Tag Archive for 'film'

Ses: Tascam Dr-701D ve Düşündürdükleri

tascam_dr_701dTürk sinemasında ses hep sorunludur. Son on beş yirmi yılda biraz düzelse de hala konunun tam olarak çözülemediği açık.

Tabi hal böyle olunca sesin kısa filmlerde daha da beter olması kaçınılmaz. Bir kaç yıldır özellikle atölye yaparken bu meseleye kafayı takmış olduğum için çeşitli aletler ve yöntemler deniyordum.

Ses kaydında ilk sorun tabi ki mikrofon. Gerçekten çok iyi mikrofonlar binlerce dolara satılıyor fakat aslinda bunlara ihtiyacınız yok. İnsan sesi konuşma sırasında (bir piyano veya keman olmadığı için) çok büyük bir frekans aralığı gerektirmiyor (100-5000 hertz arası).

Tabi ki 3000 dolarlık bir mikrofondan çıkacak ses 150 dolarlık bir mikrofonla kaydedilenle aynı olmaz ama bütçenize göre makul bir seçim yapmakta yarar var. Ucuz ama görece iyi mikrofonlarıyla bilinen Rode’un NT veya biraz daha üst seviye Alman Sennheiser’in MKE600 gibi “shotgun” mikrofonlari dialog kaydı için çoğu durumda son derece yeterli.

İkinci sorun profesyonel bütün ses ekipmanlarında olduğu gibi XLR çıkışa sahip bu mikrofonlardan gelen sinyali kameraya kaydetmek. Ne yazık ki yarı profesyonel kameraların hem girişleri “mini jack” (Apple’ın yok etmeye kararlı olduğu o meşhur giriş) hem de içlerindeki preamp (ses yükseltici devre) iyi değil. Bu yüzden özellikle kablo uzadıkça ses kaydında bir çok sorun ortaya çıkıyor. Ayrıca bu bağlantıyla mikrofonlara ihtiyaç duydukları 48V luk elektriği de yollayamıyorsunuz. Kameranızda XLR girişleri yoksa ya bir “preamp” satın alacaksınız ya da dışarıdan kayıtçı kullanacaksınız.

Tabi ses konusunda sonu gelmeyen bir tartışma kaydın 16 bit 48 KHZ olmasının yeterli olup olmayacağı konusu (Bir çok kamera bu şekilde kayıt yapıyor).  Bu konuya döneceğim.

Garip olsa da aslında en çok bir “sopaya” (boom) ihtiyacınız var. Tabi bu herhangi bir sopa olmasa iyi olur : ) Özellikle içinden kablolu olanlar çok pratik.

Bütün bu aletleri edinmek aslında işin en kolayı. Zor olan ondan sonra başlıyor: Düzgün bir kayıt yapmak!

Ses kaydında en önemli nokta S/N Ratio adı verilen “sinyalin gürültüye oranını” ayarlamak. Peki bu ne demek? Burada sinyal dediğimiz şey aslında konuşma oluyor. Dolayısıyla konuşmaların kaydının ortamdaki (klima, trafik, uçak sesi, rüzgar vs) ve sistemdeki (humm, buzz, hiss vs) diğer gürültülere (noise) göre yüksek olması çok önemli. Aksi durumda konuşma anlaşılmaz olacak veya sonradan üzerinde işlemler yapılmaya çalışıldığında ses metalikleşecek ve bozulacaktır.

Yüksek bir S/N ratio sağlamak için yapılacak üç temel şey var:

1- Ortamdaki klima, TV vs gibi gürültüleri yok etmek. Pencereleri kapatmak, sessiz ayakkabılar giymek ve ekibin mutlak sessizliğini sağlamak.

2 – Ortam çok gürültülüyse yaka mikrofonu (Lavalier) kullanmak: Bunlar doğaları gereği dış gürültülere daha az duyarlılar ama kabloyu ve kendilerini gizlemeniz gerekiyor.

3- En önemlisi: Shotgun diye anılan mikrofonu oyunculara tutabileceğiniz en yakın mesafede tutmak. Fakat bunu aynı zamanda kameraya da görünmeden yapmak durumundasınız. Ayrıca yukarıda sözünü ettiğim mikrofonlar önlerine çok duyarlıyken yandan veya arkadan gelen seslere daha duyarsızlar. Bu da yanlış açıyla tutmanız halinde kötü bir ses kaydına yol açıyor.  Ayrıca bulunduğunuz ortamda “reverb” (yankı veya yansıma) fazlaysa boş duvarlardan dönen ikincil sesler kaydı etkileyeceği için ses battaniyeleri kullanmanız gerekebilir.

