film http://www.ilkercanikligil.com Thu, 06 Dec 2018 17:53:19 +0000 tr hourly 1 https://wordpress.org/?v=5.7.2 83897317 İspanya’da Yağmur – Youtube Premiere! http://www.ilkercanikligil.com/2018/12/06/ispanyada-yagmur-youtube-premiere/ http://www.ilkercanikligil.com/2018/12/06/ispanyada-yagmur-youtube-premiere/#comments Thu, 06 Dec 2018 17:53:19 +0000 http://www.ilkercanikligil.com/?p=3611

IFA’da öğrencilerle birlikte çektiğimiz “İspanya’da Yağmur” adlı kısa film yarın (7 Aralık 2018) 16:00’da Youtube’un yeni özelliği Premiere (ilk gösterim) sistemiyle “sanal gala” yaparak gösterime giriyor. Gösterim sayfasında canlı konuşma odası da olacak ve gösterim saatinden önce ben de orada olacağım.

Başta ben de Nazım gibi Youtube’da film göstermeye karşıydım. “Filmler mutlaka sinemada gösterilmelidir” diyordum ama geçen iki senede yaşadığım deneyimlerden sonra festival kapısı aşındırmaktan vazgeçtim diyebilirim. Tabi hala filmlerin sinemada izlenmesi gerektiğine inananlar vardır ve haklı da olabilirler ancak gerçekçi olursak sonuçta önemli olan filmin insanlara ulaşmasıysa Youtube ve benzerleri daha makul görünüyor.

Açıkçası bence festivaller de eski önemlerini kaybettiler. Daha doğrusu rekabet o kadar fazla ki iş bir tür oyuna ve ticarete dönüşmüş durumda. İstatistiksel olarak on binlerce filmin arasından 80-100 filmin arasına seçilmeye çalışmak ve bu başarılsa bile sadece bir kaç bin kişinin izleyeceği bir platformla vakit ve para ve umut kaybetmek çok akılcı görünmüyor (en azından benim gibi aşırı düşük bütçeli işler yapan biri için)

Kısaca “İspanya’da Yağmur” 9 dakikalık bir deneme sayılabilir. Elbette finans olmadıkça bu tür işleri uzun vadede sürdürülebilir kılmak imkansız ama zamanın ruhu da değişiyor diyebilirim. Yakında daha fazla projenin kitlesel fonlama ile yapılması ve net üzerinden dolaşıma girmesi beklenebilir.

Film için karşılık beklemeden destek olan oyuncularımız Melis Kolçak ve Anıl Çağlar Tel, yapımcı Veysi Sala, kameraman ve marangoz Nazım Yılmaz, IFA öğrencileri Fatma, Arzu, Sibel, Post prodüksiyon için Emre Aypar ve Otomat, kamera ekipmanı için Yasin Eksi ve Dijitalist, Göker Gören, Hüseyin Acar, robot dublajı için Murat Şen ve Ayşegül Bingöl’e, ses miksajı için Celal Kıvanç’a ve unuttuğum herkese teşekkürler.

]]>
http://www.ilkercanikligil.com/2018/12/06/ispanyada-yagmur-youtube-premiere/feed/ 2 3611
İspanya’da Yağmur Teaser http://www.ilkercanikligil.com/2018/04/24/ispanyada-yagmur/ http://www.ilkercanikligil.com/2018/04/24/ispanyada-yagmur/#comments Tue, 24 Apr 2018 08:21:10 +0000 http://www.ilkercanikligil.com/?p=3559

Yeni kısa filmim İspanya’da Yağmur sonunda bitti!

Tabi, her zamanki gibi bir sürü insana teşekkür borçluyum. Özellikle Emre Aypar’a , Veysi, Nazım’a, oyuncularımıza ve emeği geçen bütün öğrencilere teşekkürler! Yıllardır bir bilimkurgu yapmak isterdim. Kısa da olsa oldu. Şimdilik teaser la başlayalım : )

]]>
http://www.ilkercanikligil.com/2018/04/24/ispanyada-yagmur/feed/ 2 3559
Allegretto – Kısa Film (Fragman) http://www.ilkercanikligil.com/2016/12/27/allegretto-kisa-film-fragman/ http://www.ilkercanikligil.com/2016/12/27/allegretto-kisa-film-fragman/#comments Tue, 27 Dec 2016 14:45:06 +0000 http://www.ilkercanikligil.com/?p=3452

Allegretto Trailer from ilker canikligil on Vimeo.

Yılı bitirirken ikinci kısa filmimi de bitirdim: Allegretto. 10 yıl aradan sonra hızlı bir dönüş oldu!

Daha önceki “Kutu” gibi bu film de IFA‘daki stüdyoda 8 saatte, Magic Lantern’le çekildi.  Böylece yıllar sonra 2 kısa filmle 2017’ye giriyorum. Ülkenin ve dünyanın haline bakınca kısa film yapmak için en yanlış mı en doğru zaman mı bilmiyorum ama açıkçası benim için harika bir deneyimdi.

Dağıtım konusu her zamankinden daha garip bir problem. Festival yolları artık eskisinden çok daha taşlı (Sundance’e bu yıl 13.500 film başvurdu, Clermont Ferrand’a 9000! 2002’de ödül kazandığımda başvuru sayısı 900’dü) Bu kalabalıkta sesini duyurmak, ayrışmak artik eskisinden çok daha zor ama öte yandan Vimeo’da “Staff Pick” olmak bir festivalden çok daha önemli olabilir.

Tabi burada kısa filmi ne için yaptığınız da önemli. Bir kariyer basamağı olarak düşünüyorsanız işiniz zor ama sadece yapmayı sevdiğiniz bir şeyi yapıyorsanız sorun yok.

Dünyadaki bu film fazlalığında büyük bütçelerle kısa film yapmak milli piyango bileti almak kadar riskli bir eylem!

