yönetmenlik http://www.ilkercanikligil.com Mon, 05 Jun 2017 06:46:18 +0000 tr-TR hourly 1 https://wordpress.org/?v=4.7.5 83897317 Atölye Filmleri: Bulmaca http://www.ilkercanikligil.com/2015/01/29/atolye-filmleri-bulmaca/ http://www.ilkercanikligil.com/2015/01/29/atolye-filmleri-bulmaca/#respond Wed, 28 Jan 2015 21:21:35 +0000 http://www.ilkercanikligil.com/?p=3040
Bulmaca / Crosswords from istanbul film akademi on Vimeo.

Kasım atölyesinin filmleri gecikerek de olsa bitti. Bu seride yine 4 film var: Atölyenin eski oyuncularından Gülşah Büktür ve ilk filmiyle Erdal Uzunoğlu’nun oynadığı psikolojik gerilim türünde yukarıda gördüğünüz Bulmaca, Miray Akovalıgil’in oyunculuğu ile komedi türünde Zarf, ve iki ağır drama: Esra Gür’ün oynadığı Yalnız ve Neşe Loc’un yine Erdal Uzunoğlu ile yer aldığı Çürük Elma.

Gülşah Büktür ve Moni Nafeie dışındaki bütün oyuncu ve yönetmenlerimizin ilk filmleriydi bunlar.

Benim bu serideki favorim “Bulmaca” ama diğerleri de iyi tabi. Bütün katılımcıları ve ülke çapında yarışmayla belirlediğimiz senaristleri tebrik ediyorum.

Yeni atölye 5 Şubat’ta başlıyor. Ayrıntılı bilgi şurada.

]]>
http://www.ilkercanikligil.com/2015/01/29/atolye-filmleri-bulmaca/feed/ 0 3040
Kısa Film: Yumurta / The Egg http://www.ilkercanikligil.com/2014/07/17/kisa-film-yumurta-the-egg/ http://www.ilkercanikligil.com/2014/07/17/kisa-film-yumurta-the-egg/#comments Thu, 17 Jul 2014 14:15:19 +0000 http://www.ilkercanikligil.com/?p=2877

Yumurta / The Egg from istanbul film akademi on Vimeo.

İstanbul Film Akademi’de mayıs ayında başlayan film yönetmenlik atölyemizin ikinci filmini yukarıdan izleyebilirsiniz. Her zamanki gibi oyuncularımız Gulsah ve Emre’ye teşekkürler. Filmin yönetmenleri Naz Timur, Bulut Çavaş ve Öykü Özgen’i de kutluyorum, çok iyi çalıştılar. Atölyede ışığa, renge pek bakmayıp bir filmin yönetilmesinden söz etmeyi daha fazla önemsiyordum ama bu defa görsel olarak daha çekici olmasını tercih ettik.

Filmi 5d MK III ile h264 olarak çektik. Hiç bir profesyonel sinema ışığı kullanmadık ve bütün film 6 saatte çekildi. Daha önce de yazdigim gibi  atölyede belli kısıtlamalarımız var: Bir kadın, bir erkek, bir ev ve en fazla 3 dakikalık öyküler olmak zorundalar. Bu durum önceleri katılımcıları zorlasa da aslında bu tür kısıtlamaların çok yararlı olduğunu düşünüyorum.

Bu defa senaryoları da ulusal bir yarışma ile seçtik. Senaryonun sahibi Fidel Yokuş’u de tebrik etmek gerek. Gerçi yönetmenler senaryosunu biraz değiştirdiler ama bu da gayet normal.

Film için önemli ekipmanlardan biri de Edelkrone‘nin sağladığı Slider Plus v2 idi. Bir süredir zaten aleti kurcalıyordum ilk defa bir filmde kullanma şansı oldu. Action ve Target modülleriyle birlikte gelen slider filmde de göreceğiniz gibi son derece başarılı. Kullanımı konusunda uzun bir inceleme yazsam biliyorum ki sevgili Kadir ben yazana kadar yeni bir sürüm çıkaracak : ) O yüzden çok detayina girmiyorum ancak özellikle yukarıdaki gibi gerilla prodüksiyonlar için çok hayati bir unsur Slider Pro.

