SOL Dergisi Birdman Röportajı

Murat Akgoz

En iyi film dahil 4 dalda Oscar ödülü alan Birdman geçen hafta gösterime girdi. Sizin kişisel blogunuzda yazdığınız bir eleştiri de tartışmalara neden oldu. Neydi tartışmanız, kısaca anlatabilir misiniz?

Birdman’i seyrederken aslında güldüm bazı yerlerde (bence komikti) ama temelde filmin kendini beğenmişliği karşısında sıkıldım. Bittikten sonra eşim Ebru ile filmi konuşurken Fransızların “Theatre Filmé” teriminden bahsettim. O da “yazsana bunu” dedi ve her şey böyle başladı! Oturup blogumda kısa bir yazı yazdım filmin bence neden kötü olduğu ile ilgili. Temel eleştirim şu şekilde özetlenebilir: Film çok önemli bir şeyi çok aykırı bir şekilde söylermiş gibi yapıyor oysa aslında anlttığı şey son derece vasat ve daha da önemlisi filmin stili de aslında bu içerikle ilgisiz, yönetmenin keyfi bir kararı.

Sonrası malum, blogum hayatının en büyük ziyaret sayılarına ulaştı. Ekşisözlük’te, Facebook ta bir sürü tepki oluştu. Bunların çok azı makul eleştirilerdi, çoğu ise hakaret, adhominem, saldırı vs. Ben İnarritu’yu kıskanıyormuşum, berbat bir yönetmenmişim, öğrencilerimin arkasına saklanıyormuşum, zavallı biriymişim, dikkat çekmeye çalışıyormuşum vs vs.

Bir çok kişi yazının başlığına takıldı. “Birdman Neden Kötü Bir Film?” elbette provokatif bir başlık ama genel kuraldır yazıyı okutmak için elbette başlığı dikkat çekici yapmak gerekir. “Birdman ve Varoluşçu Felsefe” başlığını kullansam tabi ki kimse okumazdı : ) Ayrıca Birdman bir “hype” vakası. Filmi “inanılmaz, dahice, hayatımın filmi” diye alkışlayan bir çok insan var. Böyle bir filmi eleştirirken elbette daha sert olabiliriz.

Tabi ki amacım dikkat çekmek veya gündem yaratmak değildi ama öyle oldu. Doğrusu işin buralara geleceğini tahmin etmemiştim ama bir yandan da iyi oldu diye düşünüyorum. Memleketin hallerini daha yakından görmüş olduk. Herhangi bir filmi beğenmezseniz bile baş düşman ilan edilebiliyorsunuz. Yatıp kalkıp bugünkü iktidarı eleştiren insanların aslında dönüp kendilerine bakması gerek.

Yazınızda “Gerçeği aynen çekip koymak, sanat değildir” demişsiniz. Bunu biraz daha açar mısınız, sinema “gerçeği aynen çekmek” dışında veya ötesinde nedir?

Bu sanırım sinemayla ve fotoğrafla ilgili en büyük yanılgı. Kamera çok yanıltıcı bir aygıt. Aygıt diyorum zira kamera bir alet değil aygıt. Ne demek bu? Flusser’in dediği gibi aletler dünyayı fiziksel olarak değiştirir oysa aygıtlar dünyanın anlamını değiştirir. Kamera simge üretir ve talihsiz bir şekilde etrafınızda gördüğünüz şeyleri asıllarına çok benzer bir şekilde kopyaladığı için de sanki gerçeği tekrarlayan bir alet gibi görülür. Oysa kamera her şeyden önce ideolojik bir silahtır. Bir kameranın yeniden ürettiği her görüntü aslında özünde yalandır zira çekenin niyetleriyle doğru orantılı olarak çerçevelenmiş, belli bir optik bakış açısına, renge sabitlenmiştir. Bunu gerçek sanmak çok tehlikeli.

