliyor. Böylece akülerin biri bitmeden diğeri devreye girebiliyor ve kesintisiz çekim yapabiliyorsunuz. Ekranın çevresindeki koruma da daha sağlam.

3 – Bütün bu iyileştirmelerden de önemlisi yeni Atomos 1920*1080 çözünürlükte 10 bit desteği ve HDR (veya High Brightness 1500 nit) özelliğiyle geliyor. Ayrıca Atomos P3 renk uzayını destekliyor ve kalibre edilebiliyor (ek bir aparat ile tabi)

HDR’dan daha önce bahsetmiştim: Ne yazık ki bu konu henüz pek anlaşılmış değil. Özetle yeni Atomos 10 fstop’luk bir dinamik aralık sunarken eskiler Rec 709’un üst sınırı olan 6 f stopdan öteye geçemiyordu.

Kısaca HDR seçeneğini kullanırsanız kameranızın Log çıktısını “olması gerektiği gibi” yüksek bir dinamik aralıkla izleyebiliyorsunuz. Kayıt değişmiyor sadece sizin izlemeniz değişiyor. Böylece pozlama kararlarını daha kolay ve doğru şekilde yapabiliyorsunuz. Bunu basit bir LUT’la karıştırmamak gerek. Burada gerçekten “yüksek bir dinamik aralığın” gösterilmesi söz konusu.

Bu teknoloji bu boyutta bir ekranda daha önce görülmemiş bir özellik.

Eğer HDR’a ihtiyacınız yoksa “Yüksek Parlaklık” seçeneği ile 1500 nit parlaklıkla gün ışığında bile izleme yapabilirsiniz.

Bunun dışında tabi Atomos’un kayıtçı özellikleri de 4K da sıkıştırılmamış 4:2:2 Prores ile çalışmanıza izin veriyor. Tabi bunun için bir SSD’ye ihtiyacınız var.

Kısaca sadece taşınabilir bir ekran almayı düşünüyorsanız bile Atomos Ninja Flame gayet akılcı bir yatırım. 1500 nit lik 1920*1080 bir ekran için fiyatı makul (Benzer ekranlar 1500 USD’den başlıyor ve HDR desteğine sahip değiller).

Bunun yanında kayıtçı özelliği de tabi faydalı. Kısaca Atomos iyi işler yapmaya başladı. İzlemekte yarar var.

Yeni Atomos kimlere yarar derseniz özellikle gimbal sistemlerini kullananlar, okullar, HDSLR ile profesyonel veya yarı profesyonel çekimler yapmak isteyenler ve öğrenciler için önemli. Daha profesyonel işler yapacaksanız bir üst model Shogun’da SDI girişi de var.

Yeni Hassel ve 4K RAW Video

hassy

Nisan ayında duyurulan yeni Hasselblad H6D 100c bugüne kadar kimsenin yapmadığı bir şeyi yapıyor: 54*40mm lik ve 100 Mpiksellik dev algılayıcısından 4K çözünürlüğünde 12 bit RAW video kaydına izin veriyor.

Bu örneğin Arri Alexa 65 adlı sadece kiralanabilen (çok sevdiğiniz İnarritu’nun son filminin çekildiği) kameranın sahip olduğundan daha büyük bir algılayıcı anlamına geliyor.

30 bin USD’lik gövde fiyatıyla bu kamera elbette çok küçük bir kesimin oyuncağı olabilir ama içindeki teknoloji bize kameraların gidişatı ile ilgili önemli şeyler söylüyor.

1 – Algılayıcı boyutları büyümeye devam edecek. En azından “High End” (Üst Uç) takılmak isteyenler bu yola gitmek zorunda kalacaklar.

2 – RAW Video en geç bir kaç yıl içinde sıradan bir özellik haline gelecek. Bu noktada medya hızlarının artması tabi etkili. Yavaş yavaş CF’in yerini alan CFast kartlar saniyede 510 MB hıza ulaşabiliyor. Eh bu durumda RAW videonun önünde pek bir engel kalmıyor.

Ben de son iki ayda Magic Lantern ile iki kısa filmi RAW olarak çektim. İlk çıktığı zaman korku yaratan RAW artık eskisi kadar korkutucu değil doğrusu.

Sektörde kimsenin RAW’dan hoşlanmadığını biliyorum hatta “Game of Thrones” gibi super prodüksiyonlar bile 4:4:4 Prores ile yetiniyorlar. Şuradan da görebileceğiniz gibi bir çok profesyonel Prores’in RAW kadar iyi olduğu konusunda iddialı.