Sahnede iki veya daha fazla kişi varsa dialogu doğru takip edebilmeniz ve bunu yaparken de gürültü çıkarmamanız, görünmemeniz ve mikrofonu titretmemeniz gerekiyor. Kamera da hareket halindeyse işiniz daha da güçleşiyor.

İşte basit gibi görünen bir “sopa tutma işi” aslında son derece zor bir meslek. Normalde profesyonel bir film setinde bir “Boom Operator” ve ayrıca bir de “Production Mixer” bulunur. Bu ikinci kişinin görevi ses kaydının (veya kayıtlarının) yüksekliğini takip etmektir. Daha dar bütçeniz varsa bazen “Boom Operator” aynı zamanda “mikserlik” de yapmak durumunda kalabilir veya kameraman ses kaydına bakabildiği kadar bakar (Tabi bu iyi bir seçenek değil)

Ses kaydının yüksekliği elbette yukarıda bahsettiğim S/N Ratio açısından kritik. Yüksekliği asla belli bir seviyenin üstüne (clipping) ve altına gitmeyecek şekilde ayarlamanız gerekiyor. Özellikle “dinamik aralığı” geniş bir sahnede (örneğin oyuncuların aniden bağırıp sonra fısıldadıkları bir sahne) işler son derece zor hale gelebiliyor.

Kısaca aslen ekipmandan çok o ekipmanın doğru kullanımı önemli.

Profesyonel sinemada kameranın üzerine kayıt yapılmaz (yapılsa da pek kullanılmaz). Bunun yerine “Double System Sound” (İkili Ses) adı verilen bir teknik kullanılır: Yani ses ayrı bir aletle ayrı bir ortama kaydedilir. Tabi bu da sonradan seslerin eşlenmesi (sync) sorununu ortaya çıkarır.

Bu eşleme meselesiyle uğraşmamak için dışardan kayıtçılara pek sıcak bakmıyordum ve Juicedlink’in bir preamfisini kullanıyordum ama bir kaç ay önce yukarıda gördüğünüz Tascam DR-701D‘yi Oktostore‘dan satın aldım.

Bu aletin fikrimi değiştirmesinde en önemli etken dünyada ilk defa bir kayıtçının HDMI sayesinde kameraya bağlanıp timecode bilgisini almanın yanı sıra siz kayda basınca kayda girmesi, çıkınca çıkmasıydı. Buna ek olarak yeni kurgu yazilimlari eşleme işini neredeyse otomatik hale getirdi.

Dört ayrı kanaldan (girişten) 24 bit 192 KHZ kayıt yapabilen DR701d bu boyut ve fiyat aralığında timecode işleyebilen ilk ürün. Yani kameradan HDMI bağlantısı yaparsanız görüntü ile ses aynı timecode verisine sahip oluyor. Bu daha önce ancak çok üst düzey aletlerde görülen bir özellikti.

DR 701D aynı anda HDSLR’a da çıktı veriyor. Böylece hem kameranın üzerine hem SD karta kayıt yapmış oluyorsunuz. Kameradaki 16bit/48Khz’den farklı olarak 24 bit 192 khz kaydettiğim dialoglarda ilk dinleyişte ciddi bir fark görmedim ama hem sorunlu seslerin düzeltilmesinde işe yarıyor hem de yedek oluyor.

Özellikle 4 ayrı mikrofondan ses kaydetmek gibi işlere girecekseniz tabi yararlı bir alet. Ayrıca kameradan bağımsız bir kayıtçıya sahip olmak pratik olarak da bazen işe yarıyor. Aletin tek kötü yanı üzerindeki “Limiter” in (sınırlayıcı) ne yazık ki analog değil sayısal olması. Analog sınırlayıcılar şimdilik sadece Sound Devices gibi üst seviye kayıtçılarda oluyor. Bunların da fiyatları Tascam’ın 7-8 katına yaklaşıyor!

Tabi çekim işin sadece bir kısmı. Sorunlu sesler her zaman oluyor. Bunların bir takım filtrelerle düzeltilmesi veya yeniden kaydedilmesi (ADR), foley, efekt ve müziklerin eklenmesi ve iyi bir miksaj yapılması şart. Çekimin hemen sonrasında açığa alınacak ses kayıtları (wild lines) da hayati önem taşıyor.

Kısaca bağımsız filmciler ve kısacılar için güzel zamanlardayız! Kameralara deli gibi yatırım yapmak ve her yıl geri düşmek yerine sese yatırım yapmak filmlerinizin kalitesini ciddi şekilde arttıracaktır. Zira filminiz ne kadar iyi görünürse görünsün sesleri anlaşılmıyorsa veya amatörse bütün etki yok olacaktır.

Birdman Neden Kötü Bir Film?