Blogdaki yazım ciddi bir akademik makale falan olmadığı için belki yanlış anlaşıldı: Inarritu’nun röportajına dair söyledim bunu: “Gündelik hayatın kurgusu olmadığını fark ettiğimde bu filmi kesmesiz yapmaya karar verdim” demiş. Şunu demek istiyorum aslında: Gündelik hayatı kendimize referans alacaksak o zaman sinema tarihinin yuzde 90’ını yok etmemiz lazım. Sinema gündelik hayata benzemek zorunda değildir. Geçenlerde Reha Erdem’in bir söyleşisini izliyordum orada güzel bir şey söyledi: Son yıllarda çok gözde olan gerçekçi sinema aslında şunu yapıyor: Bakın biz bunu çekiyoruz ama kurgulamıyoruz, olabildiğince müdahale etmiyoruz, aslında burada bir kamera bile yok bakın bu gerçek! Renkler de soluk bakın. Ben gerçeğim! Bu olabilecek en büyük yalanlardan biri tabi. Gerçekçi filmler tam tersine aslında gerçekten en uzak filmler bana göre.

Siz aynı zamanda fotoğraf sanatçısısınız. Bir röportajınızda “Hiçbir şekilde düzenlenmeye uğramamış ham bir kare bile mutlaka gerçeklikten koparılmıştır.“ demişsiniz. O kare nasıl ve neye göre koparılmış oluyor gerçeklikten?

Az önce kısmen açıkladığım gibi siz gerçekliği bir çerçeveye soktuğunuz anda aslında onu parçalamış ve bozmuş oluyorsunuz. O artık gerçek değil sizin yorumunuz oluyor. Örneğin gerçekçi fotoğraf projesi olarak sokak çocuklarını gidip çektiğinizi düşünün. Bu tür projeler her zaman vardır ve genelde de alkışlanır zira gerçeğin nedense hep kurgudan daha değerli olduğuna dair bir saplantı var insanlarda. Oysa bu tür bir fotoğraf aslında size ne söylemektedir? O karedeki çocukların aslında oyuncu olmadıklarını nereden bileceksiniz veya fotoğrafçının onları kandırmadığını nasıl bilebiliriz? Tabi ki bunlar uç örnekler ama fikri anlatmaya çalışıyorum: Bir sokak çocuğunun fotoğrafını görmek onu gerçekten görmek, onu ortaya çıkaran nedenleri görmek ve anlamak değildir. Fotoğraf size bir anı bütün bağlamdan kopararak verir. Bunu en iyi ISID’in videolarında görüyoruz. Gerçek şeyleri anlattıklarını iddia etmelerine rağmen son derece gerçekdışı görünüyorlar ve seyredince ciddi bir etki bile yapmıyorlar insanlarda.

Peki sizin bir diğer uzmanlık alanınıza eğilelim. Birdman’da teknik bir tercih yapılmış (tek bir plan-sekans izlenimi) ve o teknik tercih seyirciler için göz kamaştırıcı bir etki uyandırıyor. Siz de sinemada teknik olanaklarının çok iyi kullanılmasından yanasınız. Sizce Birdman, sırf bu teknik becerisi nedeniyle iyi sayılamaz mı?

