video http://www.ilkercanikligil.com Thu, 06 Dec 2018 17:53:19 +0000 tr hourly 1 https://wordpress.org/?v=5.7.2 83897317 İspanya’da Yağmur – Youtube Premiere! http://www.ilkercanikligil.com/2018/12/06/ispanyada-yagmur-youtube-premiere/ http://www.ilkercanikligil.com/2018/12/06/ispanyada-yagmur-youtube-premiere/#comments Thu, 06 Dec 2018 17:53:19 +0000 http://www.ilkercanikligil.com/?p=3611

IFA’da öğrencilerle birlikte çektiğimiz “İspanya’da Yağmur” adlı kısa film yarın (7 Aralık 2018) 16:00’da Youtube’un yeni özelliği Premiere (ilk gösterim) sistemiyle “sanal gala” yaparak gösterime giriyor. Gösterim sayfasında canlı konuşma odası da olacak ve gösterim saatinden önce ben de orada olacağım.

Başta ben de Nazım gibi Youtube’da film göstermeye karşıydım. “Filmler mutlaka sinemada gösterilmelidir” diyordum ama geçen iki senede yaşadığım deneyimlerden sonra festival kapısı aşındırmaktan vazgeçtim diyebilirim. Tabi hala filmlerin sinemada izlenmesi gerektiğine inananlar vardır ve haklı da olabilirler ancak gerçekçi olursak sonuçta önemli olan filmin insanlara ulaşmasıysa Youtube ve benzerleri daha makul görünüyor.

Açıkçası bence festivaller de eski önemlerini kaybettiler. Daha doğrusu rekabet o kadar fazla ki iş bir tür oyuna ve ticarete dönüşmüş durumda. İstatistiksel olarak on binlerce filmin arasından 80-100 filmin arasına seçilmeye çalışmak ve bu başarılsa bile sadece bir kaç bin kişinin izleyeceği bir platformla vakit ve para ve umut kaybetmek çok akılcı görünmüyor (en azından benim gibi aşırı düşük bütçeli işler yapan biri için)

Kısaca “İspanya’da Yağmur” 9 dakikalık bir deneme sayılabilir. Elbette finans olmadıkça bu tür işleri uzun vadede sürdürülebilir kılmak imkansız ama zamanın ruhu da değişiyor diyebilirim. Yakında daha fazla projenin kitlesel fonlama ile yapılması ve net üzerinden dolaşıma girmesi beklenebilir.

Film için karşılık beklemeden destek olan oyuncularımız Melis Kolçak ve Anıl Çağlar Tel, yapımcı Veysi Sala, kameraman ve marangoz Nazım Yılmaz, IFA öğrencileri Fatma, Arzu, Sibel, Post prodüksiyon için Emre Aypar ve Otomat, kamera ekipmanı için Yasin Eksi ve Dijitalist, Göker Gören, Hüseyin Acar, robot dublajı için Murat Şen ve Ayşegül Bingöl’e, ses miksajı için Celal Kıvanç’a ve unuttuğum herkese teşekkürler.

]]>
http://www.ilkercanikligil.com/2018/12/06/ispanyada-yagmur-youtube-premiere/feed/ 2 3611
İspanya’da Yağmur Teaser http://www.ilkercanikligil.com/2018/04/24/ispanyada-yagmur/ http://www.ilkercanikligil.com/2018/04/24/ispanyada-yagmur/#comments Tue, 24 Apr 2018 08:21:10 +0000 http://www.ilkercanikligil.com/?p=3559

Yeni kısa filmim İspanya’da Yağmur sonunda bitti!

Tabi, her zamanki gibi bir sürü insana teşekkür borçluyum. Özellikle Emre Aypar’a , Veysi, Nazım’a, oyuncularımıza ve emeği geçen bütün öğrencilere teşekkürler! Yıllardır bir bilimkurgu yapmak isterdim. Kısa da olsa oldu. Şimdilik teaser la başlayalım : )

]]>
http://www.ilkercanikligil.com/2018/04/24/ispanyada-yagmur/feed/ 2 3559
Blogun 10. Yılı http://www.ilkercanikligil.com/2017/02/11/blogun-10-yili/ http://www.ilkercanikligil.com/2017/02/11/blogun-10-yili/#comments Sat, 11 Feb 2017 15:01:11 +0000 http://www.ilkercanikligil.com/?p=3474

Şuradan da görebileceğiniz gibi bu blog Türkiye’nin en eski bloglarında biri. 2007’de başlamıştım yazmaya. Yıllar içinde hem bloglar genel olarak eski heyecanlarini kaybetti hem iş yavaş yavaş Vloga doğru kaydı. Hem de ben eski disiplinimi kaybettim.

Video işinden biraz vakitsizlikten biraz üşengeçlikten (çünkü epey emek istiyor) uzak duruyordum.

Sonunda IFA‘daki ekiple yukarıdaki seriyi yapmaya başladık. Bana yıllar içinde sorulan türlü türlü sorulardan bir derleme olarak görülebilir. Eğlenceli de olmasına özen gösterdik zira içinde eğlence olmayan bir şeye yer yok bu yüzyılda : )

Blog da devam edecek elbette ama 10. yılda böyle bir değişiklik iyi gelir diye düşünüyorum.

