Archive for the 'hayat' Category

Sinema Öğrencilerinin İnandığı Garip Şeyler

istanbul film akademi yönetmenlik atölyesi

Cok uzun yıllar sinema okullarında hem öğrenci hem eğitmen olarak vakit geçirmiş biri olarak öğrencilerin filmcilikle ilgili inandığı garip şeyleri görüp dururum. Tabi ne yazık ki bazıları daha gençken benim için de geçerliydi!

1 – XX Kameram olsa acayip filmler çekebilirim: Basitçe yanlış bir fikirdir. Bir kameranızın olması elbette gereklidir (hele bu devirde) fakat kamerasızlık yüzünden çekilememiş veya düşük teknolojili bir kamerayla çekildiği için başarısız olmuş bir film yoktur. Cep telefonunuzla da film çekebilirsiniz ve film iyiyse kimse buna aldırmaz. Oysa yüzbinlerce dolarlık bir kamerayla çektiğiniz kötü bir film kimsenin umrunda olmayacaktır.

2 – Senaryomda parlak bir fikir var, filmim çok iyi olacak / Senaryomda parlak fikir yok filmim kötü olacak. Hayır. Bu konuya daha önce de değinmiştim: Parlak bir fikir iyi bir film demek değildir.

3 – Kes komutundan sonra oyuncuyla konuşmama gerek yok! Tam tersi. Kamera veya başka bir detayla ilgili konuşmadan önce onlarla konuşmanız gerekli. Dramatik bir film yaparken sizin asıl malzemeniz oyunculardır ve bir oyuncu “kes” komutundan sonra kendini son derece tedirgin hisseder ve sizden bir yorum bekler. Böyle bir yorum yerine onları yok sayıp “arkadaki ışık değişti veya mikrofonu gördük” dediğinizde ne hissedeceklerini anlamaya çalışın.

4 – 25 yıldır bu işi yapan birini dinlememe gerek yok, benim fikrim en iyisi! Bu çok kronik bir inançtır. Ne yazık ki bu sadece öğrencilere özgü bir şey de değil. Genel bir “gelişmekte olan ülke” hastalığı. Tabi ki bu sizin filminiz ve kararları siz vermelisiniz ama Lars von Trier veya Quentin Tarantino değilseniz yapmayı düşündüğünüz şeyin yanlış olabileceğini de bir an olsun düşünebilmelisiniz.

5 – Bir konuşma sahnesinde bir oyuncudan diğerine pan yapacağım, harika olacak!  Bu dahiyane uygulamanın sinema tarihinde çok çok az yapılmış olmasının bir nedeni olabilir mi sizce? Böyle bir mizansende kameranın varlığı seyirci tarafından daha fazla hissedilir ayrıca bir oyuncudan diğerine pan yapmaya çalışırken arada gereksiz bir çok şeyi görmek durumunda kalırsınız. Oyuncuların temposunu düşürmeniz veya çok hızlı dönmeniz gerekir vs vs. Dediğim gibi belli bir bağlamda belki iyi uygulanabilir ama temelde “kötü bir fikirdir”.

6 – Herkes filmimi merakla izleyecek. Hayır tam tersi. Aileniz ve arkadaşlarınız dışında kimse filminizi izlemek istemiyor (aslında çoğunlukla onlar bile istemez!) çünkü zaten istedikleri anda izleyebilecekleri sizinkinden “çok daha iyi” yüzbinlerce film var ve onları bile izlemeye vakitleri yok. Neden sizin filminizi iştahla izleyeceklerini düşünüyorsunuz?

7 – Filmim 27 dakika sürebilir sorun yok. Büyük bir yanlış daha. Çoğunlukla kendi filminize tarafsız yaklaşamazsınız. Filminizi başka birine emanet etmeyi bilin.  Böyle birini bulamıyorsanız olabildiği kadar kısaltın, sonra bu süreden de en az yüzde 20 atın. Jenerikleri de kısa tutun.