Tabi Arri’nin Prores iyle Canon’un h264’ü kıyaslanmaz. Benim durumumda RAW çok daha manalı. İlmi bir karşılaştırma yapmadım ama gözle bile bakınca RAW açık ara iyi! Varsın fazla veri olsun. Sabit disk satin almaktan korkmaya gerek yok!

Fırsat bulursam yeni Hassel’i denemek istiyorum: Rolling Shutter sorununu çözebildilerse dünyanın en iyi kamerasını yapmış olabilirler!

Parlaklık Savaşları!

HDR denince fotoğrafla uğraşanlar genelde yüzünü buruşturur. Bu konuda da haksız değiller. High Dynamic Range (Yüksek Dinamik Aralık) adı verilen ve özünde akıllıca bir teknik olan bu talihsiz kısaltma özellikle yeni başlayan fotoğrafçılar için içinden çıkılması neyse ki uzun sürmeyen bir çukurdur. Bu teknikte görüntü birden çok farklı pozlamanın birleştirilmesi ile ortaya çıkarılır ve sonuç (biraz da bilinçsiz kullanım nedeniyle) genelde aşırı renkli, aşırı işlenmiş, doğallıktan çok uzaktır.

Bu saçmalığın ardında görüntü sistemlerinin temel bir kusuru yatıyordu. Bilindiği gibi insan gözünün “dinamik aralığı” (siyah ile beyaz arasındaki farka toleransı) çok yüksek. Oysa teknik görüntü sistemlerinde bu böyle değildi. Biz yıllardır esasen 1950’lerde temeli atılmış bir TV ve video sisteminde yaşıyoruz. Her ne kadar çözünürlük sürekli artsa da renk ve ton zenginliği (en azından gösterim aracı olan TV’ler için) artmıyordu. Oysa kameralar son on yılda dinamik aralıklarını çok arttırdılar.

İşte bu sorunu çözmek için bu yıl TV teknolojisinde 90lardan bu yana görülen en büyük ve en anlamlı değişim başlıyor: Bu değişimin adı HDR TV.

Fotoğrafla ilgilenenler korkmasın çünkü HDR TV ile fotoğraftaki HDR aynı şey değil. Fotoğrafta bu yukarıda açıkladığım gibi bir manipülasyon yöntemini ifade ediyordu. Oysa video alanında bu bir teknoloji sıçraması.

Aslında her şey yıllar önce Dolby Vision ile başlamıştı.

Standart TV setleri 300-400 nit parlaklık veriyor (yani en parlak gösterebilecekleri noktanın candela/m2 cinsinden ifadesi). Bu parlaklık seviyesi daha geniş bir dinamik aralık sağlamak için yeterli değil. İşte HDR TV’nin temelinde bu yatıyor. Her ne kadar Dolby önce 4000 nit gibi aşırı bir parlaklık önermiş olsa da yeni HDR TV’ler 1000 nit parlaklık seviyesi ile geliyor! Esasen bir parlaklık artışı olmasına rağmen bu ciddi artış aynı zamanda renk skalasını da genişletiyor. Renkler daha canlı ve çeşitli hale geliyor.

Tabi geçiş sanıldığı kadar kolay değil. Bu geçişin standart ve geriye uyumlu halde olması için daha önce kurulmuş olan UHD Alliance “Ultra HD Premium” adı altında bir standart geliştirdi. Buna göre “Ultra HD Premium” logosu taşıyan bir ekran en az 10 bit renk derinliğinde çalışmalı, en az 1000 nit parlaklıkta beyaz ve en fazla 0.05 nit parlaklıkta siyah gösterebilmeli.

Tabi Dolby Vision bu alanda tek değil ve ne yazık ki şu anda her TV üreticisi kendi HDR yorumunu yapmış durumda. Burada iki problem var:

1 – Kameralardan gelen 14-15 fstopluk dinamik aralığın tam olarak kullanılabilmesi (gösterilebilmesi) için HDR Renk düzenleme yapılması gerekiyor. Fakat aynı zamanda HDR olmayan TV’lerin de düzgün çalışmaya devam etmesi gerekli. O halde ayni görüntülerin iki ayrı kopyasına ihtiyaç var.

2 – Renk düzenlemesi HDR olarak yapılmış içeriğin HDR özelliğine sahip bir TV’ye ulaştığı zaman o TV’nin kendi HDR teknolojisine göre ufak bir düzenleme ile gösterilmesi gerekiyor (aksi takdirde her şey yanlış görünür) Bunu yapabilmek için görüntünün içine TV’nin anlayabileceği bir meta veri yazmak gerekli. Bunun sonucu HDMI 2.0a bağlantı kullanmak gerekiyor. Yani alacağınız TV’de HDMI 2.0a olması şart.