 

]]>
http://www.ilkercanikligil.com/2017/02/11/blogun-10-yili/feed/ 9 3474
Allegretto – Kısa Film (Fragman) http://www.ilkercanikligil.com/2016/12/27/allegretto-kisa-film-fragman/ http://www.ilkercanikligil.com/2016/12/27/allegretto-kisa-film-fragman/#comments Tue, 27 Dec 2016 14:45:06 +0000 http://www.ilkercanikligil.com/?p=3452

Allegretto Trailer from ilker canikligil on Vimeo.

Yılı bitirirken ikinci kısa filmimi de bitirdim: Allegretto. 10 yıl aradan sonra hızlı bir dönüş oldu!

Daha önceki “Kutu” gibi bu film de IFA‘daki stüdyoda 8 saatte, Magic Lantern’le çekildi.  Böylece yıllar sonra 2 kısa filmle 2017’ye giriyorum. Ülkenin ve dünyanın haline bakınca kısa film yapmak için en yanlış mı en doğru zaman mı bilmiyorum ama açıkçası benim için harika bir deneyimdi.

Dağıtım konusu her zamankinden daha garip bir problem. Festival yolları artık eskisinden çok daha taşlı (Sundance’e bu yıl 13.500 film başvurdu, Clermont Ferrand’a 9000! 2002’de ödül kazandığımda başvuru sayısı 900’dü) Bu kalabalıkta sesini duyurmak, ayrışmak artik eskisinden çok daha zor ama öte yandan Vimeo’da “Staff Pick” olmak bir festivalden çok daha önemli olabilir.

Tabi burada kısa filmi ne için yaptığınız da önemli. Bir kariyer basamağı olarak düşünüyorsanız işiniz zor ama sadece yapmayı sevdiğiniz bir şeyi yapıyorsanız sorun yok.

Dünyadaki bu film fazlalığında büyük bütçelerle kısa film yapmak milli piyango bileti almak kadar riskli bir eylem!

Her neyse, aylar süren post production, grade ve müzik sürecinden sonra karşınızda “Allegretto” Trailer! Emre Aypar, yapimcimiz Veysi Sala; harika oyuncular Serpil Özcan ve Emre Erturan; ses miksi için Barkin Engin, kamera asistanlığı için Nazim Yılmaz, çeviriler için Murat Önol, makyajlar için Öykü Özgen hepinize teşekkürler.

Blogu izleyen herkese İyi seneler!

]]>
http://www.ilkercanikligil.com/2016/12/27/allegretto-kisa-film-fragman/feed/ 3 3452
Yeni Kısa Film: Kutu (Fragman) http://www.ilkercanikligil.com/2016/09/02/yeni-kisa-film-kutu-fragman/ http://www.ilkercanikligil.com/2016/09/02/yeni-kisa-film-kutu-fragman/#respond Fri, 02 Sep 2016 09:35:15 +0000 http://www.ilkercanikligil.com/?p=3348

The Box – Trailer from ilker canikligil on Vimeo.

Son kısa filmimi 2007’de çekmiştim. İnsanın yaşı ilerlerken kısa film manasız geliyor. Fonksiyonel olmayan, para kazandırmayacak ve kimsenin de pek umrunda olmayan bir şeyle uğraşmak saçma görünebiliyor. Oysa bu doğru bir bakış değil.

Bu blogu izleyenlerin bildiği gibi üç yıl önce İstanbul Film Akademi‘de başlattığımız atölyelerde katılımcılara tek mekanda geçen, iki oyunculu ve 8 saatte çekilecek filmler yaptırıyoruz. Bugüne kadar 30 kadar film yaptık bu şekilde.

Bu filmlerin hepsinde aslında tekrar “temellere döndüğümü” ve sinemaya ait bir çok meseleyi tekrar düşündüğümü fark ettim. Tabi neredeyse bütün çekimlerde yönetmenlerin işlerine karışmamak için kendimi zor tutuyordum! (Hatta galiba bazen biraz da karişiyordum ama bir atölyede bu kabul edilebilir!)

Sonunda sevgili Veysi’nin de israrıyla bir kaç tane de ben çekmeye karar verdim fakat kendime ayrıcalık yapmadım: Yine tek mekan (IFA’nın platosu), iki oyuncu ve sekiz saat çekim süresi ve yine 5D MK III…

Önce profesyonel bir kamera ve hatta görüntü yönetmeni ile çalışmayı düşündüm ama sonra vaz geçtim. Nedenini uzun anlatmam gerek o yüzden şimdilik geçiyorum.

Kendime yaptığım üç ayrıcalık oldu: Birincisi uzun zamandır sadece tilt shift merceklerle bir şey çekmek istiyordum. Filmin öyküsü buna uygundu o yüzden tüm film elimdeki 17 TS, 24 TS ve 90 TS ile çekildi. İkincisi atölyedeki diğer filmlerden farklı olarak “Kutu”yu Magic Lantern adlı harika yazılım sayesinde RAW çektik. Üçüncüsü de sis makinesi kiralamakti!