Teknik becerisi tabi ki üst düzeyde ama teknik tek başına bir şey ifade etmiyor. Birdman kötü bir film derken benim demek istediğim biraz da Birdman’in kötü kalpli bir film oluşuydu. Birdman teknik olarak bir gövde gösterisi elbette. Fakat filmin bence asıl sorunu şu: Hollywood’u eleştiriyor gibi görünüyor ancak aslında kendisi de tam bir Hollywood filmi. Yanlış anlaşılmasın ben Hollywood sinemasını severim. Bir eğlence türü olarak çok gelişmiş, sistematik ve tabi sansasyonel bir sinemadır. Ancak Birdman’de kızdığım onun bir taklit olması. Birdman sanat filmiymiş taklidi yapan bir Hollywood filmi. Inarritu Batman türü filmlere soğuk baktığını röportajlarında söylüyor. Film de zaten açıkça Batman türü filmleri hicvediyor. Oysa Batman Birdman’den hem daha eğlenceli hem de daha zararsız çünkü bir Batman filmine gittiğinizde sonuç olarak karşınızda maske takmış bir karakter olsa da filmin maskesi yok: Salt eğlence için oraya gittiğinizi biliyorsunuz. Oysa Birdman öyle değil. Birdman sanat filmi maskesi takıyor ve bununla seyircisini uyutmaya çalışıyor. Ne yazık ki kısmen başarıyor da… Ki bu arada örneğin Cristopher Nolan’in Batman’leri aslında Birdman’den çok daha derin ve iyi filmler.

Az önce kameranın bir ideolojik silah olduğunu söylediniz, şimdi de tekniğin tek başına yeterli olmadığını… Bu durumda sinemanın asıl vurucu gücünü anlatısından, öyküsünden aldığını söyleyebilir miyiz?

Hayır. İkisi ayrılamaz bir bütündür diyorum. Zaten anlattığınız şeyin gereken tekniği kendisinin çağırması gerekir. Bu basit bir reklam filminde bile böyle olmalı. Aslında bütün yaratıcı sanatlarla ilgili çok temel bir ilke bu. Marshall McLuhan’in yıllar önce söylediği şeye bağlayabiliriz: Taşıyıcı ortamın kendisi mesajdır. Yani siz kesmesiz bir film yapıyorum ve bunun için çok uğraştım dediğinizde bunun hesabını kendinize ve seyirciye vermeniz gerekir. Bu hesap İnarritu’nun filminde keyfi geliyor bana. Bu arada elbette hayatta söylediğim her şeyde yanılıyor olabilirim ve şunu belirtmeliyim ki bazılarının sandığı gibi böyle bir yazı yazarak İnarritu’dan iyi bir yönetmen olduğumu iddia etmiyorum. Bunu iddia etmek için ahmak olmam gerekirdi. İnarritu elbette başarılı bir yönetmen ama konu bu değil.

Sorular şunlar: Birdman ne kadar samimidir? Yani yönetmeni anlattığı şeye ne derece inanmaktadır? İkincisi de Birdman teknik olarak bu şekilde çekilmese ne fark ederdi? Ne eksilirdi filmden? Asıl bunu düşünmek gerek. Gerçekten iddia edildiği gibi bir başyapıtsa “başka hiç bir şekilde olamazdı bu film ancak bu şekilde iyi olurdu” diyebilmelisiniz. Bunu diyebiliyorsanız o zaman gerçekten Birdman sizin için başyapıttır.

Bana göre durum bu değil örneğin geçen yıl gösterime giren Yerçekimi’nde de çok fazla uzun plan vardı. Fakat filmin anlattığı şey bunu çağırıyordu. Orada yönetmen bizi bir astronotun dünyasına sokmaya çalışıyordu. İnarritu bir röportajında “tek plan yaptım çünkü seyircinin bu eski oyuncunun kabus hayatına sıkışmasını istedim” diyor. Bu açıklamayı kabul edersek dünyadaki bütün filmlerin böyle çekilmesi gerekir çünkü bütün filmler daima seyirciyi ana kahramanın dünyasına sokmaya çalışır.

Bütün bu meselede asıl üzüldüğüm ülkece artık konuşmayı unutmuş olmamız. Bu konularda konuşmak ayıp değil, günah değil. Konuşmaktan kimseye bir zarar gelmez. Son 15 yıldır Türk sinemasında güya büyük hareketlilik var ama kimsenin bu meseleleri konuştuğunu görmüyorum. Zaten bu çağın en büyük sorunlarından biri bu herhalde: Artık estetik, sanat konuşulmuyor.