Her neyse, aylar süren post production, grade ve müzik sürecinden sonra karşınızda “Allegretto” Trailer! Emre Aypar, yapimcimiz Veysi Sala; harika oyuncular Serpil Özcan ve Emre Erturan; ses miksi için Barkin Engin, kamera asistanlığı için Nazim Yılmaz, çeviriler için Murat Önol, makyajlar için Öykü Özgen hepinize teşekkürler.

Blogu izleyen herkese İyi seneler!

]]>
http://www.ilkercanikligil.com/2016/12/27/allegretto-kisa-film-fragman/feed/ 3 3452
Sony A6500 http://www.ilkercanikligil.com/2016/11/14/sony-a6500/ http://www.ilkercanikligil.com/2016/11/14/sony-a6500/#comments Mon, 14 Nov 2016 09:00:46 +0000 http://www.ilkercanikligil.com/?p=3422 a6500

Sony Türkiye’nin inceliği sayesinde tüketici sınıfının yeni uber kamerasıyla bir kaç gün oynayabildim.

Yeni A6500 Sony’nin son dönemdeki çıkışının en gelişmiş örneklerinden biri ve daha 8 ay önce çıkmış olan A6300’ün bir üst modeli. A6500 aslında A7SII’nin küçük hali de sayılabilir ama açıkçası ben bunu A7SII’den daha çok sevdim.

Sony 24 MP’lik bu küçücük kamerayla harika işler başarıyor. Örneğin Canon’un hayal kırıklığı yaratan güncellemesi 5D MK IV’e koymaktan kaçındığı özelliklerin hepsi bu kamerada var: Log kayıt, LUT’la izleme, gövde içi sabitleme, 4K tam sensörden 2.4 kat fazla örnekleme (oversampling) ile kırpmasız kayıt, 100mbit XAVC kayıt, 100 fps Full HD kayıt, dönebilen LCD ekran…

Sony’nin klasik sorunları bu modelde de devam etmekle birlikte (karma karışık menü sistemi, batarya sorunu, rolling shutter’in fazlalığı vs) sonuç çok başarılı. İşin şaşırtıcı tarafı Sony esasen filmcilere yönelik olmadığı düşünülebilecek böyle bir modelde bile filmcileri unutmuyor.

Bana verilen model pre-production (ön üretim) olduğu için RAW dosyalarını açamadım ama video ile epey oynadım. 3200 ASA’da bile sonuç başarılı. Kameranın otomatik netleme sistemi de hiç fena değil. Ergonomisi son derece iyi. Algılayıcıdan sabitleme sistemi çok çok başarılı ve 5 fstop’luk destek sağlıyor.

2.4 milyon piksellik OLED elektronik vizör de etkileyici (tabi her şeye rağmen henüz optik bir vizör kadar iyi değil ama az kalmış diyebilirim)

Kısaca anlaşıldığı üzere kamerayı çok sevdim. Bugün yanımda taşımak için bir kamera alacak olsam kesinlikle bunu alırdım. APS-C algılayıcılı, bu fiyat aralığında (1400 USD) ve bu boyutta başka kamera aramaya gerek yok diye düşünüyorum. Sunduğu bütün özellikler bazı zayıflıklarına rağmen A6500’ü rahatlıkla APS-C’nin yeni aynasız kralı yapıyor.

]]>
http://www.ilkercanikligil.com/2016/11/14/sony-a6500/feed/ 1 3422
Sinema Öğrencilerinin İnandığı Garip Şeyler http://www.ilkercanikligil.com/2016/11/07/sinema-ogrencilerinin-inandigi-garip-seyler/ http://www.ilkercanikligil.com/2016/11/07/sinema-ogrencilerinin-inandigi-garip-seyler/#comments Mon, 07 Nov 2016 09:17:59 +0000 http://www.ilkercanikligil.com/?p=3426 istanbul film akademi yönetmenlik atölyesi

Cok uzun yıllar sinema okullarında hem öğrenci hem eğitmen olarak vakit geçirmiş biri olarak öğrencilerin filmcilikle ilgili inandığı garip şeyleri görüp dururum. Tabi ne yazık ki bazıları daha gençken benim için de geçerliydi!

1 – XX Kameram olsa acayip filmler çekebilirim: Basitçe yanlış bir fikirdir. Bir kameranızın olması elbette gereklidir (hele bu devirde) fakat kamerasızlık yüzünden çekilememiş veya düşük teknolojili bir kamerayla çekildiği için başarısız olmuş bir film yoktur. Cep telefonunuzla da film çekebilirsiniz ve film iyiyse kimse buna aldırmaz. Oysa yüzbinlerce dolarlık bir kamerayla çektiğiniz kötü bir film kimsenin umrunda olmayacaktır.

2 – Senaryomda parlak bir fikir var, filmim çok iyi olacak / Senaryomda parlak fikir yok filmim kötü olacak. Hayır. Bu konuya daha önce de değinmiştim: Parlak bir fikir iyi bir film demek değildir.

3 – Kes komutundan sonra oyuncuyla konuşmama gerek yok! Tam tersi. Kamera veya başka bir detayla ilgili konuşmadan önce onlarla konuşmanız gerekli. Dramatik bir film yaparken sizin asıl malzemeniz oyunculardır ve bir oyuncu “kes” komutundan sonra kendini son derece tedirgin hisseder ve sizden bir yorum bekler. Böyle bir yorum yerine onları yok sayıp “arkadaki ışık değişti veya mikrofonu gördük” dediğinizde ne hissedeceklerini anlamaya çalışın.

4 – 25 yıldır bu işi yapan birini dinlememe gerek yok, benim fikrim en iyisi! Bu çok kronik bir inançtır. Ne yazık ki bu sadece öğrencilere özgü bir şey de değil. Genel bir “gelişmekte olan ülke” hastalığı. Tabi ki bu sizin filminiz ve kararları siz vermelisiniz ama Lars von Trier veya Quentin Tarantino değilseniz yapmayı düşündüğünüz şeyin yanlış olabileceğini de bir an olsun düşünebilmelisiniz.