Birdman-Movie-Poster-Keaton

Bu blogun teknik bir blog olduğu, benim de teknik meselelere kafayı takmış olduğum eş dost tarafından sık sık söylenir. Oysa bu doğru değil. Bu blog teknik bir blog değil ve ben de teknikten başka bir şeyle ilgilenmeyen biri değilim.

Bunun en açık örneğini vermem gerekirse: Inarritu’nun genel olarak hayranlık uyandıran filmi Birdman’i dün izledim. İşçilik ve teknik açısından harika bir ürün olduğunu düşünsem de film olarak gayet vasat buldum.

Neden?

Fransızların “Théâtre+filmé” terimi vardır. Sinemanın ilk zamanlarında henüz bu medyumun imkanları kısıtlıyken ve bu medyuma uygun öyküler yeterince yazılmamışken bazı tiyatro oyunları filme alınırdı. Buna da “Theatre Filmé” (filmi çekilmiş tiyatro) denirdi. Sonradan bu bir aşağılama olarak da kullanıldı.

Birdman’in bütün teknik cafcafını bir kenara atarsanız geriye “filme alınmış bir tiyatrodan” başka bir şey kalmıyor. Bilindiği gibi Hitchcock aynı şeyi 1948’de “Rope” (İp) ile denemiş ve sonradan pişman olduğunu ifade etmişti. Filmler mutlaka kurgulanmalıdır! Gerçi İnarritu bu kurguyu başka şekilde yapmaya çalışıyor ama harcadığı çabaya değecek bir şey yok ortada.

Birdman çok mühim bir şey söylermiş havasında ama aslında söylediği şey de o kadar önemsiz ki! Eski bir Hollywood yıldızı kendini sanata (neyse o artık) adamaya ve ağır dram türünde bir Broadway oyunu sahnelemeye çalışır fakat bir türlü “yıldız eskisi” imajından kurtulamaz. Film aslında sahte bir ikilik yaratıyor: Gerçekten “manalı” filmler ve ona karşı ucuz Hollywood temaşaları! Tabi filmin kendisi de bu noktada manalı filmler kategorisine giriveriyor.

Buradaki yanlış çok açık: Dünyayı sadece ikiye bölerseniz her zaman yanılırsınız ve yanıltırsınız. Dünyada sadece Batman filmleri veya sanatsal filmler yok. Binlerce film var. Adamın birinin Hollywood’dan dışlandıktan sonra ondan çok da farkı olmayan Broadway’e geçmesini izleyip onun adına üzülelim mi yani? Vah vah.

Inarritu’yu hiç bir zaman sevmedim ve tam bir balon olduğunu düşünüyorum. Meksika’dan çıkan üçlünün (Inarritu, Cuaron, Del Toro) en zayıf halkası o bence.

Tabi bu tür filmler çok seviliyor zira ne yazık ki tarihin böyle bir noktasındayız. Gerçeğin sanat olduğunun sanıldığı bu saçma dönemin acilen geçmesini bekliyorum! Geçen hafta Arter’de gördüğüm sergi de aynı anlayışın ürünüydü.

Sanat daima tasarımdır. Gerçeği aynen çekip koymak sanat falan olamaz. Fakat bahsettiğim gibi öyle allahın cezası bir dönemden geçiyoruz ki youtube gibi video sitelerinde hit almaktan başka amacı olmayan bir nesil sokaktaki gerçeği çekerse bunun sanat olduğuna da inanmış.

Inarritu bir röportajında şöyle demiş: “Gerçek hayatın kurgusu olmadığını anladığımda bu filmi tek plan yapmaya karar verdim”.

Insaf diyorum, bunu 23 yaşında bir yönetmen söylese belki anlayışla karşılarız ama hesapta “usta” bir yönetmenden duyunca şaşırmamak zor.

Filmin sadece eleştirmenlerle ilgili söylediklerine katılıyorum. Gerisi boş.

PS: Bu yazı bazı arkadaşları çok yaraladı. Ne yazık ki bazen birisi sevdiğimiz şeylere karşı bir şey söyleyince sanki bize söylemiş gibi hissediyoruz sanırım. Bu konuda düşünmek lazım. Birisi sizden farklı düşünüyorsa ona doğrudan saldırmak yerine fikrinizi dile getirebilirsiniz. Buna rağmen her zaman herkes aynı fikirde olacak da değil ve bu da iyi bir şey.