8 – Ses çok önemli değil. Görüntülerim çok iyi! HayırSes görüntüden daha önemlidir. Zira bazen bir filmin görüntüsünün “kötü” olması o filmin anlatmak istediği şeyle örtüşebilir. Örneğin daha titrek bir kamera veya daha çiğ bir ışık o senaryo için iyi olabilir. Oysa ses her zaman iyi olmalıdır. “Sesi kötü yapalım film daha etkili olur” diye bir fikir olamaz (deneysel bir film dışında)

9 – Ne kadar karmaşık bir şey yaparsam o kadar başarılı olurum. Basit olan hiç bir şeye bulaşmamalıyım. Tam tersi. En iyi şeyler her zaman basit olanlardır.

10 – Kendime engel çıkarmalıyım çünkü ancak şu şu olursa iyi bir film ortaya çıkarabilirim. Bu özellikle en ilgimi çeken inançtır. “Şartları zorlamak” genel olarak doğru bir tavır olsa da sonuç olarak çekilmiş bir film çekilmemişten iyidir! Elinizdeki şartlara göre bir film çekin bu daha akıllıca değil mi?

11 – Filmimin bir mesajı olmasına gerek yok. Bir şey anlatmak çok eski bir düşünce. Ben hayattan bir kesit… Buna söyleyecek söz bile bulamıyorum. Neden bir seyirci hayattan bir kesit izlemek istesin zaten kendisi de her gün onu yaşıyor.

12 – XX yönetmen gibi yapacağım, planlar uzun olacak. 🙂 Siz o değilsiniz. Boşverin başkalarını kendiniz olun.

13 – Gittiğim sinema okulu çok kötü çünkü bitirince yönetmen olamadım. Bu konuda tek suçları bunu size baştan söylememiş olmak olabilir. Dünyada benim bildiğim “öğrencilerini doğrudan yönetmen yapabilen bir sinema okulu” yok. Sizinkinin de öyle olmamasına şaşmamalı.

14 – Filmim bitti ama istediğim gibi olmadı o yüzden hiç bir yere göndermiyorum ve kimseye göstermeyeceğim. Şimdi başka bir film üzerinde çalışıyorum. Bu sefer harika olacak! Hayır. O da istediğiniz gibi olmayacak. Hiç bir zaman hiç bir film tam istediğiniz gibi olmayacak ama bu onları insanlara göstermenizi engellemez.

15 – Filmim bir festivalde ödül alırsa hayatım kurtulur. Yanlış. Dünyada binlerce festival var. Bunların en iyilerinde bile ödül alsanız mutlak bir başarı garantisi değildir. Doğru insanları tanımak, iyi bir çevre oluşturmak ve ikna gücü çok daha önemlidir.

BONUS: Yakın plan almamıza gerek yok seyirci anlar.

Phantom 3 ile 7 saat

Son bir aydır çeşitli yolculuklara yeni oyuncak DJI Phantom 3 Pro ile çıktım.

Özellikle tekneden kalkış yapmak konusunda epey tedirgindim. Ne yazık ki web forumlarında inanilmaz bir bilgi kirliliği var: “Suyun üzerinde uçmayın düşersiniz” konulu bir çok mesaj okudum. Sonunda cesaretimi toplayıp suyun üzerinde 3 saat kadar uçtum. Böylece toplam uçuş sürem 7 saat oldu.

Bu 7 saatin ardından lafa sondan başlarsam Phantom 3 muhteşem bir alet: Rüzgara direnci, sabitliği sağlayan gimbal, kullanım kolaylığı, sinyal erişimi… hepsi çok çok iyi. Bütün bunların ötesinde size yepyeni bir perspektif sunuyor. Dünyaya yukarıdan bakmakta yarar var böylece aslında ne kadar önemsiz olduğumuzu hatırlayabiliriz.

Aletin bence tek zayıf noktası var: Kamera : )

Boyutuna göre kamera da esasen “kötü” değil fakat ne yazık ki sıkıştırması çok kötü: 60 Mbit lik bir 4K görüntü elbette bir RED’le Alexa ile aynı olamıyor. Özellikle yoğun detay içeren tarla, orman, çim vs gibi şeyleri çekerken sıkıştırmadan sorumlu görüntü işlemcisi fena çuvallıyor.