4K trenine erken binenler için üzgünüm. HDR TV basit bir pazarlama hilesinden çok ileri bir şey. Öyle ki bu yeni durumda filmlerin sadece renk düzenleme aşaması değil çekim yöntemleri bile değişebilir.Eskiden çekmeye cesaret edemediğiniz bazı yüksek kontrast sahneleri artık çekebilirsiniz. Tabi eski filmlerin de yeniden scan edilmesi veya digital olanların da yeniden HDR olarak renk düzenlemesi aşamasından geçmesi gerekecek. Kısaca ortada bir içerik sorunu da var. Bu konuda en atak kurum Netflix olacak gibi görünüyor.

Donanım tarafında ise konunun ilk ciddi örneklerinden birini geçen günlerde Atomos’dan gelen haberle duyduk: Atomos yeni Flame serisinde 1500 Nit parlaklıkta ekranla ve HDR desteğiyle geliyor. Bu sanırım dünyada bir ilk. Güzel tarafı 1500 nit parlaklıktaki bir ekranı güneş altında da rahatlıkla görebilirsiniz. Ipad Pro 9.7 inch de 500 nit le parlaklık savaşına girmiş görünüyor.

Atomos’un şu videosundan HDR Video nun ne olduğunu görebilirsiniz. Peki elinizdeki kamera HDR video üretebilir mi? Log kayit seçeneği varsa teorik olarak evet. Tabi bugünden itibaren 10 bit olmayan bir kameraya el sürmemekte hayır var.

Tabi sonuç olarak bütün bunlar çok önemli mi? Eski TV’nizi veya kameranızı hemen sokağa mı atmanız gerekiyor?

Hayır tabi ki ama dünya dönüyor işte sen ne dersen de : )

Phantom 4 ve Düşündürdükleri

dji-phantom-4-front

DJI’a boşuna Çinli Apple denmemiş.

Evvelki gün firma Phantom serisinin yeni sürümünü tanıttı.

Bu yeni IHA (İnsansız Hava Aracı) Phantom 4 ne yazık ki kamera açısından neredeyse hiç bir gelişme içermiyor (yeni bir mercek tasarımını bir kenara bırakırsak) ancak onun dışında her konuda bir çok yeni özellikle geliyor.

Bunların en önemlileri şöyle sıralanabilir: Daha yumuşak bir sabitleme sistemi, daha yüksek hız (72 km/s), spor modu, daha fazla uçuş süresi (28 dk), çift uçuş bilgisayarı, çift pusula, engel tanıma sistemi, “dokunduğum yere git” özelliği, nesne ve insanları takip etme özelliği (verici olmaksızın), 5 KM bağlantı mesafesi, yükseltilmiş yeni pervane ve motor sistemi, unibody tasarım…

Türkiye’deki durumun belirsizliğinden söz etmiştim. Geçen haftalarda bir yönetmelik çıktı ve artık sahip olduğunuz IHA’yı kaydettirmeniz gerekiyor.

Bu iyi bir adım. Gel gelelim bu kontrol etme çabaları çok umutsuz geliyor bana: Görünen o ki DJI ve diğerleri IHA kullanmayı inanılmaz derecede basit hale getirecekler. Tabi bu çok mantıklı zira bu aletleri hakkıyla kullanmak gerçekten sebat isteyen bir iş. Buna kimse kolay kolay yanaşmayacağı ve cesaret edemeyeceği için ürün satmanın yolu işi basitleştirmekten geçiyor. Aynı nedenle DJI korkan çekinen kullanıcılar için yılda 279 dolara sınırsız garanti veriyor (kullanıcı hatasından bile düşseniz sınırsız tamir / yenileme garantisi!)

İyi ama bu aletler tamamen kendi kendilerine uçar hale geldiklerinde lisansi kim alacak, denetleme nasil yapilacak, bir kaza olduğunda suçlu DJI mi olacak siz mi gibi sorular beliriyor.

Dünyada ve Türkiye’de bu aletlerden haz etmeyen epey insan var. Bunlar genellikle eskiden beri uçuşla uğraşanlar. Gerçekten de sorumsuz kullanıcıların bir facia yaratması ihtimali var.

Bu duruma genel olarak bir paradigma kayması diyebiliriz. Aynı şey fotoğraf ve video işlerinde de oluyor: Eskiden çok küçük bir elitin elinde olan imkanlar bugün herkesin elinde… Bu da tabi ki eski elitin sahip olduğu ayrıcalığa bir saldırı gibi görülüyor ve hoşa gitmiyor.