PS2: Evet halimiz düşündüğümden de kötüymüş. Blogun hiti inanılmaz yükseldi gerçi iki gündür 1000 kişi geliyor (normalde 200- 300). Tabi tepkiler, küfürler, hakaretler havada uçuşuyor. Doğrusu üzüldüm ama bana söylenenlere değil ülkenin gençliğinin haline. Herhangi bir konuda fikir geliştirmekten bu kadar aciz olunamaz: Edinilmiş fikirler, biraz metafizik, romantizm, sanat üzerine hülyalı düşünceler, bol fanatizm, sen kimsinciler?, sen yap da görelimciler, sen zaten şöylesin, sen reklamcisin sen şusun sen busun…

Tabi üşenmeyip bana sayfalarca cevap yazanlar da oldu. Mesela birinin içinde şöyle cümleler vardı: “…Bence bu düşünceniz iki açıdan yanlış. Öncelikle gerçeği aynen çekip koymak zaten sinema değil, belgeseldir. Öte yandan belgesel bile içerdiği çekim şekli ve anlatım biçimi neticesinde sanatsal bir değer kazanabilir. Fakat bizim bahsettiğimiz konu eğer kurgusal sinema ise tasarlanmış bir dünya olması zaten şarttır. Bu noktada sinemada bir akım olarak bahsettiğimiz gerçeklik ancak anlatım dili olarak ele alınabilir.”

Vah benim güzel ve yalnız ülkem.

PS3: Bazı arkadaslar filmin Oscar almış olmasının beni yanlış çıkarttığını düşünmüş. Oysa tam tersi: Film eleştirirmiş gibi yaptığı sistemin en büyük ödülünü aldı. Yani fikirlerim hala (ve daha güçlü şekilde) geçerli.

PS4: SOL dergisi bu tartismalardan hemen sonra benimle bir röportaj yaptı. Suradan okunabilir.

Kendin Çek!

Profilo Yilbasi “Annem” from ilker canikligil on Vimeo.

Kamera / Yön. / Kurgu / Renk: İlker Canikligil
Yapımcı / Compositing: Altan Sebuktekin (Mama Film)

5D MK III @50 fps H264 / Zeiss CP2 Set / Focus One Pro / Adobe Premiere CC / After Effects CC / Davinci Resolve 11 Lite / Magic Lantern /Samsung Galaxy Tab 8.4 / DSLR Controller / Dedo Dlight / Sennheiser MKE600 / Juicedlink

Küçük kameraları, küçük ekipleri ve kendim çekmeyi gittikçe daha çok seviyorum.

Bu çekimde ilk defa Zeiss CP.2 mercek setiyle çalıştım. Daha önce Canon’un cine merceklerini denemiştim. İkisi de iyi olmakla birlikte galiba Canon’u tercih ederim: Biraz daha hızlılar ve mercek verisini kameraya geçiriyorlar. Fakat kiralama için bulunmuyorlar ne yazık ki.

Kısa Film: Yumurta / The Egg

Yumurta / The Egg from istanbul film akademi on Vimeo.

İstanbul Film Akademi’de mayıs ayında başlayan film yönetmenlik atölyemizin ikinci filmini yukarıdan izleyebilirsiniz. Her zamanki gibi oyuncularımız Gulsah ve Emre’ye teşekkürler. Filmin yönetmenleri Naz Timur, Bulut Çavaş ve Öykü Özgen’i de kutluyorum, çok iyi çalıştılar. Atölyede ışığa, renge pek bakmayıp bir filmin yönetilmesinden söz etmeyi daha fazla önemsiyordum ama bu defa görsel olarak daha çekici olmasını tercih ettik.

Filmi 5d MK III ile h264 olarak çektik. Hiç bir profesyonel sinema ışığı kullanmadık ve bütün film 6 saatte çekildi. Daha önce de yazdigim gibi  atölyede belli kısıtlamalarımız var: Bir kadın, bir erkek, bir ev ve en fazla 3 dakikalık öyküler olmak zorundalar. Bu durum önceleri katılımcıları zorlasa da aslında bu tür kısıtlamaların çok yararlı olduğunu düşünüyorum.

Bu defa senaryoları da ulusal bir yarışma ile seçtik. Senaryonun sahibi Fidel Yokuş’u de tebrik etmek gerek. Gerçi yönetmenler senaryosunu biraz değiştirdiler ama bu da gayet normal.

Film için önemli ekipmanlardan biri de Edelkrone‘nin sağladığı Slider Plus v2 idi. Bir süredir zaten aleti kurcalıyordum ilk defa bir filmde kullanma şansı oldu. Action ve Target modülleriyle birlikte gelen slider filmde de göreceğiniz gibi son derece başarılı. Kullanımı konusunda uzun bir inceleme yazsam biliyorum ki sevgili Kadir ben yazana kadar yeni bir sürüm çıkaracak : ) O yüzden çok detayina girmiyorum ancak özellikle yukarıdaki gibi gerilla prodüksiyonlar için çok hayati bir unsur Slider Pro.