Buna karşılık kameranın merceği ve çözünürlüğü çok iyi. Sıkıştırmadan doğan kayıp olmasa boyutuna göre harika bir kamera diyebiliriz. Gopro’dan çok daha iyi olduğu kesin tabi.

Bir başka küçük eleştiri noktası da kamerayı tilt yapan kontrolün ne yazık ki yeterince hassas olmaması (ya da fazla hassas mı desem?). Kumandanın sol önünde küçük bir bilezik var. Onu çevirerek kameraya tilt yaptırıyorsunuz. Ne yazık ki bu bileziğin hızı yazılımdan ayarlansa da dururken ve kalkarken çok sert hareket ediyor (oysa 3 dolarlık bir devre ile bu çok kolay engellenebilirdi). Bu tür durumlarda aynı anda hem drone u kullanıp hem de tilt le boğuşmak kolay değil.

Benzer bir durum pan (Yaw) yaparken kullandığınız kumanda kolu için de geçerli. DJI’in Apple uygulamasından kolların hassaslığını azaltmak mümkün ama en düşük hassasiyette bile küçük bir hareketiniz drone u aniden döndürmeye yetiyor. Bu yüzden Phantom’la bir şeyin etrafında dönmek ciddi konsantrasyon istiyor (imkansız değil ama bayağı uğraşmanız gerek). Gerçi çok yakında yeni bir firmware ile bu tür hareketler otomatik hale gelecek ama yine de bu basit sorunlar aslında yazılım ve donanım düzeyinde çok kolay çözülebilirdi.

Bir kaç deneme sonunda 4K çözünürlüğünde Log ve 25 fps çekmeye karar verdim. En makul seçenek o gibi geldi. Yukarıdaki video o şekilde çekildi. 4K ilk geldiğinde gereksiz buluyordum ancak kabul etmek gerek 4K iyi bir şey. Özellikle hava çekimi gibi detay içeren karelerde etkileyici görünüyor. Bundan sonra sadece HD çeken bir kamera alınmaz.

Fotoğraf çekiminde Phantom 3 ne yazık ki başarılı değil. Bu tabi yıllardır 5D türevlerine alışmış biri için normal.

Blackmagic’in Phantom türü dronelar için bir kamera çıkarması bekleniyor. RAW çekebilen küçük bir kamera ile hayatlarımız daha harika olabilir.

Hızlı notlar:

* En az iki pile ihtiyaç var. Hatta 3 daha iyi olurdu.
* Gümrüklerde ve uçakta şimdilik kimse bir şey sormadı. Ancak bataryayı kabine almanız gerekiyor.
* “Compass” denilen pusula ayarı sanıldığı kadar sık yapılmasa da oluyor. İtalya’da yapılmış bir ayarla Bodrum’da günlerce uçtum bir şey olmadı.
* Sinyali kaybetme sınırı çok değişken. Bir yerde 1.2 Km de kaybettim, başka bir yerde 3 KM’de. Sözü edilen 5-6 KM leri zorlamadım. Her sinyal kaybında tabi büyük gerginlik yaşadım ama 3 dklık sessizlikten sonra Phantom kendisi geri gelmeyi becerdi. Tabi su üstünde bu sorun olurdu. Özellikle tekne hareket halindeyse Phantom ilk kalktiği yere dönüyor. O yüzden suda çok uzaklaşmadım.
* Alete çok iyi hakim olduğunuza emin olmadan ve Atti mode deneyiminiz olmadan uçmamanızı öneririm. Özellikle iniş ve kalkışlar en riskli durumlar. Hele de tekne gibi her yeri iplerle dolu bir yerden kalkış ve iniş yapıyorsanız.
* Pervanelerin balansını yapmak gerekiyor.
* Mutlaka bir ND veya polarize filtre kullanmak gerekiyor.
* Güneşte Ipad’in ekranından bir şey görmek imkansız. Mutlaka bir güneşlik lazım.