5 – Bir konuşma sahnesinde bir oyuncudan diğerine pan yapacağım, harika olacak!  Bu dahiyane uygulamanın sinema tarihinde çok çok az yapılmış olmasının bir nedeni olabilir mi sizce? Böyle bir mizansende kameranın varlığı seyirci tarafından daha fazla hissedilir ayrıca bir oyuncudan diğerine pan yapmaya çalışırken arada gereksiz bir çok şeyi görmek durumunda kalırsınız. Oyuncuların temposunu düşürmeniz veya çok hızlı dönmeniz gerekir vs vs. Dediğim gibi belli bir bağlamda belki iyi uygulanabilir ama temelde “kötü bir fikirdir”.

6 – Herkes filmimi merakla izleyecek. Hayır tam tersi. Aileniz ve arkadaşlarınız dışında kimse filminizi izlemek istemiyor (aslında çoğunlukla onlar bile istemez!) çünkü zaten istedikleri anda izleyebilecekleri sizinkinden “çok daha iyi” yüzbinlerce film var ve onları bile izlemeye vakitleri yok. Neden sizin filminizi iştahla izleyeceklerini düşünüyorsunuz?

7 – Filmim 27 dakika sürebilir sorun yok. Büyük bir yanlış daha. Çoğunlukla kendi filminize tarafsız yaklaşamazsınız. Filminizi başka birine emanet etmeyi bilin.  Böyle birini bulamıyorsanız olabildiği kadar kısaltın, sonra bu süreden de en az yüzde 20 atın. Jenerikleri de kısa tutun.

8 – Ses çok önemli değil. Görüntülerim çok iyi! HayırSes görüntüden daha önemlidir. Zira bazen bir filmin görüntüsünün “kötü” olması o filmin anlatmak istediği şeyle örtüşebilir. Örneğin daha titrek bir kamera veya daha çiğ bir ışık o senaryo için iyi olabilir. Oysa ses her zaman iyi olmalıdır. “Sesi kötü yapalım film daha etkili olur” diye bir fikir olamaz (deneysel bir film dışında)

9 – Ne kadar karmaşık bir şey yaparsam o kadar başarılı olurum. Basit olan hiç bir şeye bulaşmamalıyım. Tam tersi. En iyi şeyler her zaman basit olanlardır.

10 – Kendime engel çıkarmalıyım çünkü ancak şu şu olursa iyi bir film ortaya çıkarabilirim. Bu özellikle en ilgimi çeken inançtır. “Şartları zorlamak” genel olarak doğru bir tavır olsa da sonuç olarak çekilmiş bir film çekilmemişten iyidir! Elinizdeki şartlara göre bir film çekin bu daha akıllıca değil mi?

11 – Filmimin bir mesajı olmasına gerek yok. Bir şey anlatmak çok eski bir düşünce. Ben hayattan bir kesit… Buna söyleyecek söz bile bulamıyorum. Neden bir seyirci hayattan bir kesit izlemek istesin zaten kendisi de her gün onu yaşıyor.

12 – XX yönetmen gibi yapacağım, planlar uzun olacak. 🙂 Siz o değilsiniz. Boşverin başkalarını kendiniz olun.

13 – Gittiğim sinema okulu çok kötü çünkü bitirince yönetmen olamadım. Bu konuda tek suçları bunu size baştan söylememiş olmak olabilir. Dünyada benim bildiğim “öğrencilerini doğrudan yönetmen yapabilen bir sinema okulu” yok. Sizinkinin de öyle olmamasına şaşmamalı.

14 – Filmim bitti ama istediğim gibi olmadı o yüzden hiç bir yere göndermiyorum ve kimseye göstermeyeceğim. Şimdi başka bir film üzerinde çalışıyorum. Bu sefer harika olacak! Hayır. O da istediğiniz gibi olmayacak. Hiç bir zaman hiç bir film tam istediğiniz gibi olmayacak ama bu onları insanlara göstermenizi engellemez.

15 – Filmim bir festivalde ödül alırsa hayatım kurtulur. Yanlış. Dünyada binlerce festival var. Bunların en iyilerinde bile ödül alsanız mutlak bir başarı garantisi değildir. Doğru insanları tanımak, iyi bir çevre oluşturmak ve ikna gücü çok daha önemlidir.

BONUS: Yakın plan almamıza gerek yok seyirci anlar.

]]>
http://www.ilkercanikligil.com/2016/11/07/sinema-ogrencilerinin-inandigi-garip-seyler/feed/ 24 3426
Ses: Tascam Dr-701D ve Düşündürdükleri http://www.ilkercanikligil.com/2016/10/05/ses-tascam-dr-701d-ve-dusundurdukleri/ http://www.ilkercanikligil.com/2016/10/05/ses-tascam-dr-701d-ve-dusundurdukleri/#comments Wed, 05 Oct 2016 10:27:49 +0000 http://www.ilkercanikligil.com/?p=3394 tascam_dr_701dTürk sinemasında ses hep sorunludur. Son on beş yirmi yılda biraz düzelse de hala konunun tam olarak çözülemediği açık.

Tabi hal böyle olunca sesin kısa filmlerde daha da beter olması kaçınılmaz. Bir kaç yıldır özellikle atölye yaparken bu meseleye kafayı takmış olduğum için çeşitli aletler ve yöntemler deniyordum.

Ses kaydında ilk sorun tabi ki mikrofon. Gerçekten çok iyi mikrofonlar binlerce dolara satılıyor fakat aslinda bunlara ihtiyacınız yok. İnsan sesi konuşma sırasında (bir piyano veya keman olmadığı için) çok büyük bir frekans aralığı gerektirmiyor (100-5000 hertz arası).

Tabi ki 3000 dolarlık bir mikrofondan çıkacak ses 150 dolarlık bir mikrofonla kaydedilenle aynı olmaz ama bütçenize göre makul bir seçim yapmakta yarar var. Ucuz ama görece iyi mikrofonlarıyla bilinen Rode’un NT veya biraz daha üst seviye Alman Sennheiser’in MKE600 gibi “shotgun” mikrofonlari dialog kaydı için çoğu durumda son derece yeterli.