Filmin renklerini yine DaVinci’de yaptik. Ses miksini Otomat’ta Murat Çelikkol, müziğini de Emre Aypar yaptı. Yapımcımız Veysi’ye ve katılan herkese de teşekkür ederim. Uzun süredir kısa filmden uzak kalmıştım. Yeniden sahalara dönmek güzel : )

Yerçekimi

GRAVITYAlfonso Cuaron’un yeni filmi Gravity (Yerçekimi) teknolojik olarak sinema tarihinde yepyeni bir sayfa açıyor. 17 Dakikalık kesintisiz açılış planıyla (daha önce benzer şeyleri Children Of Men’de de yapmıştı Cuaron ama bu defa yaptigi cok daha zor) hem muthis bir gövde gösterisi yapıyor hem de anlattığı hikayeyi en etkileyici şekilde anlatmak için teknolojik olarak daha önce hiç yapılmamış şeyler yapıyor.

Film boyunca bir açık yakalamak için epey çabaladım. Ne yazık ki bulamadim : ) Hatta nasil yapildigini bile anlayamadim.

Neyse ki heyecan icinde eve gelip http://www.fxguide.com/featured/gravity/ adresinden bu işin nasıl yapıldığı ayrıntılarıyla okuyabildim. Kısaca özetlemek gerekirse (tabi anladigim kadariyla : ) Cuaron bütün filmi “previs” adı verilen (hareketli storyboard olarak da adlandırılabilecek) bir yöntemle önceden “çekmiş”. Bu previs onaylandıktan sonra filmi “gercekten” çekmeye başlamış. Tabi cekmek derken aslinda filmde astronotların yüzleri haric her sey 3D (yani bilgisayarda uretilmis). Sadece oyuncularin yuzleri ozel bir aydınlatma yontemiyle (Led lerden olusan bir kutu icinde) cekilmis. Boylece isigin her planda ve her acida dogru yerden gelmesi saglanmis. Ornegin dunyanin goruntusu oyunculara yansiyacaksa bu LED ekrana veriliyor boylece o planin icinde isik nereden gelecekse oradan gelmesi saglanmis oluyor.

Bu yontem cok iyi sonuclar verse de tabi cekimi epey zorlastirmis zira oyuncularin cok iyi zamanlamalarla dogru hareketleri yapmalari gerekiyor. Ornegin 2. dakikanin 15. saniyesinde belirli bir sey yapmalari gerekiyorsa onu o anda yapmalari gerek! Ne bir saniye sonra ne bir saniye once! Tabi bu bildigimiz yesil ekran tekniginden farkli. Oyuncularin kare kare rotoscope ile zeminden ayrılması gerekmis.

Oyuncuların yercekimsiz ortamdaymis gibi olmasını ise bu film icin gelistirilen 7 akslı motion control sistemi saglamis (yani oyuncular havada suzuluyor gibi gordugunuz her an aslinda o hareketi kamera veriyor. Tabi tum ayrıntılara vakif olmak zor zira post production ekibine göre kendilerine katılan herhangi bir calisanin bile ne yapildigini tam olarak anlamasi 2 hafta suruyormus : ) zaten 100 milyon dolarlik bir butce ve 4 yillik bir yapim surecinden bahsediyoruz. Sonuc gercekten mukemmel. Bugune kadar cekilmis en gercekci uzay filmi ile karsi karsiyayiz. Oyle ki Kubrick’in 2001’i bunun yaninda epey demode kaliyor (icerik olarak degil elbette). Teknik olarak kusursuz ve yepyeni bir seyle karsi karsiyayiz.

Buna karsilik filmin tek elestirilebilecek noktasi herhalde icerigi. Cok derin bir film degil Yercekimi ancak o kadar iyi bir iscilik ve yonetmenlik var ki hayran kalmamak zor. Boylece aslinda sinema tarihinde yeni bir donem de baslamis oluyor: On yil icinde artik oyuncularin sadece performans vermek icin kullanildiklari tamamen 3D (3D derken stereoscopic demek istemiyorum) filmler izliyor olacagiz. Butun bu durum icinde Turk sineması ne olur bilmek zor. Filmcilerimizin hala Adana Antalya odakli yasamlari surer mi? Korkarim evet!

Hitchcock

Hitchcock 11Sinemayla ilgili tek kitap okuma şansım olsa hiç düşünmeden “Hitchcock Truffaut”  yu seçerdim.

Tabi Hitchcock özellikle sinema tv akademilerinde pek tutulan konulardandır. Teorisyen taifesi dönüp dönüp Hicthcock’u “okurlar”. Fakat benim Hitchcock sevgimin bunlarla ilgisi yok. Hitchcock bütün bu akademik okumaların ötesinde “filmcilik mekaniği” (neyi, nasil, nereden, hangi mercekle çekeriz ve bunlar sonunda nasıl bir etki elde ederiz?) için temel kaynak sayılabilir.