Doğrusu yıllardır profesyonel yönetmenlik yapan biri olarak beklemediğim şekilde zorlandım ve bir kere daha anladım ki kendi yazdığın bir şeyi çekmek daha zor ve bir yönetmenin yanında durup “şunu şöyle yapsak” demekle o filmi yönetmek arasında dağlar kadar fark var!

Yukarıda fragmanini izleyeceğiniz Kutu’nun senaryosunu daha önce başka bir katılımcımız (Ali Beke Ceylan) için yazmıştım ve hatta bitmiş filmi burada paylaşmıştım.

Kendi senaryomu tekrar yorumladım kısacası. Tabi bu yeniden yorumlama sırasında epey değişti film. Bu da atölye açısından ilginç bir deneyim oldu: Aynı senaryonun başka yönetmenler tarafından uyarlanması…

Sonuç olarak yıllar sonra yeniden kısa filme dönmüş oldum. Kısa filmin Türkiye’de genelde bir “sinema öğrencisi uğraşı” olduğunu biliyorum ama doğrusu yıllar sonra yeniden “sadece kendi istediğim gibi ve kimseye bir şey beğendirme zorunluluğu olmadan” bir şey çekmek hoşuma gitti.

Hatta o kadar ki hemen ardından bir tane daha çektim! O da yolda…

Müzik ve görsel efektleri her zamanki gibi sevgili dostum Emre Aypar yaptı. Final ses miksini de Barkın Engin. Katılımcılara, bütün IFA ekibine ve Veysi’ye, Nazım’a ve oyuncularım Deniz ve Burcu’ya, Edelkrone ve Otomat‘a teşekkürler.

Yaşasın Kısa Film! 🙂

]]>
http://www.ilkercanikligil.com/2016/09/02/yeni-kisa-film-kutu-fragman/feed/ 0 3348
Yeni Hassel ve 4K RAW Video http://www.ilkercanikligil.com/2016/07/11/yeni-hassel-ve-4k-raw-video/ http://www.ilkercanikligil.com/2016/07/11/yeni-hassel-ve-4k-raw-video/#comments Mon, 11 Jul 2016 13:01:02 +0000 http://www.ilkercanikligil.com/?p=3296 hassy

Nisan ayında duyurulan yeni Hasselblad H6D 100c bugüne kadar kimsenin yapmadığı bir şeyi yapıyor: 54*40mm lik ve 100 Mpiksellik dev algılayıcısından 4K çözünürlüğünde 12 bit RAW video kaydına izin veriyor.

Bu örneğin Arri Alexa 65 adlı sadece kiralanabilen (çok sevdiğiniz İnarritu’nun son filminin çekildiği) kameranın sahip olduğundan daha büyük bir algılayıcı anlamına geliyor.

30 bin USD’lik gövde fiyatıyla bu kamera elbette çok küçük bir kesimin oyuncağı olabilir ama içindeki teknoloji bize kameraların gidişatı ile ilgili önemli şeyler söylüyor.

1 – Algılayıcı boyutları büyümeye devam edecek. En azından “High End” (Üst Uç) takılmak isteyenler bu yola gitmek zorunda kalacaklar.

2 – RAW Video en geç bir kaç yıl içinde sıradan bir özellik haline gelecek. Bu noktada medya hızlarının artması tabi etkili. Yavaş yavaş CF’in yerini alan CFast kartlar saniyede 510 MB hıza ulaşabiliyor. Eh bu durumda RAW videonun önünde pek bir engel kalmıyor.

Ben de son iki ayda Magic Lantern ile iki kısa filmi RAW olarak çektim. İlk çıktığı zaman korku yaratan RAW artık eskisi kadar korkutucu değil doğrusu.

Sektörde kimsenin RAW’dan hoşlanmadığını biliyorum hatta “Game of Thrones” gibi super prodüksiyonlar bile 4:4:4 Prores ile yetiniyorlar. Şuradan da görebileceğiniz gibi bir çok profesyonel Prores’in RAW kadar iyi olduğu konusunda iddialı.

Tabi Arri’nin Prores iyle Canon’un h264’ü kıyaslanmaz. Benim durumumda RAW çok daha manalı. İlmi bir karşılaştırma yapmadım ama gözle bile bakınca RAW açık ara iyi! Varsın fazla veri olsun. Sabit disk satin almaktan korkmaya gerek yok!

Fırsat bulursam yeni Hassel’i denemek istiyorum: Rolling Shutter sorununu çözebildilerse dünyanın en iyi kamerasını yapmış olabilirler!