İkinci sorun profesyonel bütün ses ekipmanlarında olduğu gibi XLR çıkışa sahip bu mikrofonlardan gelen sinyali kameraya kaydetmek. Ne yazık ki yarı profesyonel kameraların hem girişleri “mini jack” (Apple’ın yok etmeye kararlı olduğu o meşhur giriş) hem de içlerindeki preamp (ses yükseltici devre) iyi değil. Bu yüzden özellikle kablo uzadıkça ses kaydında bir çok sorun ortaya çıkıyor. Ayrıca bu bağlantıyla mikrofonlara ihtiyaç duydukları 48V luk elektriği de yollayamıyorsunuz. Kameranızda XLR girişleri yoksa ya bir “preamp” satın alacaksınız ya da dışarıdan kayıtçı kullanacaksınız.

Tabi ses konusunda sonu gelmeyen bir tartışma kaydın 16 bit 48 KHZ olmasının yeterli olup olmayacağı konusu (Bir çok kamera bu şekilde kayıt yapıyor).  Bu konuya döneceğim.

Garip olsa da aslında en çok bir “sopaya” (boom) ihtiyacınız var. Tabi bu herhangi bir sopa olmasa iyi olur : ) Özellikle içinden kablolu olanlar çok pratik.

Bütün bu aletleri edinmek aslında işin en kolayı. Zor olan ondan sonra başlıyor: Düzgün bir kayıt yapmak!

Ses kaydında en önemli nokta S/N Ratio adı verilen “sinyalin gürültüye oranını” ayarlamak. Peki bu ne demek? Burada sinyal dediğimiz şey aslında konuşma oluyor. Dolayısıyla konuşmaların kaydının ortamdaki (klima, trafik, uçak sesi, rüzgar vs) ve sistemdeki (humm, buzz, hiss vs) diğer gürültülere (noise) göre yüksek olması çok önemli. Aksi durumda konuşma anlaşılmaz olacak veya sonradan üzerinde işlemler yapılmaya çalışıldığında ses metalikleşecek ve bozulacaktır.

Yüksek bir S/N ratio sağlamak için yapılacak üç temel şey var:

1- Ortamdaki klima, TV vs gibi gürültüleri yok etmek. Pencereleri kapatmak, sessiz ayakkabılar giymek ve ekibin mutlak sessizliğini sağlamak.

2 – Ortam çok gürültülüyse yaka mikrofonu (Lavalier) kullanmak: Bunlar doğaları gereği dış gürültülere daha az duyarlılar ama kabloyu ve kendilerini gizlemeniz gerekiyor.

3- En önemlisi: Shotgun diye anılan mikrofonu oyunculara tutabileceğiniz en yakın mesafede tutmak. Fakat bunu aynı zamanda kameraya da görünmeden yapmak durumundasınız. Ayrıca yukarıda sözünü ettiğim mikrofonlar önlerine çok duyarlıyken yandan veya arkadan gelen seslere daha duyarsızlar. Bu da yanlış açıyla tutmanız halinde kötü bir ses kaydına yol açıyor.  Ayrıca bulunduğunuz ortamda “reverb” (yankı veya yansıma) fazlaysa boş duvarlardan dönen ikincil sesler kaydı etkileyeceği için ses battaniyeleri kullanmanız gerekebilir.

Sahnede iki veya daha fazla kişi varsa dialogu doğru takip edebilmeniz ve bunu yaparken de gürültü çıkarmamanız, görünmemeniz ve mikrofonu titretmemeniz gerekiyor. Kamera da hareket halindeyse işiniz daha da güçleşiyor.

İşte basit gibi görünen bir “sopa tutma işi” aslında son derece zor bir meslek. Normalde profesyonel bir film setinde bir “Boom Operator” ve ayrıca bir de “Production Mixer” bulunur. Bu ikinci kişinin görevi ses kaydının (veya kayıtlarının) yüksekliğini takip etmektir. Daha dar bütçeniz varsa bazen “Boom Operator” aynı zamanda “mikserlik” de yapmak durumunda kalabilir veya kameraman ses kaydına bakabildiği kadar bakar (Tabi bu iyi bir seçenek değil)

Ses kaydının yüksekliği elbette yukarıda bahsettiğim S/N Ratio açısından kritik. Yüksekliği asla belli bir seviyenin üstüne (clipping) ve altına gitmeyecek şekilde ayarlamanız gerekiyor. Özellikle “dinamik aralığı” geniş bir sahnede (örneğin oyuncuların aniden bağırıp sonra fısıldadıkları bir sahne) işler son derece zor hale gelebiliyor.

Kısaca aslen ekipmandan çok o ekipmanın doğru kullanımı önemli.

Profesyonel sinemada kameranın üzerine kayıt yapılmaz (yapılsa da pek kullanılmaz). Bunun yerine “Double System Sound” (İkili Ses) adı verilen bir teknik kullanılır: Yani ses ayrı bir aletle ayrı bir ortama kaydedilir. Tabi bu da sonradan seslerin eşlenmesi (sync) sorununu ortaya çıkarır.

Bu eşleme meselesiyle uğraşmamak için dışardan kayıtçılara pek sıcak bakmıyordum ve Juicedlink’in bir preamfisini kullanıyordum ama bir kaç ay önce yukarıda gördüğünüz Tascam DR-701D‘yi Oktostore‘dan satın aldım.

Bu aletin fikrimi değiştirmesinde en önemli etken dünyada ilk defa bir kayıtçının HDMI sayesinde kameraya bağlanıp timecode bilgisini almanın yanı sıra siz kayda basınca kayda girmesi, çıkınca çıkmasıydı. Buna ek olarak yeni kurgu yazilimlari eşleme işini neredeyse otomatik hale getirdi.