Henüz 20 yaşındayken kitabı okumuş ve vurulmuştum. Film yönetmenliği denen mesleğin gerçekte ne olması gerektiğini bu kadar net ortaya koyan başka kimse olduğunu sanmıyorum.

Bu sıralar Hitchcock’la ilgili bir de sinema filmi var gösterimde. Ne yazık ki çok iyi bir film değil ama yine de görmek eğlenceli. Özellikle Psycho’yu yapmak için para bulamamış olması ve evini ipotek ettirip filmi finanse etmesi bize aslında yönetmenlerin daima yalnız insanlar olduğunu bir defa daha gösteriyor.

Anthony Hopkins’i Hitchcock olarak izlemek güzel. Ne yazık ki dediğim gibi film Hitchcock gibi bir dehayi anlatmak için fazla sıradan ama yine de Amerikan sinemasının tuhaf yapısını ve Hitchcock’un çalışma şeklini göstermesi açısından da ilginç.

Yan Yana (Side by Side)

feature_still_keanu_and_scorsese-630x355Epeydir yazmamisim.

Yillardir verdigim derslerde gösterdiğim bir belgeselden daha önce bahsetmiştim: Visions of Light

1992’de yapılmış bu belgesel hala iyi olmakla birlikte ne yazik ki eskimişti. Bu seneden itibaren artik onun yerini Side by Side aliyor. Keanu Reeves’in sunduğu yönetmenliğini ise  nin yaptığı bu film kimyasal film ile dijital kameralar arasındaki tartışmayı 2012 itibariyle belgeliyor.

Bir çok ünlü yönetmen ve sinemacı (Lars von Trier, Chris Nolan, David Fincher, David Lynch, Scorsese, Rodrigez, Joel Schumacher vs vs) konu hakkında fikir bildiriyorlar. Film bunu yaparken genel terminolojiyi ve konunun ana hatlarını da (gerektiğinde basit animasyonlarla) özetliyor.

Bence meseleye ilgi duyanlar için güzel bir özet. İzlemek eglenceli.

Sonuç ne derseniz pek bir sonuç yok gibi. Film tarafını savunanlar daha az ve ukalalar : ) (örneğin Nolan çok kendini beğenmiş bir edayla dijital bir monitorden bakarak film çekmenin kendini kandırmak olduğunu söylüyor. Ona göre perdede oynayacak bir şey herhangi bir monitörde bakılarak çekilmemeliymiş. Vay canina. Ne incelik!) Dijitalciler (başlarını Fincher cekiyor) daha firsatçı ve gerçekçiler (mesela Fincher daha fazla çekim yapabildiğini söylüyor oysa aynı şey Keanu Reeves’i yoruyormuş)

Bu tür hoş bir sürü anektod var filmin içinde. Cehaletin kol gezdiği bizimki gibi ülkelerde olmayacak şeyler yani.

Seyredin kiskanin : )

Reji!

Türkiye garip bir ülke. Orada burada yıllardır duymuşsunuzdur: “Reji… reji ekibi… yönetmen reji verdi… rejisör geldi vs”

Bunlar aslında yanlış kullanımlar. Régie kelimesi Fransızca’dan geliyor ve anlamı “yönetim” demek ancak sinema tv yönetmenliği anlamında değil “idari yönetim” anlamında. Ayrıca rejisör Fransızca’da “yönetmen” için kullanılmıyor “realisateur” (gerçekleştiren) veya “metteur en scene” (sahneye koyan) kullanılıyor.

“Canım ne fark eder?” diyebilirsiniz fakat bence mesele bu kadar basit değil: Herhangi bir kelimeyi yanlış kullanmanın ve hatta bunda israr etmenin nedeni ne olabilir?

Sizi yönetmen olarak işe alacağımı düşünün. Karşımda oturuyorsunuz ve “Reji vermek zor iştir” diyorum. Böylece aslında sizi savunmasız bırakıyorum. “Gumbik vermek zor iştir verebilecek misin bakalım?” dememle aslında arada bir fark yok. Gumbik nedir bilmiyorsunuz fakat aslında reji nedir onu da bilmiyorsunuz. Üstelik gumbik in anlamını öğrenmek mümkün diğerini arayın da bulun bakalım 🙂

Gerçekten “Reji vermek”, “Yönetmenin rejisi çok güçlü” ne demektir?