Filmin renklerini yine DaVinci’de yaptik. Ses miksini Otomat’ta Murat Çelikkol, müziğini de Emre Aypar yaptı. Yapımcımız Veysi’ye ve katılan herkese de teşekkür ederim. Uzun süredir kısa filmden uzak kalmıştım. Yeniden sahalara dönmek güzel : )

]]>
http://www.ilkercanikligil.com/2014/07/17/kisa-film-yumurta-the-egg/feed/ 10 2877
Hitchcock http://www.ilkercanikligil.com/2013/04/08/hitchcock/ http://www.ilkercanikligil.com/2013/04/08/hitchcock/#comments Mon, 08 Apr 2013 14:50:24 +0000 http://www.ilkercanikligil.com/?p=2651 Hitchcock 11Sinemayla ilgili tek kitap okuma şansım olsa hiç düşünmeden “Hitchcock Truffaut”  yu seçerdim.

Tabi Hitchcock özellikle sinema tv akademilerinde pek tutulan konulardandır. Teorisyen taifesi dönüp dönüp Hicthcock’u “okurlar”. Fakat benim Hitchcock sevgimin bunlarla ilgisi yok. Hitchcock bütün bu akademik okumaların ötesinde “filmcilik mekaniği” (neyi, nasil, nereden, hangi mercekle çekeriz ve bunlar sonunda nasıl bir etki elde ederiz?) için temel kaynak sayılabilir.

Henüz 20 yaşındayken kitabı okumuş ve vurulmuştum. Film yönetmenliği denen mesleğin gerçekte ne olması gerektiğini bu kadar net ortaya koyan başka kimse olduğunu sanmıyorum.

Bu sıralar Hitchcock’la ilgili bir de sinema filmi var gösterimde. Ne yazık ki çok iyi bir film değil ama yine de görmek eğlenceli. Özellikle Psycho’yu yapmak için para bulamamış olması ve evini ipotek ettirip filmi finanse etmesi bize aslında yönetmenlerin daima yalnız insanlar olduğunu bir defa daha gösteriyor.

Anthony Hopkins’i Hitchcock olarak izlemek güzel. Ne yazık ki dediğim gibi film Hitchcock gibi bir dehayi anlatmak için fazla sıradan ama yine de Amerikan sinemasının tuhaf yapısını ve Hitchcock’un çalışma şeklini göstermesi açısından da ilginç.

]]>
http://www.ilkercanikligil.com/2013/04/08/hitchcock/feed/ 2 2651
Reklam Yönetmenliği http://www.ilkercanikligil.com/2011/12/25/reklam-yonetmenligi/ http://www.ilkercanikligil.com/2011/12/25/reklam-yonetmenligi/#comments Sun, 25 Dec 2011 16:39:00 +0000 http://www.ilkercanikligil.com/?p=2246 Sık sık benden daha genç insanlar “Nasıl reklam yönetmeni oluruz?” sorusuyla gelirler. Bu sorunun bende iki cevabi var. Birincisi kısa olan: “Bilmiyorum.”

İkincisi çok daha uzun ve sonucunda aradığınız cevabi tam olarak bulabileceğiniz de şüpheli. Yine de bu yazıyı okuyacaksanız bu meseleyle gerçekten ilgilisiniz demektir.

Reklam yönetmeni olmanın birinci şartı bu tür blog yazıları yazmamaktır. Bu hem şaka, hem değil zira reklam yönetmenliği dışarıya kapalı bir alandır ve bildiğim kadarıyla hiç bir reklam yönetmeni bu konularda kimseye bir şey söylemez (hele de böyle kamuya açık ortamlarda). Reklam yönetmenliğine başlangıç da aynı şekilde bir muammadır çünkü bir reklam filmine yönetmen olarak seçilebilmek için daha önce reklam (lar) çekmiş olmanız gerekir! Tabi buradaki saçmalık gayet açık. Durum sadece bu olsaydı etrafta hiç reklam yönetmeni olmazdı. Oysa bir sürü insan reklam yönetmenliği yapıyor. Bu insanlar analarının karnından reklam filmi çekerek doğmadıklarına göre bu işte bir terslik olmalı!