Dört ayrı kanaldan (girişten) 24 bit 192 KHZ kayıt yapabilen DR701d bu boyut ve fiyat aralığında timecode işleyebilen ilk ürün. Yani kameradan HDMI bağlantısı yaparsanız görüntü ile ses aynı timecode verisine sahip oluyor. Bu daha önce ancak çok üst düzey aletlerde görülen bir özellikti.

DR 701D aynı anda HDSLR’a da çıktı veriyor. Böylece hem kameranın üzerine hem SD karta kayıt yapmış oluyorsunuz. Kameradaki 16bit/48Khz’den farklı olarak 24 bit 192 khz kaydettiğim dialoglarda ilk dinleyişte ciddi bir fark görmedim ama hem sorunlu seslerin düzeltilmesinde işe yarıyor hem de yedek oluyor.

Özellikle 4 ayrı mikrofondan ses kaydetmek gibi işlere girecekseniz tabi yararlı bir alet. Ayrıca kameradan bağımsız bir kayıtçıya sahip olmak pratik olarak da bazen işe yarıyor. Aletin tek kötü yanı üzerindeki “Limiter” in (sınırlayıcı) ne yazık ki analog değil sayısal olması. Analog sınırlayıcılar şimdilik sadece Sound Devices gibi üst seviye kayıtçılarda oluyor. Bunların da fiyatları Tascam’ın 7-8 katına yaklaşıyor!

Tabi çekim işin sadece bir kısmı. Sorunlu sesler her zaman oluyor. Bunların bir takım filtrelerle düzeltilmesi veya yeniden kaydedilmesi (ADR), foley, efekt ve müziklerin eklenmesi ve iyi bir miksaj yapılması şart. Çekimin hemen sonrasında açığa alınacak ses kayıtları (wild lines) da hayati önem taşıyor.

Kısaca bağımsız filmciler ve kısacılar için güzel zamanlardayız! Kameralara deli gibi yatırım yapmak ve her yıl geri düşmek yerine sese yatırım yapmak filmlerinizin kalitesini ciddi şekilde arttıracaktır. Zira filminiz ne kadar iyi görünürse görünsün sesleri anlaşılmıyorsa veya amatörse bütün etki yok olacaktır.

]]>
http://www.ilkercanikligil.com/2016/10/05/ses-tascam-dr-701d-ve-dusundurdukleri/feed/ 1 3394
Yeni Kısa Film: Kutu (Fragman) http://www.ilkercanikligil.com/2016/09/02/yeni-kisa-film-kutu-fragman/ http://www.ilkercanikligil.com/2016/09/02/yeni-kisa-film-kutu-fragman/#respond Fri, 02 Sep 2016 09:35:15 +0000 http://www.ilkercanikligil.com/?p=3348

The Box – Trailer from ilker canikligil on Vimeo.

Son kısa filmimi 2007’de çekmiştim. İnsanın yaşı ilerlerken kısa film manasız geliyor. Fonksiyonel olmayan, para kazandırmayacak ve kimsenin de pek umrunda olmayan bir şeyle uğraşmak saçma görünebiliyor. Oysa bu doğru bir bakış değil.

Bu blogu izleyenlerin bildiği gibi üç yıl önce İstanbul Film Akademi‘de başlattığımız atölyelerde katılımcılara tek mekanda geçen, iki oyunculu ve 8 saatte çekilecek filmler yaptırıyoruz. Bugüne kadar 30 kadar film yaptık bu şekilde.

Bu filmlerin hepsinde aslında tekrar “temellere döndüğümü” ve sinemaya ait bir çok meseleyi tekrar düşündüğümü fark ettim. Tabi neredeyse bütün çekimlerde yönetmenlerin işlerine karışmamak için kendimi zor tutuyordum! (Hatta galiba bazen biraz da karişiyordum ama bir atölyede bu kabul edilebilir!)

Sonunda sevgili Veysi’nin de israrıyla bir kaç tane de ben çekmeye karar verdim fakat kendime ayrıcalık yapmadım: Yine tek mekan (IFA’nın platosu), iki oyuncu ve sekiz saat çekim süresi ve yine 5D MK III…

Önce profesyonel bir kamera ve hatta görüntü yönetmeni ile çalışmayı düşündüm ama sonra vaz geçtim. Nedenini uzun anlatmam gerek o yüzden şimdilik geçiyorum.

Kendime yaptığım üç ayrıcalık oldu: Birincisi uzun zamandır sadece tilt shift merceklerle bir şey çekmek istiyordum. Filmin öyküsü buna uygundu o yüzden tüm film elimdeki 17 TS, 24 TS ve 90 TS ile çekildi. İkincisi atölyedeki diğer filmlerden farklı olarak “Kutu”yu Magic Lantern adlı harika yazılım sayesinde RAW çektik. Üçüncüsü de sis makinesi kiralamakti!

Doğrusu yıllardır profesyonel yönetmenlik yapan biri olarak beklemediğim şekilde zorlandım ve bir kere daha anladım ki kendi yazdığın bir şeyi çekmek daha zor ve bir yönetmenin yanında durup “şunu şöyle yapsak” demekle o filmi yönetmek arasında dağlar kadar fark var!

Yukarıda fragmanini izleyeceğiniz Kutu’nun senaryosunu daha önce başka bir katılımcımız (Ali Beke Ceylan) için yazmıştım ve hatta bitmiş filmi burada paylaşmıştım.

Kendi senaryomu tekrar yorumladım kısacası. Tabi bu yeniden yorumlama sırasında epey değişti film. Bu da atölye açısından ilginç bir deneyim oldu: Aynı senaryonun başka yönetmenler tarafından uyarlanması…

Sonuç olarak yıllar sonra yeniden kısa filme dönmüş oldum. Kısa filmin Türkiye’de genelde bir “sinema öğrencisi uğraşı” olduğunu biliyorum ama doğrusu yıllar sonra yeniden “sadece kendi istediğim gibi ve kimseye bir şey beğendirme zorunluluğu olmadan” bir şey çekmek hoşuma gitti.