]]>
http://www.ilkercanikligil.com/2016/07/11/yeni-hassel-ve-4k-raw-video/feed/ 1 3296
Parlaklık Savaşları! http://www.ilkercanikligil.com/2016/03/24/parlaklik-savaslari/ http://www.ilkercanikligil.com/2016/03/24/parlaklik-savaslari/#comments Thu, 24 Mar 2016 07:31:52 +0000 http://www.ilkercanikligil.com/?p=3229

HDR denince fotoğrafla uğraşanlar genelde yüzünü buruşturur. Bu konuda da haksız değiller. High Dynamic Range (Yüksek Dinamik Aralık) adı verilen ve özünde akıllıca bir teknik olan bu talihsiz kısaltma özellikle yeni başlayan fotoğrafçılar için içinden çıkılması neyse ki uzun sürmeyen bir çukurdur. Bu teknikte görüntü birden çok farklı pozlamanın birleştirilmesi ile ortaya çıkarılır ve sonuç (biraz da bilinçsiz kullanım nedeniyle) genelde aşırı renkli, aşırı işlenmiş, doğallıktan çok uzaktır.

Bu saçmalığın ardında görüntü sistemlerinin temel bir kusuru yatıyordu. Bilindiği gibi insan gözünün “dinamik aralığı” (siyah ile beyaz arasındaki farka toleransı) çok yüksek. Oysa teknik görüntü sistemlerinde bu böyle değildi. Biz yıllardır esasen 1950’lerde temeli atılmış bir TV ve video sisteminde yaşıyoruz. Her ne kadar çözünürlük sürekli artsa da renk ve ton zenginliği (en azından gösterim aracı olan TV’ler için) artmıyordu. Oysa kameralar son on yılda dinamik aralıklarını çok arttırdılar.

İşte bu sorunu çözmek için bu yıl TV teknolojisinde 90lardan bu yana görülen en büyük ve en anlamlı değişim başlıyor: Bu değişimin adı HDR TV.

Fotoğrafla ilgilenenler korkmasın çünkü HDR TV ile fotoğraftaki HDR aynı şey değil. Fotoğrafta bu yukarıda açıkladığım gibi bir manipülasyon yöntemini ifade ediyordu. Oysa video alanında bu bir teknoloji sıçraması.

Aslında her şey yıllar önce Dolby Vision ile başlamıştı.

Standart TV setleri 300-400 nit parlaklık veriyor (yani en parlak gösterebilecekleri noktanın candela/m2 cinsinden ifadesi). Bu parlaklık seviyesi daha geniş bir dinamik aralık sağlamak için yeterli değil. İşte HDR TV’nin temelinde bu yatıyor. Her ne kadar Dolby önce 4000 nit gibi aşırı bir parlaklık önermiş olsa da yeni HDR TV’ler 1000 nit parlaklık seviyesi ile geliyor! Esasen bir parlaklık artışı olmasına rağmen bu ciddi artış aynı zamanda renk skalasını da genişletiyor. Renkler daha canlı ve çeşitli hale geliyor.

Tabi geçiş sanıldığı kadar kolay değil. Bu geçişin standart ve geriye uyumlu halde olması için daha önce kurulmuş olan UHD Alliance “Ultra HD Premium” adı altında bir standart geliştirdi. Buna göre “Ultra HD Premium” logosu taşıyan bir ekran en az 10 bit renk derinliğinde çalışmalı, en az 1000 nit parlaklıkta beyaz ve en fazla 0.05 nit parlaklıkta siyah gösterebilmeli.

Tabi Dolby Vision bu alanda tek değil ve ne yazık ki şu anda her TV üreticisi kendi HDR yorumunu yapmış durumda. Burada iki problem var:

1 – Kameralardan gelen 14-15 fstopluk dinamik aralığın tam olarak kullanılabilmesi (gösterilebilmesi) için HDR Renk düzenleme yapılması gerekiyor. Fakat aynı zamanda HDR olmayan TV’lerin de düzgün çalışmaya devam etmesi gerekli. O halde ayni görüntülerin iki ayrı kopyasına ihtiyaç var.

2 – Renk düzenlemesi HDR olarak yapılmış içeriğin HDR özelliğine sahip bir TV’ye ulaştığı zaman o TV’nin kendi HDR teknolojisine göre ufak bir düzenleme ile gösterilmesi gerekiyor (aksi takdirde her şey yanlış görünür) Bunu yapabilmek için görüntünün içine TV’nin anlayabileceği bir meta veri yazmak gerekli. Bunun sonucu HDMI 2.0a bağlantı kullanmak gerekiyor. Yani alacağınız TV’de HDMI 2.0a olması şart.

4K trenine erken binenler için üzgünüm. HDR TV basit bir pazarlama hilesinden çok ileri bir şey. Öyle ki bu yeni durumda filmlerin sadece renk düzenleme aşaması değil çekim yöntemleri bile değişebilir.Eskiden çekmeye cesaret edemediğiniz bazı yüksek kontrast sahneleri artık çekebilirsiniz. Tabi eski filmlerin de yeniden scan edilmesi veya digital olanların da yeniden HDR olarak renk düzenlemesi aşamasından geçmesi gerekecek. Kısaca ortada bir içerik sorunu da var. Bu konuda en atak kurum Netflix olacak gibi görünüyor.

Donanım tarafında ise konunun ilk ciddi örneklerinden birini geçen günlerde Atomos’dan gelen haberle duyduk: Atomos yeni Flame serisinde 1500 Nit parlaklıkta ekranla ve HDR desteğiyle geliyor. Bu sanırım dünyada bir ilk. Güzel tarafı 1500 nit parlaklıktaki bir ekranı güneş altında da rahatlıkla görebilirsiniz. Ipad Pro 9.7 inch de 500 nit le parlaklık savaşına girmiş görünüyor.