David Fincher ile Çalışmak

Bu yazının ana konusunu şuradan aldım. Bugünlerde David Fincher filmlerine tekrar bakıyorum. Geçenlerde 20 yıl sonra Seven’a tekrar baktım. Eskimiş olacağını umuyordum ama sandığım kadar eskimemişti.

Altan Sebüktekin’in önerisiyle fark ettigim su harika kanalda David Fincher’in yönetmenliği ile ilgili bir video da izleyebilirsiniz.

Yabancı dil sorunu olanlar icin özetlersem ilk linkte Fincher ile House of Cards’da çalışmış bir kamera asistanı ondan neler öğrendiğini 5 maddede açıklıyor.

1 – Yayına çıkacağınız ortam önemlidir ama yine de özensiz olmak için bahane olamaz. Netflix genelde Ipad’de izlenen bir yayın. O nedenle netlik sorunları sinemadaki kadar önemli olmuyor.
2 – Ekip olarak sizin işiniz oyunculara işlerini yapmak konusunda destek olmaktır, engel değil. Bir oyuncu sizin rayınız yüzünden yapmaya çalıştığı bir şey yapamıyorsa o rayı oradan alın. (Çektiğim bir filmin setinde sesçi oyuncuya “daha yüksek konuşur musunuz?” demişti!)
3 – David Fincher sizin yorgun olmanızı umursamaz. Bunu pislik biri olduğu için yapmaz. Filmi umursadığı için yapar.
4 – Bazen çekebileceğiniz en iyi tekrarı almış bile olsanız devam etmeniz gerekir. Kesinlikle.
5 – Çekim sırasında şaryo tıklasa ya da mikrofon görüntüye girse de mutlaka devam edin! (Keep rolling!)

Bunları okuyunca bizim ekipleri düşünmeden edemiyorum. Haklarını yiyemem Türk reklam filmi sektöründe özveriyle çalışan bir çok ekiple ben de çalıştım ancak ne yazık ki yönetmen aslında her zaman yalnızdır: Yapımcı her isteğinize şüpheyle bakar, ajans bir şey denediğinizde korkuya kapılır, fazladan bir şey çekmek istediğinizde bütün ekibin yüzü asılır, oyuncular biraz farklı bir isteğiniz olduğunda paniğe kapılır, biraz fazla tekrar yaptığınızda “Kubrick oldu mübarek” fısıltıları yayılır!

Bu ülkede herkes daima eve gitmek ister. Ne zaman garip bir istekte bulunsanız içlerinden size rahmet okuduklarını bilirsiniz.

Hele şimdi 12 saat kuralları çıktı işler iyice karıştı.

Tabi ki insani saatlerde çalışmalıyız ve aptal bir yönetmenle çalışmak acı verici olabilir ancak şunu unutmamalıyız ki sette kariyeri gerçekten tehlikede olan tek kişi yönetmendir (belki biraz da görüntü yönetmeni). Filmin iyi olması sadece onun için önemlidir. Sonuçta herkes suçu ona atabilir (görüntü yönetmeni dahil). Filmin sonunda ilk onun adı olacaktır.

Kurgucular, renk uzmanları, sesçiler, ışık ekibi ve tabi prodüktör… herkes film kötü olduğunda yönetmeni suçlayacaktır.

Yönetmenleri anlayalım sevelim. Linkteki kamera asistanının yazının sonunda dediği gibi In Fincher we trust! (Fincher’a İnanıyoruz!)

Güle Güle Avid

Daha önce de yazmıştım: Avid’i 1994’te kullanmaya başladım. O zaman için rakipsiz ve gerçekten muhteşem bir yazılımdı (ve donanım). Bir Avid sistemi 120 bin USD gibi fiyatlara geliyordu!

Kaset temelli kurgu sistemlerini kullanmış olan benim gibi insanlar için Avid tabi ki büyük bir devrimdi. Yıllar boyunca Avid’de sayamayacağım kadar çok şey kurguladım (hatta bir tane de uzun metraj)

Ne yazık ki üç ay önce çaresizce ve istemeden de olsa Premiere’e geçmek durumunda kaldım : )

Bunun suçu tamamen Avid’e ait. Yıllar içinde en büyük savunucularından biriydim ve hatta öğrencilerime baskı yapmışlığım da vardır : ). Gel gör ki Avid de bütün bu yıllar boyunca hata üstüne hata yaptı. Bir kaç yıl önce katıldığım bir sunumun ardından Avid’den bir mühendis “Final Cut’tan çok Premiere’den korkuyoruz” demişti.