Hatta o kadar ki hemen ardından bir tane daha çektim! O da yolda…

Müzik ve görsel efektleri her zamanki gibi sevgili dostum Emre Aypar yaptı. Final ses miksini de Barkın Engin. Katılımcılara, bütün IFA ekibine ve Veysi’ye, Nazım’a ve oyuncularım Deniz ve Burcu’ya, Edelkrone ve Otomat‘a teşekkürler.

Yaşasın Kısa Film! 🙂

]]>
http://www.ilkercanikligil.com/2016/09/02/yeni-kisa-film-kutu-fragman/feed/ 0 3348
Filmcilikle İlgili Basmakalıp Fikirler http://www.ilkercanikligil.com/2016/06/02/filmcilikle-ilgili-basmakalip-fikirler/ http://www.ilkercanikligil.com/2016/06/02/filmcilikle-ilgili-basmakalip-fikirler/#comments Thu, 02 Jun 2016 09:16:47 +0000 http://www.ilkercanikligil.com/?p=3273 Gustave Flaubert’in “Edinilmiş Fikir” diye bir kavramı vardı. “Edinilmiş Fikirler Sözlüğü” adında bir kitap çıkarmak için hayatı boyunca uğraştı ancak bitiremeden öldü (gerçi sonradan bitmemiş haliyle basıldı)

“Edinilmiş fikirler” (Les İdées Reçues) kısaca herhangi bir konuda yeterince bilgi sahibi olmadan edinilebilecek, en kolay ve ilk akla gelebilecek ve genelde yanlış olan klişe düşünceleri ifade eder. Bizim film dünyamızda da bunlar az buz değildir. İşte en sevdiğim on tanesi:

1 – Senaryo / Fikir çok önemli: Bu lafı edenler genelde “çok iyi bir fikir”, “şahane bir senaryo” diye bir şeyin var olduğunu düşünürler/sanırlar. Fakat her nasılsa bu büyülü fikirler bir türlü onlara veya çevrelerindeki kimseye gelmez hep başkalarına gider. Ah o müthiş fikir bir gelse akıllarına neler yapacaklardır! O fikir öyle bir fikir olacaktır ki bir yapımcıya anlatıldığında adam düşüp bayılacak, oyunculara anlatıldığında hepsi bütün programlarını sizin için değiştirecek ve kapınızda yatıp kalkmaya başlayacaktır!

Oysa bir film fikirle yapılmaz. Fikir çoğunlukla son derece önemsizdir. Önemli olan o fikri nasıl ifade edeceğiniz olabilir ancak. Bunu iyi yapmak da çok uzun uğraş ve yıllar sürecek bir öğrenme süreci gerektirir. Öyle “tuvalette aklıma harika bir fikir geldi bu şahane olur” diyenlere inanmayın siz. Buna inanmak “aklıma patates şeklinde bina yapmak geldi harika olacak” diyen bir mimara inanmak kadar akıllıcadır ancak.

“Harika bir fikir”den çok berbat fikirler gerçekten vardır tabi. Onların hakkını yemeyelim ve kötü bir fikirden iyi film çıkması imkansızdır. Oysa iyi bir fikirden çok kolay kötü film çıkar.

2 – Kamera Açıları Çok İyi / Çok farklı Şahsi favorilerimdendir. Bu saçma cümle üzerine roman yazabilirim. Yahu ne demek kamera açıları çok iyi? Kamera açısı ne demek? Mercekten mi söz ediyorsunuz? Kameranın yüksekliğinden mi? Oyuncunun kameraya uzaklığından mı? Sonuçta ortaya çıkan kompozisyondan mı? Bunların hangisinden bahsederseniz edin saçma bir söz ediyorsunuz. Kendi başına “iyi kamera açısı” diye bir şey yoktur. Belirli bir bağlamda (senaryo) belki böyle bir şeyden bahsedilebilir ama yine mimariden gidersek bu bir binaya bakıp “kolonları çok sağlam, mimar çok iyi” demekle aynıdır.

3 – Oyunculuk çok önemli: Oyunculuk önemlidir evet ama yazdığınız uyduruk diyalogları Robert DeNiro bile okusa bir halta benzemezdi. Oyuncuyu odun gibi oraya dümdüz koydunuz ve hiç bir mantığı olmayan ve samimiyetsiz ve klişe diyaloglarınızı büyük bir şevkle söylemesini beklediniz. Olmayınca da “oyunculuk çok önemli” diyorsunuz!

4 – Renkler çok güzel… XXY colorist çok iyi… Alın size bir tane daha: Renkler iyi derken neyi kast ediyorsunuz? Renk deyince ne anliyorsunuz? Ne biliyorsunuz renkle ilgili? Bir filmin sanat yönetiminden haberiniz var mi yoksa rengin sadece colorist tarafindan yaratilan bir şey olduğunu mu düşünüyorsunuz? Ya da basitçe maviyi mi seviyorsunuz? Yoksa “sarı mı daha güzel böyle canlı falan”.

5 – Tabi senaryoyu yazdık ama oraya ufak bir şey bulmak lazım Bu genelde reklam ajanslarının topu yönetmene atma sözüdür. Bulunacak şey aslında ufak falan değildir ve bulunmuş olan asıl fikrin cılız olduğu herkesçe bilinmektedir. Bu cılız fikir cılız şekilde yazılmış ve işlenmiştir. Üstüne bir de müşteri tarafından çekiştirilmiş ve ajansın da bir noktada pes etmesiyle sonuç iyice kaos olmuştur. Bütün bu acuzet içinden çıkılması için sizin o “ufak” eklemeyle harika bir film yapmanız yeterli olacaktır. Böylece sonuçta iş “şahane” olmazsa tek suçlu siz olursunuz: O ufacık fikri bile bulup filmi kurtaramadınız! Ne kadar akıllıca değil mi?