Atomos’un şu videosundan HDR Video nun ne olduğunu görebilirsiniz. Peki elinizdeki kamera HDR video üretebilir mi? Log kayit seçeneği varsa teorik olarak evet. Tabi bugünden itibaren 10 bit olmayan bir kameraya el sürmemekte hayır var.

Tabi sonuç olarak bütün bunlar çok önemli mi? Eski TV’nizi veya kameranızı hemen sokağa mı atmanız gerekiyor?

Hayır tabi ki ama dünya dönüyor işte sen ne dersen de : )

]]>
http://www.ilkercanikligil.com/2016/03/24/parlaklik-savaslari/feed/ 1 3229
Sony A7SII ile İki Hafta http://www.ilkercanikligil.com/2016/02/19/sony-a7sii-ile-iki-hafta/ http://www.ilkercanikligil.com/2016/02/19/sony-a7sii-ile-iki-hafta/#comments Fri, 19 Feb 2016 12:27:14 +0000 http://www.ilkercanikligil.com/?p=3213

Kutu – The Box from istanbul film akademi on Vimeo.

Sony Türkiye sayesinde meşhur A7SII ile 2 hafta oynayabildik. Çoğul konuşuyorum çünkü aynı anda atölye için yukarıdaki kısa filmi de A7SII ile çekme şansımız oldu.

Lafa yine sondan başlarsam A7SII harika bir kamera!

Aletin kağıt üstünde bile iyi olduğu çok açıktı ama yine de Sony’nin bir şeyleri yanlış yapmış olabileceğini düşünüyordum. Bu ufaklığı elimdeki kamera 5D Mk III ile kıyaslamak tabi Canon’a haksızlık sayılır. 5 yıllık bir teknolojiyle bugünü kıyaslamak adil değil ama mesele o kadar da basit değil.

Öncelikle Canon’un daimi sorunu video görüntülerinin yumuşak (soft) olmasıdır. Sony’de bu yok. 4K’nın da desteğiyle görüntü bir Canon’cu için alışılmadık düzeyde keskin. Karşımızda 4K da 100 Mbit çekim yapabilen bir kamera var. Ayrıca isterseniz APS-C olarak da kullanabiliyorsunuz.

Sony’nin bence en iyi taraflarından biri Canon’un yıllardır kaçındığı “algılayıcıdan sabitleme”olanağını sunması. Kameranın form faktörünü beğenmeyen çok insan vardı oysa ben hem tasarımı hem boyutu çok beğendim. LUT koyabilmek, slog çekebilmek, HD’de 120 fps’e çıkabilmek kameranın diğer artıları.

Ayrıca algılayıcı 12MP olduğu için 409 bin ISO’ya kadar zorlanabiliyor. Tabi 409 bin ISO kullanılabilir değil, bir tür şaka aslında ama 25600 ASA’da rahatlıkla bir şeyler çekebilir ve bunları kullanabilirsiniz!

Bir çok yerde pil konusunda şikayetler vardı. Pil gerçekten de çabuk bitiyor fakat Sony beni çok şaşırtan bir şey yapmış: Kamera üzerindeki micro USB yuvasından takacağınız herhangi bir telefon şarj aletiyle çalışabiliyor!

Bunu görünce aklıma hemen “power bank” ler geldi. Elimde Philips’in bir ürünü vardı. Hemen taktım ve evet! Sony kameranız için ek pil almanıza gerek yok!!! (Bu arada bunu sanırım ben fark edene dek Sony Türkiye de bilmiyordu. Sanırım pil satışlarını baltalamamak için hiç bir yerde söylenmiyor ; )

Sadece bu bile bir kamerayı sevmek için yeterli neden olabilir!

Kameranın zayıflıkları yok mu? Var ama az. Menüler biraz karışık, kameranın bir moddan diğerine geçmesi uzun sürüyor, REC tuşu çok garip bir yerde, rolling shutter biraz fazla vs. En önemli eksi garip şekilde vizör. Tabi kamera aynasız olduğu için vizörünüz elektronik oluyor ve bu tatsız bir şey. Yine de 21. yy’da hala ayna diye bir şeyin olması da garip. Ayrıca A7SII bir fotoğraf makinesi de değil bence. 12 MP fotoğraf için çok yetersiz artık.

Bu noktada şunu söylemek gerek: A7SII aslında ne olduğu ve kime seslendiği çok belli olmayan bir alet: Bir video kamera değil ama bir video kameradan çok daha iyi şeyler sunuyor, bir fotoğraf makinesi değil, DSLR değil ama DSLR’dan daha iyi olduğu çok şey var (videoda auto focus gibi)… Yeni kuşak bir aletle karşı karşıyayız.

Bütün bu olumsuzluklar içinde yine de kesin olan A7SII’nin bir teknoloji harikası olduğu gerçeği. İnanılmaz derecede küçük bir gövdede full frame bir algılayıcı! Çok iyi dinamik aralık, algılayıcıdan sabitleme, 4K, 120 fps!!!