Korkuları ne yazık ki gerçek oldu ve yıllar içinde hiç bir şeyi doğru yapamadılar: Arayüzü geliştirdik dedikleri şeyler tam tersine bildiğimiz basit arayüzü bozdu. Yeni dosya formatlarına destek vermekte geciktiler, fiyatı düşüremediler, yazılım gittikçe hantallaştı, sürekli buglar ortaya çıktı vs vs.

Bunlara rağmen bence hala Avid’in kurgu kolaylığı ve güvenilirliği (operasyon sırasında) Premiere’den daha iyi. Örneğin farklı yönlere çoklu budama özelliği (Asymmetrical multi trim) hala Premiere’de yok (PS: Varmis : ) ama yine de Premiere in timeline kullanimi ve trim modu hosuma gitmiyor) ve bu dramatik bir kurgu için çok önemlidir. Buna karşılık ne yazık ki aynı Avid içeri görüntü almak ve dışarı vermek konusunda o kadar inatçı şekilde beceriksiz ki bu devirde hala böyle bir yazılımla uğraşmak için gerçekten deli olmak gerek.

Sözün özü üç ay önce Adobe’ye üye oldum ve doğal olarak bütün Creative Suite’in yanı sıra Premiere’e de geçmiş oldum. Avid’deki eskiden kalan bazı projeleri de Premiere’e aktardım.

Ben bunları yaparken bir yandan da zaten Avid’in batmakta olduğu ile ilgili haberler çıkmış. Hatta şirketin kurgu sistemleri bölümünü Corel adlı Kanada şirketine sattığı duyurulmuş.

Ne diyelim? Harika bir şirket nasıl berbat edilir bu hikayeden bunu anlamış olduk.

Kısaca kral öldü yaşasın yeni kral!

Yerçekimi

1975141_1397061430571585_1966355301680417238_n

Yerçekimi, 2014


Emre Aypar, Altan Sebüktekin ve Burak Yıldırım’ın grubu Yerçekimi aynı adlı ilk albümünü geçen ay dijital olarak çıkardı. Bence çok iyi bir albüm olmasının yanı sıra kişisel olarak kapağını da verdiğim için doğrusu gururlanıyorum.

30 yıla yaklaşan dostluğumuz boyunca Emre bütün kısa filmlerimin müziklerini de yapmıştı.

Ciddi emek harcanmış ve Emre’nin uzun yıllardır biriktirdikleriyle oluşmuş albümün tek tek şarkıları yanında sözler ve anlattıklarıyla bir bütünlüğü de var. Kapakta da aynı tutumu sürdürmeye çalıştık.

Türkiye’de benzeri pek olmayan bu harika albümü bandcamp’ten dinleyebileceğiniz gibi (benim favorim Zaman adlı şarkı), 7 dolar karşılığında satın alarak gruba destek de olabilirsiniz.

21 Aralik ve Bunun Gibi Şeyler

Bu blogda bir sure sadece kameralarla ilgili yazmistim ama artik yeniden sıradan seyler de yazmanın zamanıdır.

Eglenceli bir konu olan 21 Aralık ile baslayayim. Bunu yazdigim icin bir suru insan icten ice bana kizacak ama bu tur sacmaliklara inanmayi gülünç buluyorum.

Nedeni de cok basit: Aslinda gercekten 21 Aralik’ta her şey bitebilir!