6 – Yayında Toplar! En klasik yalandır. Yayında hiç bir şey “toplamaz” sadece öyle inanmak istediğiniz için size öyle gelir. Bir de tabi aradan zaman geçeceği için siz o takıldığınız meseleyi çoktan unutmuş olursunuz.

7 – Kameraman Çok İyi: Bu da ikinci başlığın bir türevidir. Filmcilikten anladığınızı göstermek için havalı bir sözdür elbette ama bir film için bunu söyluyorsanız genellikle film olmamış demektir.

8 – Kurgusu çok güzel:  Bu sözde kurgu ile ifade edilen gerçekte kurgu değil dramatik yapı veya anlatımdır. Bu biraz da Türkçe’nin bir eksikliği. Zira Hollywood’un da hala kullandığı “Continuity Editing” zaten fark edilmemek üzere inşa edilmiştir.

9 –  Türkiye’de … Yok:   Noktalı yerlere istediğinizi koyabilirsiniz. En çok görülenleri yapımcı, senarist, yönetmen ve oyuncudur. Bir Amerikalı aynı sözü eder mi acaba merak ediyorum. “There are no producers in USA” lisanen bile saçma bir laf olduğu açık değil mi?

10 – Türkiye’de Ne Hikayeler Var Aslında: Bu da kişisel favorimdir. Nedense bu müthiş hikayeler bir türlü bulunamamaktadır. Herhalde 9. maddeyle ilgili olsa gerektir bu sorun.

Son olarak o zaman İngilizce söyleyelim aynı şeyi daha manalı görünsün: “There are so many fantastic stories in Turkey”

BONUS: Renkler çok güzel böyle pastel falan… canlı yani!
BONUS 2: Kurguda yediririz. Nah yedirirsin!

]]>
http://www.ilkercanikligil.com/2016/06/02/filmcilikle-ilgili-basmakalip-fikirler/feed/ 3 3273
Renge Girmek! http://www.ilkercanikligil.com/2016/06/01/renge-girmek/ http://www.ilkercanikligil.com/2016/06/01/renge-girmek/#comments Wed, 01 Jun 2016 10:38:14 +0000 http://www.ilkercanikligil.com/?p=3264 cc
Sektörde hasta olduğum laflardandır: Renge girmek! (Daha da kötüsü “color” a girmek!)

Evet, geçen ay yıllar sonra yeniden bir kısa film çektim ve tabi ki neredeyse her şeyini yapmak da bana kaldı!

Bunca yıldır yerli yersiz bir sürü şeyi öğrenmeye çalışmamın ve kafa yormamın bazı insanları içten içe şaşırttığını görürüm.

Oysa bunun arkasında “Kendi işini kendin gör” felsefesi yatıyor. Bu anlayışın yararları da var zararları da… Türkiye gibi uzmanlaşmanın az olduğu bir ülkede her şeyden anlamanızda sonsuz yarar var. Bir defasında colorist olduğunu iddia eden biri bana “Renk uzmanıyım” demişti. “Tamam harika” dedim “O zaman şu kızın cildini resmin geri kalanından ayır ve yumuşat.” Durdu, hık mık etti, sonunda “Onu nasıl yapacağımı bilmiyorum” dedi : ) Kısaca “uzmanım” diyenlere her zaman inanmayın!

Tabi yukarıda dediğim gibi bu “kendin yap” yaklaşımının problemli tarafı da çok: Her şeyi iyi yapamıyorsunuz, konsantrasyonunuz dağılıyor, zorlanıyorsunuz vs. ama asıl daha da kötüsü yalnız kalıyorsunuz: Verdiğiniz kararların doğruluğundan (tabi doğru diye bir şey varsa!) emin olmanız güçleşiyor.

Dün Ben Wheatley diye bir yönetmenin Ballard’dan uyarladığı High Rise adlı filmini izledim. Yönetmen ender rastlanan şekilde filmlerinin kurgusunu da kendisi yapıyormuş. Genelde bu istenmeyen, önerilmeyen bir şeydir. Bir röportajında bu durumu savunuyordu (gerçi filmi hiç olmamış ama o başka bir mesele! Eminim onu da başyapıt olarak görecek çok insan vardır. Filmdeki en iyi şey şuradaki Portishead uyarlamasıydı)

Kendi çektiğin bir şeyi kurgulamak tabi kolay değil fakat özellikle renk konusu en zoru diyebilirim zira hem çok iyi bir teknisyen olmayı, hem renk bilgisine sahip olmayı, hem de yaratıcı olmayı gerektiriyor. Ayrıca izleme şartlarınızın ve tabi ana malzemenizin de (sanat yönetimi, kostüm, ışık, kamera, mercek) iyi olması şart.

Kendin yapmanın en güzel tarafı belirli bir süreye sıkışmamak. Normalde saatle para verilen bir renk düzenleme suitine girdiğinizde olabilecek en kısa sürede çıkmaya çalışırsınız. Burada öyle bir durum yok ve bu iyi bir şey.

Tabi günler boyu renkle uğraştığınızda sonunda garip şekilde şunu fark ediyorsunuz: Yaptığınız bütün o işlemler, siyahı ve beyazı nereye koyacağınız konusundaki bütün ikirciklenmeler aslında çok da önemli değil. Bu tür kararlar filmin özünü değiştirmiyor ama yine de yapılması gerekli tabi.

Bu arada renk ve ışıkla ilgilenenlere Hannibal‘i tavsiye ederim. Üç sezonluk bu şahane dizi özellikle sanat yönetimi, oyuculuk, kamera, ışık, renk ve hatta senaryo gibi konularda önceki filmlere bile toz attırıyor. Maalesef Amerikalılar Türkler kadar akıllı olmadıkları için bölümler 43 dk. Halbuki kafaları çalışsa 110 dk yaparlardı.

Ne yapsınlar işte onlar da öyle!