Aletin tek ciddi olumsuz yanı fiyatı: 3000 USD’lik gövde fiyatı az değil. Bir teknoloji harikası olsa da 3000 dolarlık bu fiyat Blackmagic’in RAW video çekebilen ciddi kameralarına yaklaşıyor. Bu durumda sadece video çekmek için alacaksanız A7SII elbette lüks bir alet oluyor. Ayrıca fotoğraf da çekmek istiyorsanız yanına A7RII de almanız lazım!

Bunun dışında elbette profesyonel film çekimi için alet çok küçük, LCD’si yetersiz vs vs. Fakat bu küçüklük aynı zamanda büyük bir avantaj.

Lens sorunu da tabi var. Gerçi uygun bir adaptörle EF mercekleri kullanmak mümkün ama adaptörler de ucuz değil.

Sonuç olarak A7SII ile Canon’un 5D MK II ile başlayan DSLR video alanındaki üstünlüğü resmi olarak bitmiş oluyor (Canon buna bir cevap verebilirse duruma yeniden bakarız ama ben Canon’dan pek umutlu değilim)

A7SII yıllardır gördüğüm ilk heyecan verici kamera.

Kısaca kral öldü yaşasın yeni kral!

PS: Yukarıdaki filmi de yeni İstanbul Film Akademi de sürdürdüğüm atölye kapsamında A7SII ile çektik. Atomos Ninja Assasin’i de bu vesile ile tekrar denemiş oldum. Sony ve 4K ile daha iyi sonuç aldık. En azından kurguda mp4 ile uğraşma derdine son vermesi önemli.

]]>
http://www.ilkercanikligil.com/2016/02/19/sony-a7sii-ile-iki-hafta/feed/ 10 3213
Slog, Log C, Canon Log, LUT, RAW… İmdat! http://www.ilkercanikligil.com/2016/02/12/slog-log-c-canon-log-lut-raw-imdat/ http://www.ilkercanikligil.com/2016/02/12/slog-log-c-canon-log-lut-raw-imdat/#comments Fri, 12 Feb 2016 11:32:26 +0000 http://www.ilkercanikligil.com/?p=3208 log(Başlıktan anlaşıldığı üzere bu teknik bir yazıdır.)

Yazının başlığında son yıllarda video dünyasında pek moda olan bazı terimler var. Gördüğüm kadarıyla gençler ve meraklılar (ve hatta bazen film sektöründe çalışanlar) için bu terimlerin ne demek olduğu tam olarak açık değil. Sony A7SII ile oynarken benim de kafamda bazı sorular ortaya çıktı.: Bugüne kadar LOG çeken bir kamerayla ilgilenmemiştim.

Kısaca özetlemeye çalışayım.

Sayısal video kameralar CCD veya CMOS adı verilen algılayıcıları kullanır. Bunlar piksel adı verilen haznelerden oluşur ve her bir hazne üzerine düşen ışık oranında elektrik sinyali üretir. Bir algılayıcıda ne kadar çok hazne olduğu genelde Megapiksel olarak ifade ediliyor. Bugünün video kameraları genelde yaklaşık 4000*2160 hazne içeriyor.

Bu haznelerin üzerlerine düşen ışığı elektriksel değere dönüştürdüğünü söyledim. Fakat bu sinyal (veri) henüz “video” değildir (Yani izlenemez). İzlenebilir olması (yani videoya dönüşmesi için) bir işlemden geçmesi gerekir.

Bir başka sorun da şudur: Eğer renkli görüntü üretmek istiyorsak algılayıcı sadece parlaklık farklılıklarını değil renkleri de ayırt etmek zorundadır. Oysa bu her bir piksel için aslında üç alt piksel (sub pixel) olmasını gerektirirdi. Yani 12MP lik kameranızın gerçekten 12 MP lik görüntüler üretebilmesi için aslında 36 MP hazneye sahip olması gerekirdi. Kodak mühendisi Bryce Bayer sayesinde bu böyle değil ve yıllardır 12 MP lik algılayıcılardan 12 MP’lik görüntüler elde edebiliyoruz (aslında bu da tam doğru değil ama neyse!).

Burada tahmin edebileceğiniz gibi matematiksel bir hile var. Sevgili Bryce her bir pikselin önüne bir renk filtresi yerleştirme fikrini bulmuştu. Bu filtreler tahmin edeceğiniz gibi R G B (Kırmızı, Mavi ve Yeşil) renklerindeydi. Fakat işleri daha da karıştırmak için filtreler eşit de değildi. Yani her sekiz piksel grubu için 4 adet yeşil, 2 adet kırmızı ve 2 adet mavi filtre vardı (4:2:2 terimini hatırlayan var mı? : )

Kısaca algılayıcılar aslında eksik görüntü oluştururlar. Bu eksik görüntünün matematiksel bir yöntemle “Debayer” haline getirilmesi gerekir (Canikligillikten Arındırma diye bir terim olsa ilginç olmaz mıydı!)