Bu noktada bir kaç değişik kariyer yolundan bahsedebiliriz.

1 – Reklam filmi için yönetmen seçme konumunda olan birisi (buna da ayrıca değinmek gerekecek) sizi çok seviyordur. Bu sevgi kaşınıza gözünüze yönelik de olabilir ama esasen sizin becerilerinize ve daha önce yaptığınız kısa filmlere yönelik olması beklenebilir. Bu durumda bu kişi (veya kurum) size bir reklam filmi verir ve siz de reklam yönetmeni olursunuz. Bu en ideal ve konforlu yoldur.

2 – Sizi özellikle seven bir kurum veya kişi yoktur. Bu durumda işe alttan başlamanız gerekir. Reklam filmi yönetmeni olmak için öncelikle bir reklam filmi yapılırken etrafta olmanız mantıklı olacaktır. Bu amaçla genelde bir yönetmene asistan olarak başlarsınız. Eğer o yönetmen size “el verirse” belli bir süre sonunda (bu süre 3 yıl – 8 yıl arasında değişebilir) kendi çekmek istemediği bir filmi size “belki” paslamaya çalışacaktır. Tabi bu yol uzun, yorucu ve kesin sonuç vermeyen bir yoldur. Yönetmen (veya yapımcı) size bunu yaptırmak istese bile başarılı olamayabilir veya yönetmenin kendi hırsları bitmediği için sizin yönetmen olmanızı istemeyebilir veya sizi asistan olarak o kadar sever ki yönetmen olmanız yine işine gelmez : )

3 – Büyük sayılabilecek bir yapım şirketine girersiniz. Senelerce orada debelenirsiniz sonunda eğer size güveniyorlarsa bir film almaya çalışırlar.

4 – Kendiniz yapım şirketi kurup reklam filmi almaya çalışabilirsiniz. Son derece riskli ve zor bir yoldur. Evde kendi başınıza denemeyiniz!

Tabi bunlar benim aklima gelenler. Belki bambaşka yollar da vardır. Fakat zaten sorunlar burada da bitmez. Ilk reklam filminizi almış olmanız ondan sonra da düzenli olarak reklam filmi alabileceğiniz anlamına gelmez. Reklam yönetmeni için her ay yeni bir maceradır (özellikle de kariyerinin başında ve sonunda) Bir showreel oluşturmanız gerekir ve bu showreel ne kadar gelişirse gelişsin aslında hep eksik kalacaktır çünkü dünyada tonla reklam yönetmeni var.

Peki reklam yönetmenliği nasıl bir şeydir? Nedir?

Öncelikle bir yanlış anlamayı düzeltmek gerek: Bir çok insan bu işi basit zanneder (30 saniyelik bir filmi çekmek ne kadar zor olabilir ki?)  Oysa reklam yönetmenliği zor değil “çok zor” bir iştir. Uzaktan cool, basit ve eğlenceli görünebilir fakat gerçek tabi ki bu kadar değildir.

Neden zordur? Bir çok nedenle ama kısaca özetleyebilirim:

* Özellikle kariyerinizin başında çok şanslı veya torpilli değilseniz düşük bütçeli ve senaryo açısından ayağı pek yere basmayan işler alırsınız. Bu zor şartlar altında sizden mucize yaratmanız beklenir. Tabi mucize genelde gerçekleşmez (mucizelere inanmayın onlar Hollywood’da olur) ve bu konuda tek suçlu daima siz olursunuz.

* Reklam filmleri konusunda trendler vardır ve bunlar sıklıkla sert dönüşler yapar. Bir süre için “harika yönetmen” olan biri birden bire “eskimiş yönetmen” sayılır.