Bu tür kelimelere İngilizce’de “buzzwords” deniyor. Herhangi bir konuşmada etkili görünmek için kullanılan ve fakat aslında içleri boş olan kelimeler. En bilinen örnekleri: Globalizasyon, globalleşen dünya, sinerji, ötekileştirmek vs vs.

Reji ile kastedilenin ne olduğunu az çok çıkarabiliyoruz tabi: Yönetmenin öyküyü anlatış biçimi, buna bağlı olarak kamerayı ve oyuncuları yerleştirmesi.

İyi de bu nasil ölçülür? Hangi yönetmenin iyi hangisinin kötü reji verdiğini nasıl anlarız?

Bir senaryonun filme dönüştürülmesi basit gibi görünen ancak gerçekte görsel bir dili bilmeyi gerektiren son derece kompleks bir iştir. Bu işin kuralları vardır ve bunlar öğretilebilir, tartışılabilir ve üzerinde rahatlıkla konuşulabilir. Fakat bunları konuşabilmek için fotoğraf, mercek, çerçeve, kompozisyon, derinlik, perspektif, ton, renk, drama, ışık, kurgu, tempo, ritim gibi kavramları iyi bilmek gerekir.

Bütün bunlardan habersizseniz “reji vermek zor iştir” der geçersiniz. Neyse ki Türkiye’de çok kolay yedirebilirsiniz bu blöfü.

Yine de blöfçü olmak istemiyorsanız David Mamet’in “Film Yönetmek Üzerine” adlı kitabını okuyabilirsiniz.

Üç İyi Film

Geçenlerde “Black Swann” i eleştirince EA kardeşimiz “Bir filmi de beğen” demişti. Bu söz bana çok dokunmuş ki üç film birden beğendim:

İlki XMen’in yeni bölümü “Xmen: First Class”. Bunu göreli epey oldu ama firsat bulup yazamadım. X Men serilerinin çok hastası değilim ama bu son film hepsinden iyiydi açıkçası. Olayların ortaya çıkışını anlatan bu “prequel” gayet iyi yazılmış ve yönetilmiş.

İkincisi “Super8”. Bence çok iyi bir sinemacı olan J.J. Abrams’ın Steven Spielberg yapımcılığında ortaya çıkardığı 1979’da geçen bu “uzaylı filmi” hem sanat yönetimi, hem öyküsü, hem de oyunculuklarıyla harika. Özellikle tren kazası sahnesi çok başarılı.

Sonuncusu ise “Harry Potter and the Deathly Hallows: Part 2”. Bunu çok anlatmaya gerek yok sanki. Harry Potter serisini hiç bir zaman sevmedim ama bu son film bence iyi olmuş. Özellikle pek haz etmediğim 3D meselesi garip şekilde iyi kullanılmış. Ekrandan bize doğru atlayıp zıplayan çok az şey vardı ve daha az yorucuydu.

Bütün bu iyi filmleri görüp ruhumu Hollywood’a sattığımı düşünebilirsiniz ancak benim için iyi filmin kriteri gayet basittir: Ağzım açık izliyorsam (birinci anlamıyla değil elbette : ) o film iyidir.

“Bu filmi seyrettiğim ve beğendiğim için ne kadar duyarlı ve entelektüel bir insanım! Şimdi rahatlıkla çoğu Cihangir’de oturan ve her nasilsa hepsi sinema yazarı olan arkadaşlarımla saatlerce konuşuruz bu filmi” diye izliyorsam o film kötüdür.

Reklamda Oyuncuları Güldürme Sendromu

Yukarıdaki film epeydir nette dolanıyor. Bence çok iyi bir reklam filmi. Hem fikir iyi, hem uygulama.

Reklamdaki annenin yüz ifadesi (27. saniye) benim için özellikle önemli. Nedeni de şu: Türk reklam sektöründe çok sık karşılaşılan bir durum vardır. Bir plan çekersiniz ve sizce her şey yolundadır. Fakat yapımcınız veya reji asistanı ajans müşteri masasından size doğru seğirtir. Bu isteksiz geliş genelde hayırlı bir haber yok demektir ve büyük olasılıkla şu yorumla sonuçlanır: “Biraz daha gülümseme…”

Siz de çaresiz oyunculara şöyle dersiniz: “Evet güzeldi, bir kere daha alıyoruz, gülümseyerek lütfen!”

Bazı filmler için bu istek yerinde olsa da ben genelde ölçünün fena halde kaçtığını düşünüyorum. Neden oyuncular sürekli gülümsesin? Böyle bir hayat mı var? Ayrıca yerli yersiz sürekli gülümseyen biri hayatımızda olsa epey gıcık olmaz mıydık? İste yukarıdaki filmde anne gülmüyor (aslında filmde kimse gülmüyor üstelik gülmelerini gerektirecek bir durum da fazlasıyla var) ve bu bence çok doğru bir reji kararı.