Hoşunuza gitsin veya gitmesin bu tür paradigma kaymaları sırasında söylenmek, protesto etmek, iddialaşmak, karşı çıkmak, küçümsemek hiç ama hiç bir işe yaramıyor. Tabi ki karşımıza çıkan her şeyi kucaklamak zorunda değiliz ama körü körüne reddetmek de genelde “yaşlanmakla” sonuçlanıyor (tabi fiziksel değil ruhani bir yaşlanmadan söz ediyorum). (“35 mm daha iyiydi” diyenler bugünlerde çoğaldı değil mi : )

Yapılacak en akıllıca şey bu yeni teknolojileri nasıl daha etkili kullanabileceğimize bakmak olabilir diye düşünüyorum zira gerçek elitlerin üzülmesine gerek yok. Gerçekten bir yeteneğiniz varsa hala fark yaratabilirsiniz. Yeteneğiniz yoksa ve sadece pahalı ekipmanlara bir şekilde kavuşmak gibi bir şansınız olduysa evet gelecek sizin için daha zor olacak demektir.

Dronelar geliyor. Hem de çok hızlı şekilde. Aynı hız kameralar için de olsa iyi olurdu. Oysa biz hala Canon’un 4 yıllık kamerasını yenilemesini bekliyoruz!

Slog, Log C, Canon Log, LUT, RAW… İmdat!

log(Başlıktan anlaşıldığı üzere bu teknik bir yazıdır.)

Yazının başlığında son yıllarda video dünyasında pek moda olan bazı terimler var. Gördüğüm kadarıyla gençler ve meraklılar (ve hatta bazen film sektöründe çalışanlar) için bu terimlerin ne demek olduğu tam olarak açık değil. Sony A7SII ile oynarken benim de kafamda bazı sorular ortaya çıktı.: Bugüne kadar LOG çeken bir kamerayla ilgilenmemiştim.

Kısaca özetlemeye çalışayım.

Sayısal video kameralar CCD veya CMOS adı verilen algılayıcıları kullanır. Bunlar piksel adı verilen haznelerden oluşur ve her bir hazne üzerine düşen ışık oranında elektrik sinyali üretir. Bir algılayıcıda ne kadar çok hazne olduğu genelde Megapiksel olarak ifade ediliyor. Bugünün video kameraları genelde yaklaşık 4000*2160 hazne içeriyor.

Continue reading ‘Slog, Log C, Canon Log, LUT, RAW… İmdat!’

Canon 1DX MK II

6571880879Çıktı çıkacak derken Canon sonunda “amiral gemisi” sayılan kamerasını duyurdu. 5999 USD’lik fiyatıyla bu yeni 1 serisi kamera saniyede 14 kare (Live View seçeneğinde 16 fps) RAW fotoğraf çekebiliyor. 170 karelik bir kumbara (buffer) dolana dek bu hızlı çekimi sürdürebiliyorsunuz (yaklaşık 15 sn)

Bu yüksek hıza ulaşabilmek icin Canon Nikon’dan her zamanki gibi daha cesur davranıyor ve hem eski CF bellekleri hem de CFast adı verilen yeni bellekleri kullanıyor.

4K DCI çözünürlüğünde 60 kare/sn video çekebilen 1DX MK II bu seçenekte M-Jpeg sıkıştırma kullanıyor. 1080p’de ise bildiğimiz h264 codec kullanıyor ve 120 kare/sn ye kadar çıkabiliyor. 4K okuyabilmek ve yazabilmek için CFast kart kullanmak zorundasınız.

409600 ISO’ya kadar çıkabilen 20 MP’lik algılayıcının dinamik aralığı ile ilgili bir bilgi henüz yok. Böyle bir bilginin olmaması Canon’un hala Sony algılayıcıları yakalayamadığını gösteriyor olmalı.

Yine de “gerçek” 4K (3840*2160 değil 4096*2160) kullanması; bu isi 60 kare/sn hızında yapması ve dual pixel adı verilen otomatik netlik sistemini desteklemesi video alanında Canon’un lider konumunu sürdürdüğünü gösteriyor. Ne var ki HDMI kapısından sadece 1080p çıktı vermesi bu kameranın video öncelikli olmadığını da gösteriyor.

Böylece daha çok bir spor muhabiri ve haberci kamerası olan 1DX MK II yakında duyurulacak 5D MK IV’ün de nasıl bir kamera olacağını az çok belli etmiş oluyor.

Bekliyoruz.