* Reklam yönetmeninin esas işi “bir mesajı 30 sn içinde en açık ve etkileyici şekilde iletmektir” ve mesaj da özünde hep aynıdır: “Bizi seçin”. Bunu iyi yapmak gerçekten iyi yönetmen olmayı ve sinemanın bütün araçlarına hakim olmayı gerektirir fakat sadece iyi yönetmen olmanız de yetmez aslında çok iyi bir ekibiniz olması daha önemlidir. Ekip kötüyse siz ne yaparsanız yapın film çok iyi olmayacaktır.

* Reklam yönetmeninin en önemli görevi ne yazık ki filmi çekmek değil sonu gelmeyen Pre PPM ve PPM toplantılarında göz doldurmaktır. Çok eskiden PPM’in olmadığı mutlu bir dünya vardı. O dünyada Ali Tara, Reha Erdem gibi yönetmenler sette ajans veya müşteri yokken film çekebiliyorlardı. Bugün artık o dünya yok ve sadece PPM değil Pre PPM ve hatta Ön Pre PPM lere girmek zorundayız. Bu toplantılarda filmin “her karesi” konuşulur , tartışılır (bazen saatlerce)… Arkada hiç bir zaman görünmeyecek olan oyuncunun kostümüne kadar müşteriye onaylatılan sonsuz detaydan sonra yönetmen artık filmi çekebilecektir.

Ne var ki sette de ajans ve müşteri yanınızdadır ve tabi ki her planı çektikten sonra “onay” almanız gerekir. Çoğunlukla PPM’de filmi kare kare anlatmış olmanıza rağmen aslında kimse sizi tam olarak dinlemediği ve herkes kendi kafasındaki filmi gördüğü için sette büyük krizler yaşanabilir. “Biz bunu böyle düşünmemiştik…” başlığı altında toplanabilecek bu krizler çeşitli nedenlerle ortaya çıkabilir: Bir yönetmen olarak riskler almak yeni şeyler denemek isteyebilirsiniz veya o an için kötü görünen bir şeyin aslında önemsiz olduğunu çünkü kurguda o kısmin değil bir sonrakinin kullanılacağını bilirsiniz ama bunları ajansa ve müşteriye anlatmanız neredeyse imkansızdır.

Bütün bu krizleri yönetmek filmi yönetmekten daha zordur ve aslında işinizin büyük kısmını oluşturur.

İsin kötüsü Gordon Willis’in dediği gibi aslında gerçekten iyi bir şey yapmak için “hayır” demeniz gerekir. “Hayır ışık öyle olmamalı, hayır kamerayı oraya koymamalıyız, hayır o oyuncu öyle oynamamalı…”

“Evet” deyip ajansa ve müşteriye hoş görünmek akıllıca görünebilir ama sonuçta iş kötü olduğunda kimse sizin gönülsüzce “evet” dediğinizi (evet demeye mecbur edildiğinizi) hatırlamaz. Herkes “film kötü” der ve film kötüyse otomatik olarak siz de kötüsünüzdür. Oysa “hayır” diyebilirseniz ve film iyi olursa belki yine size teşekkür edilmeyecektir ama en azından kötü olmazsınız. Eğer hem “hayır” deyip hem de kötü yaptıysanız zaten yandığınızın resmidir : ) O ajans veya müşteriden bir daha asla iş alamayacağınız kesin sayılır.

En doğrusu evet derken hayır demeyi başarmaktır ama tabi bu kolay değildir.