]]>
http://www.ilkercanikligil.com/2016/06/01/renge-girmek/feed/ 1 3264
Sony A7SII ile İki Hafta http://www.ilkercanikligil.com/2016/02/19/sony-a7sii-ile-iki-hafta/ http://www.ilkercanikligil.com/2016/02/19/sony-a7sii-ile-iki-hafta/#comments Fri, 19 Feb 2016 12:27:14 +0000 http://www.ilkercanikligil.com/?p=3213

Kutu – The Box from istanbul film akademi on Vimeo.

Sony Türkiye sayesinde meşhur A7SII ile 2 hafta oynayabildik. Çoğul konuşuyorum çünkü aynı anda atölye için yukarıdaki kısa filmi de A7SII ile çekme şansımız oldu.

Lafa yine sondan başlarsam A7SII harika bir kamera!

Aletin kağıt üstünde bile iyi olduğu çok açıktı ama yine de Sony’nin bir şeyleri yanlış yapmış olabileceğini düşünüyordum. Bu ufaklığı elimdeki kamera 5D Mk III ile kıyaslamak tabi Canon’a haksızlık sayılır. 5 yıllık bir teknolojiyle bugünü kıyaslamak adil değil ama mesele o kadar da basit değil.

Öncelikle Canon’un daimi sorunu video görüntülerinin yumuşak (soft) olmasıdır. Sony’de bu yok. 4K’nın da desteğiyle görüntü bir Canon’cu için alışılmadık düzeyde keskin. Karşımızda 4K da 100 Mbit çekim yapabilen bir kamera var. Ayrıca isterseniz APS-C olarak da kullanabiliyorsunuz.

Sony’nin bence en iyi taraflarından biri Canon’un yıllardır kaçındığı “algılayıcıdan sabitleme”olanağını sunması. Kameranın form faktörünü beğenmeyen çok insan vardı oysa ben hem tasarımı hem boyutu çok beğendim. LUT koyabilmek, slog çekebilmek, HD’de 120 fps’e çıkabilmek kameranın diğer artıları.

Ayrıca algılayıcı 12MP olduğu için 409 bin ISO’ya kadar zorlanabiliyor. Tabi 409 bin ISO kullanılabilir değil, bir tür şaka aslında ama 25600 ASA’da rahatlıkla bir şeyler çekebilir ve bunları kullanabilirsiniz!

Bir çok yerde pil konusunda şikayetler vardı. Pil gerçekten de çabuk bitiyor fakat Sony beni çok şaşırtan bir şey yapmış: Kamera üzerindeki micro USB yuvasından takacağınız herhangi bir telefon şarj aletiyle çalışabiliyor!

Bunu görünce aklıma hemen “power bank” ler geldi. Elimde Philips’in bir ürünü vardı. Hemen taktım ve evet! Sony kameranız için ek pil almanıza gerek yok!!! (Bu arada bunu sanırım ben fark edene dek Sony Türkiye de bilmiyordu. Sanırım pil satışlarını baltalamamak için hiç bir yerde söylenmiyor ; )

Sadece bu bile bir kamerayı sevmek için yeterli neden olabilir!

Kameranın zayıflıkları yok mu? Var ama az. Menüler biraz karışık, kameranın bir moddan diğerine geçmesi uzun sürüyor, REC tuşu çok garip bir yerde, rolling shutter biraz fazla vs. En önemli eksi garip şekilde vizör. Tabi kamera aynasız olduğu için vizörünüz elektronik oluyor ve bu tatsız bir şey. Yine de 21. yy’da hala ayna diye bir şeyin olması da garip. Ayrıca A7SII bir fotoğraf makinesi de değil bence. 12 MP fotoğraf için çok yetersiz artık.

Bu noktada şunu söylemek gerek: A7SII aslında ne olduğu ve kime seslendiği çok belli olmayan bir alet: Bir video kamera değil ama bir video kameradan çok daha iyi şeyler sunuyor, bir fotoğraf makinesi değil, DSLR değil ama DSLR’dan daha iyi olduğu çok şey var (videoda auto focus gibi)… Yeni kuşak bir aletle karşı karşıyayız.

Bütün bu olumsuzluklar içinde yine de kesin olan A7SII’nin bir teknoloji harikası olduğu gerçeği. İnanılmaz derecede küçük bir gövdede full frame bir algılayıcı! Çok iyi dinamik aralık, algılayıcıdan sabitleme, 4K, 120 fps!!!

Aletin tek ciddi olumsuz yanı fiyatı: 3000 USD’lik gövde fiyatı az değil. Bir teknoloji harikası olsa da 3000 dolarlık bu fiyat Blackmagic’in RAW video çekebilen ciddi kameralarına yaklaşıyor. Bu durumda sadece video çekmek için alacaksanız A7SII elbette lüks bir alet oluyor. Ayrıca fotoğraf da çekmek istiyorsanız yanına A7RII de almanız lazım!

Bunun dışında elbette profesyonel film çekimi için alet çok küçük, LCD’si yetersiz vs vs. Fakat bu küçüklük aynı zamanda büyük bir avantaj.

Lens sorunu da tabi var. Gerçi uygun bir adaptörle EF mercekleri kullanmak mümkün ama adaptörler de ucuz değil.

Sonuç olarak A7SII ile Canon’un 5D MK II ile başlayan DSLR video alanındaki üstünlüğü resmi olarak bitmiş oluyor (Canon buna bir cevap verebilirse duruma yeniden bakarız ama ben Canon’dan pek umutlu değilim)

A7SII yıllardır gördüğüm ilk heyecan verici kamera.

Kısaca kral öldü yaşasın yeni kral!

PS: Yukarıdaki filmi de yeni İstanbul Film Akademi de sürdürdüğüm atölye kapsamında A7SII ile çektik. Atomos Ninja Assasin’i de bu vesile ile tekrar denemiş oldum. Sony ve 4K ile daha iyi sonuç aldık. En azından kurguda mp4 ile uğraşma derdine son vermesi önemli.

]]>
http://www.ilkercanikligil.com/2016/02/19/sony-a7sii-ile-iki-hafta/feed/ 10 3213