Bu film Türkiye’de çekilse mutlaka şöyle biterdi: “Baba düğmeye basar. Anne ile birbirlerine bakıp gülümserler. Sonra çocukla beraber (çocuk kaskı çıkarmıştır) hep birlikte arabanın içinde şarkı söyleyerek ilerlerler ve neşeyle gülerler.”

Fikir yeterince güçlüyse oyuncular ağlasa bile seyirciler gülümser. Fikriniz yoksa oyuncuların hepsi pişmiş kelle gibi sırıtsa da bir şeye yaramaz.

Saten


dop: veli kuzlu / prod. co. dijital sanatlar / ajans: piramit

Alexa ile çektiğim bir reklam filmi. Artik showreel dosyalarini olabildigince HD olarak tutmaya karar verdim. Vimeo da HD hizmeti veriyor.

Film Sektöründe En Çok Yapılan 10 Yanlış

Türk film sektöründe israrla yanlış bilinen şeyler vardır. Bunların büyük kısmı yabancı dil sorunundan kaynaklı ve bu konuda kimseyi suçlayamayız. Lütfen bu hatalardan biri size de uyuyorsa komplekse kapılıp bana küfür etmeyiniz. Hata yapmak gayet normaldir. Hatayı kabullenmemek ise psikolojik bir problem:

1 – Steadicam’e Statikem demek ve SteadYcam şeklinde yazmak: Steadicam Cinema Products adlı şirketin (sonradan Tiffen tarafından satın alındı) ürettiği bir marka. Yani özel isim. Bu nedenle Y ile yazılmıyor ve “Statikem” diye de okunmuyor. “Steadicam” olarak yazılması ve “Stedikem” diye telaffuz edilmesi gerekir. Ne yazık ki bir çok uzun metraj filmin jeneriğinde “Steadycam” yazıldığını görüyorum.

2 – Fransızca “Mise au Point” terimini Mezzopan diye okumak: “Miz o puen” diye okunur ama bunun yerine Fransızca’ya hiç bulaşmayıp “netlik çekmek” desek daha iyi bir iş yapmış oluruz.

3 – Filmlerin sonuna “Senaryo ve Yönetmen Hasan Mercan” yazmak: Bu aslında bir dil yanlışı bana göre. “Senaryo ve Yönetmen Hasan Mercan” denince Hasan Mercan kendisi senaryo oluyor. Senarist ve Yönetmen denebilir ama o da garip, senaryo yönetim olabilir belki…

4 – Portable kelimesini Porteybl şeklinde okumak: Evet Ingilizce bu açıdan garip bir dil. “Table” yazılınca “teybl” diye okunuyorsa “Portable” yazılınca da “Porteybl” okunur diye düşünebilirsiniz ama öyle değil: “Portıbl!” Tabi daha iyisi “taşınabilir” demek.

5 – Plan/Sahne/Sekans ayrımını doğru yapamamak: Sahneler planlardan, sekanslar sahnelerden oluşur. Sahne zaman ve mekan birliği gösterir. Sekans ise anlam birliği yaratacak şekilde bir çok sahnenin bir araya gelmesiyle oluşur (kaçma kovalamaca sekansı gibi)

6 – Betacam’i Betakam diye okumak: Yoruma gerek yok herhalde. Betakem okunur.

7 – Aks Çizgisi Kuralını tamamen yanlış anlamak: Bu yüzden kavrulup giden çok reji ekibi ve yönetmen olmuştur. Yönetmen bir şey yapmaya çalışır, reji ekibi direnir: “Kamerayı oraya  koyamayız!”. Bunu burada açıklamaya üşendim ama genelde yanlış biliniyor ne yazık ki. Özetle kamerayı her yere koyabilirsiniz önemli olan ekranda ne göründüğüdür.

8 – Fresnel Mercekli Lambaya “FreZnel” demek: Hayız S okunmayacak. Doğru okunuş “Frenel” zira adam Fransız. Ah bu Fransızlar!

9 – Field Sırası Meselesini Bir Türlü Çözememek: Televizyonda field sırası ters dönmüş bir sürü iş görüyorum. Öyle oynuyorlar. Kimse de bir şey demiyor herhalde. Pes diyorum. Her format için bu ayarı doğru yapmak gerekiyor ve ne yazık ki hepsi için ayrı.

10 – “Kameraman”ı “Görüntü Yönetmeni”nden “Yönetmen Yardımcı”sını “Yardımcı Yönetmen” den değersiz Saymak: Ben bunları hiç anlamadığım için yorum yapmam da zor. Bence hepsi aynı şey zaten biri nasıl diğerinden kıymetli olur ki?