Reklam yönetmenliği sanatçılık değildir. İçinde sanattan izler taşısa da aslında bir tür mühendislik kafası da gerektirir. Genelde senaryolar 30 sn içinde anlatılması imkansız veya görsel olarak çekicilikten çok uzak veya sinema diline uygun olmayan şekilde yazılır. Bunları düzeltmeniz (yani asıl işinizi yapmanız) gerekir. Ne yazık ki buna çoğunlukla izin verilmez ve senaryoya sadık kalmanız beklenir. Bazen öyle uç durumlar olabilir ki sizin fimle ilgili fikriniz ajans veya müşterininkiyle taban tabana zıt olabilir. Bu durumda genelde onların dediği olacaktır ve işi ortasında bırakan yönetmen pek yoktur. Bir şekilde inanmasanız da filmi çekmek zorunda kalırsınız (istemediğiniz oyuncuyla, istemediğiniz ışıkta, beğenmediğiniz dekorda vs.) Üstelik bütün bu inançsızlığınıza rağmen filmi iyi yapmanız gerekir çünkü yukarıda da dediğim gibi reklam filmi sanat değildir ve temel amacı bir ürünü veya hizmeti satmak olan fonksiyonel bir yapıdır. Bu yüzden de bazen sizce tamamen yanlış, çirkin veya gereksiz olan bir şey fonksiyonel olarak sonuçta doğru olabilir. Bu noktada egonuzu bir kenara bırakıp işinizi en iyi şekilde yapmanız gerekir ama bir çok insan için bu zor ve yaralayıcı olabilir.

Buraya kadar okuduysanız gerçekten reklam yönetmeni olmak istiyor olabilirsiniz. Şimdi bütün dediklerimi unutup bu isteğinizi gerçekleştirmenin bir yolunu bulmaya çalışın ve bu yolu kimseye anlatmayın!

(Devam Edecek)

]]>
http://www.ilkercanikligil.com/2011/12/25/reklam-yonetmenligi/feed/ 19 2246
Reklamda Oyuncuları Güldürme Sendromu http://www.ilkercanikligil.com/2011/06/20/reklamda-oyunculari-guldurme-sendromu/ http://www.ilkercanikligil.com/2011/06/20/reklamda-oyunculari-guldurme-sendromu/#comments Sun, 19 Jun 2011 21:49:17 +0000 http://www.ilkercanikligil.com/?p=2032

Yukarıdaki film epeydir nette dolanıyor. Bence çok iyi bir reklam filmi. Hem fikir iyi, hem uygulama.

Reklamdaki annenin yüz ifadesi (27. saniye) benim için özellikle önemli. Nedeni de şu: Türk reklam sektöründe çok sık karşılaşılan bir durum vardır. Bir plan çekersiniz ve sizce her şey yolundadır. Fakat yapımcınız veya reji asistanı ajans müşteri masasından size doğru seğirtir. Bu isteksiz geliş genelde hayırlı bir haber yok demektir ve büyük olasılıkla şu yorumla sonuçlanır: “Biraz daha gülümseme…”

Siz de çaresiz oyunculara şöyle dersiniz: “Evet güzeldi, bir kere daha alıyoruz, gülümseyerek lütfen!”

Bazı filmler için bu istek yerinde olsa da ben genelde ölçünün fena halde kaçtığını düşünüyorum. Neden oyuncular sürekli gülümsesin? Böyle bir hayat mı var? Ayrıca yerli yersiz sürekli gülümseyen biri hayatımızda olsa epey gıcık olmaz mıydık? İste yukarıdaki filmde anne gülmüyor (aslında filmde kimse gülmüyor üstelik gülmelerini gerektirecek bir durum da fazlasıyla var) ve bu bence çok doğru bir reji kararı.

Bu film Türkiye’de çekilse mutlaka şöyle biterdi: “Baba düğmeye basar. Anne ile birbirlerine bakıp gülümserler. Sonra çocukla beraber (çocuk kaskı çıkarmıştır) hep birlikte arabanın içinde şarkı söyleyerek ilerlerler ve neşeyle gülerler.”

Fikir yeterince güçlüyse oyuncular ağlasa bile seyirciler gülümser. Fikriniz yoksa oyuncuların hepsi pişmiş kelle gibi sırıtsa da bir şeye yaramaz.

]]>
http://www.ilkercanikligil.com/2011/06/20/reklamda-oyunculari-guldurme-sendromu/feed/ 11 2032