Bu işlem sonunda algılayıcının görüntü verisi izlenebilir bir video haline gelebilecektir. Bu iş yapılırken tabi başka şeyler de yapılır: Beyaz ayarı hesaplanır (sonuç olarak beyaz ayarı hangi rengin yüzde kaç etki edeceği hesabıdır), keskinleştirme yapılır, renk uzayı belirlenir, moiré giderilmeye çalışılır, gamma düzeltmesi yapılır, karlanma azaltılır vs vs.

Burada önemli olan şu: Elimizde bir veri var (görüntü verisi) bunu izlenebilir kılmaya çalışıyoruz. Bunu yaparken aslında bu görüntüyü nerede izleyeceğimizi de bilmemiz gerekir. Örneğin TV’de seyredecekseniz başka, sinemada izleyecekseniz başka bir hesaplama yöntemi söz konusu olacaktır (zira sinema göstericilerinin kullandıkları renk genişliği TV’dekinden yüksektir).

İşte bütün bu hesaplamaların yapılmadığı kayıt şekline RAW deniyor. Fotoğrafçılar bunu uzun yıllardır kullanıyorlar ancak videocular hala alışamadı. Nedeni de basit: RAW video çok yer tutuyor ve izlenebilmesi için mutlaka iyi bir bilgisayarda işlenmesi gerekiyor ve RAW çekebilen kamera sayısı hala az. RED ilk günden beri RAW çekiyor. Alexa sanırım hala kendi üstünde RAW kayıt yapamıyor ama dışarı RAW verebiliyor. Blackmagic RAW çekiyor, bir de emektar 5D MK III ufak bir hack sayesinde RAW video çekebiliyor. Yukarıdaki kareler 5D MK III ile üretilmiş bir 14 bit sıkıştırılmamış RAW verinin değişik yorumlarını gösteriyor.

“Olabilecek en iyi kayıt yöntemi kesinlikle RAW’dur” diyebiliriz çünkü bu formatta kamera çekim anında algılayıcının ürettiği veriyi hiç dokunmadan adı üstünde HAM olarak kaydeder. (Tabi örneğin RED bu veriyi sıkıştırıyor ama bunun sonuç görüntüyü etkilemediğini iddia ediyor. Yani özetle RAW kayıt da sıkıştırılmış (compressed) veya sıkıştırılmamış (uncompressed) olabilir. İkisi birbirinden bağımsız şeylerdir.)

Yukarıda anlattıklarımı anladıysanız zaten Bayer yönteminin de bir tür sıkıştırma olduğunu fark etmiş olmalısınız.

Sonuç RAW’un hayırlı bir şey olduğu açık. Peki ama Log ne demek?

RAW hayırlı olmakla birlikte çok yer tuttuğu ve zahmetli olduğu için genelde video kamera üreticileri ve kullanıcılar tarafından tercih edilmiyor. Hızın en önemli değer olduğu bir dünyada kimse RAW dosyalarla uğraşmak istemez. Bu yüzden Canon, Sony, Arri gibi firmalar klasik video bilgisini kaydetmenin daha etkili bir yolunu bulmaya çalıştılar.

Son 10 yılda algılayıcılar çok gelişti. Oysa gösterim sistemleri neredeyse hiç gelişmedi. HD denilen çözünürlük artışı bununla ilgili değil burada daha çok ton aralığından bahsediyoruz. Bugünün algılayıcıları 14 – 16 bit derinliğinde çalışıyorlar. Oysa neredeyse bütün gösterim sistemleri 8 bit derinliğinde… Bu durumda kamera üreticileri bir mühendislik sorunu ile karşı karşıya kaldı: “16 bitlik bir sensorden gelen veriyi 8 bitlik bir gösterim sistemine göre uyarlamak!”. Tabi ne yaparsanız yapın böyle bir sorunu tam olarak aşamazsınız. Bu 1 litrelik bir şişeye 2 litre su koymaya çalışmak kadar boş bir çaba gibi görünebilir.

Ne var ki bu şirketler bunu kısmen başardılar: İşte bu yöntemin adı LOG. Arri buna “Log-c”, Canon “Canon Log”, Sony de “Slog” adini veriyor.

Bunlar temelde nasıl çalışıyor? Bunu açıklayabilmek için daha da teknik konuşmam gerekecek ama başka çarem yok.

Modern bir algılayıcının en siyahtan en beyaza kaydedebildiği farklı ton sayısı eskisinden epey fazla. Oysa bunu Rec 709 adı verilen TV video standardına çevirirken özellikle özellikle üst uçlarda bir çok ton bilgisi yok oluyordu. Kısaca  algılayıcı tam verimli kullanılmamış oluyordu.

Bunu aşmak için Log yönteminde kamera zorunlu olarak algılayıcısının en büyük aralığı kullanabileceği ASA seviyesine çekiliyor (Örneğin Sony A7SII için 1600 ASA) böylece algılayıcı 13- 14 fstopluk bütün dinamik aralığını kullanabilir oluyor. Buna ek olarak gelen sinyaller logaritmik olarak kaydediliyor. Yani görüntü verisi bir eğri ile çarpılıyor. Bu eğri alt ve üst uçlarda daha az etki ederken ortada daha çok etki ediyor. Bu da görüntünün “flat” olmasına yol açar: Yani siyah olmayan gri tonlar ve beyaza çok yakın ama beyaz olmayan bir çok ara ton…

Burada amaç yukarıda dediğim gibi algılayıcının kaydedebildiği en çok tonu kaydetmektir. Yalnız tabi log görüntü seyredilmesi zevksiz, rengi az, siyahsız, beyazsız bir görüntüdür. İzlenmek için değil renk düzenleme işinde esneklik sağlamak için üretilmiştir. Dolayısıyla çekim sırasında da renkleri sonuç hallerine daha yakın görebilmeniz gerekir. Işık ayarlarını LOG görüntüye bakarak yapmamalısınız!

İşte burada LUT terimi ortaya çıkar. “Look Up Table” kelimelerinin kısaltması olan bu yöntem LOG olarak üretilen görüntüyü ne şekilde görmek istiyorsak o şekilde gösterir ama yine LOG olarak kaydeder. Kısaca LUT sadece bir izleme aracıdır sette… 2D LUT sadece parlaklık değerleriyle ilgilenir. 3D LUT lar ise hem parlaklık hem de renkle ilgilenir.

Tabi çektiğiniz bu LOG görüntüleri sonradan renk düzenlemeye sokacaksanız yine değişik hazır LUT’lar kullanabilirsiniz. Hatta kendiniz LUT yaratabilirsiniz.

Bir yanlış algı da Log çekmenin daha fazla gürültü (noise) içeren görüntüler üreteceğine olan inanç. Oysa bu doğru değil. Bir algılayıcının sinyal gürültü oranı (SN Ratio) zaten sabit şekilde bellidir. Log olarak kaydettiğiniz malzemeyi LUT koymadan izlediğinizde elbette koyu tonlar daha fazla gürültü içerecektir ancak bunların renk düzenlemesi sırasında zaten siyahın içinde gömülüp gitmesi beklenir. Tabi pozlama hatası yapmışsanız bu durum vahim hale gelebilir.

Sözün özü renk düzenleme yapmayacaksanız ve ne yaptığınızdan emin değilseniz Log’a bulaşmamakta fayda var. Zira Log çekerken pozlama ilkeleri de değişiyor. Her firmanın log eğrisi için ayrı pozlama ilkeleri var. Daha ayrıntılı bilgi için google a sormakta fayda var.

Yazının üstündeki resimlerde ayni verinin değişik yorumlarını inceleyebilirsiniz. İlki yani lineer olan aslında algılayıcının gördüğüdür.

]]>
http://www.ilkercanikligil.com/2016/02/12/slog-log-c-canon-log-lut-raw-imdat/feed/ 14 3208
Canon 1DX MK II http://www.ilkercanikligil.com/2016/02/02/canon-1dx-mk-ii/ http://www.ilkercanikligil.com/2016/02/02/canon-1dx-mk-ii/#comments Tue, 02 Feb 2016 06:34:02 +0000 http://www.ilkercanikligil.com/?p=3193 6571880879Çıktı çıkacak derken Canon sonunda “amiral gemisi” sayılan kamerasını duyurdu. 5999 USD’lik fiyatıyla bu yeni 1 serisi kamera saniyede 14 kare (Live View seçeneğinde 16 fps) RAW fotoğraf çekebiliyor. 170 karelik bir kumbara (buffer) dolana dek bu hızlı çekimi sürdürebiliyorsunuz (yaklaşık 15 sn)

Bu yüksek hıza ulaşabilmek icin Canon Nikon’dan her zamanki gibi daha cesur davranıyor ve hem eski CF bellekleri hem de CFast adı verilen yeni bellekleri kullanıyor.

4K DCI çözünürlüğünde 60 kare/sn video çekebilen 1DX MK II bu seçenekte M-Jpeg sıkıştırma kullanıyor. 1080p’de ise bildiğimiz h264 codec kullanıyor ve 120 kare/sn ye kadar çıkabiliyor. 4K okuyabilmek ve yazabilmek için CFast kart kullanmak zorundasınız.

409600 ISO’ya kadar çıkabilen 20 MP’lik algılayıcının dinamik aralığı ile ilgili bir bilgi henüz yok. Böyle bir bilginin olmaması Canon’un hala Sony algılayıcıları yakalayamadığını gösteriyor olmalı.

Yine de “gerçek” 4K (3840*2160 değil 4096*2160) kullanması; bu isi 60 kare/sn hızında yapması ve dual pixel adı verilen otomatik netlik sistemini desteklemesi video alanında Canon’un lider konumunu sürdürdüğünü gösteriyor. Ne var ki HDMI kapısından sadece 1080p çıktı vermesi bu kameranın video öncelikli olmadığını da gösteriyor.

Böylece daha çok bir spor muhabiri ve haberci kamerası olan 1DX MK II yakında duyurulacak 5D MK IV’ün de nasıl bir kamera olacağını az çok belli etmiş oluyor.

Bekliyoruz.

 

]]>
http://www.ilkercanikligil.com/2016/02/02/canon-1dx-mk-ii/feed/ 2 3193