Bütün çocuklara okullarda ilk öğretilmesi gereken “safsatalar” (logical fallacies) ne yazık ki pek önemsenmedigi için bu ilkeyi açıklamak gerekiyor. Carl Sagan’ın Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı adlı kitabında dediği gibi:

“Örneğin “ben evimde bir ejderha besliyorum” desem. Sanırım siz bunu gelip görmek isterdiniz. Ben de size “O görünmez bir ejderhadır” diyebilirdim. O zaman siz de yere boya döküp ejderhanın ayak izlerini ortaya çıkarmayı önerebilirdiniz. Bu durumda da ben “Benim ejderham yere basmaz” diyebilirdim.” Isı sensörleriyle üflediği alevi algılayalım” deseniz “Onun alevi sıcak değildir” diyebilirdim.

Kisaca getireceğiniz her türlü kanıta karşı bir bahane üretebilirdim. Sonuçta kitlenir kalırdık fakat bu ejderhanın yokluğunu kanıtlayamamanız onun varlığını kanıtlamazdı.

21 Aralık hikayesi de böyle. Nedeni belirsiz şekilde dünyanın sona ereceği düşüncesi mevcut.

Özetle bu gerçek bile olsa inanmamak zorundayız.

Reklam Yönetmenliği

Sık sık benden daha genç insanlar “Nasıl reklam yönetmeni oluruz?” sorusuyla gelirler. Bu sorunun bende iki cevabi var. Birincisi kısa olan: “Bilmiyorum.”

İkincisi çok daha uzun ve sonucunda aradığınız cevabi tam olarak bulabileceğiniz de şüpheli. Yine de bu yazıyı okuyacaksanız bu meseleyle gerçekten ilgilisiniz demektir.

Reklam yönetmeni olmanın birinci şartı bu tür blog yazıları yazmamaktır. Bu hem şaka, hem değil zira reklam yönetmenliği dışarıya kapalı bir alandır ve bildiğim kadarıyla hiç bir reklam yönetmeni bu konularda kimseye bir şey söylemez (hele de böyle kamuya açık ortamlarda). Reklam yönetmenliğine başlangıç da aynı şekilde bir muammadır çünkü bir reklam filmine yönetmen olarak seçilebilmek için daha önce reklam (lar) çekmiş olmanız gerekir! Tabi buradaki saçmalık gayet açık. Durum sadece bu olsaydı etrafta hiç reklam yönetmeni olmazdı. Oysa bir sürü insan reklam yönetmenliği yapıyor. Bu insanlar analarının karnından reklam filmi çekerek doğmadıklarına göre bu işte bir terslik olmalı!

Continue reading ‘Reklam Yönetmenliği’

Bilgi’deki Olay

Bilgi Universitesi’nde 7 yil çalıştım. Ihsan Derman’ın bölüm başkanı olmasıyla (ve daha bir çok sorunun üst üste gelişiyle) 2006’da ayrıldım ve farklı bir kariyere yöneldim. Bilenler bilir Derman ile ve onun yönetim anlayışıyla hoşlaştığımı söyleyemem.

Bu girişten sonra asıl söylemek istediğimi söyleyeyim: Bilgi’de 2006’dan beri neler oluyor pek haberim yok ancak son yapılanlar büyük haksızlıktır: Derman’ın görevden uzaklaştırılması ve bölümün kilit altına alınması Türk Üniversite tarihi için kara bir lekedir.

Çok sevdiğim Robert M. Pirsig’in dediği gibi “üniversite akıl kilisesidir” ve hiç bir üniversitede hiç bir düşünce yasaklanmamalı.

Bu olay hem Türkiye medyasının içler acısı halini hem de akademinin düştüğü acıklı durumu göstermesi açısından çok önemli bir örnek: Akademik bir tez ancak akademik bir bakışla ele alınır. Böyle magazinel bir yaklaşımla paçavra edilmez.

Universite yönetimini de hayretle karşılıyorum. Yaptıkları açıklamalar olayın kendisinden çok daha utanç verici.

Olayı merak edenler şuradan her zamanki gibi yalan yanlış bilgilere ulaşabilir.

4.2 Saniye

Bu harika fotoğrafı izlediğim şu blog dan aldım. Grafik, kompozisyon, ışık vs gibi estetik açılardan bir değeri olmasa da hem tarihi olarak hem de “photo-journalism” açısından müthiş bir kare olduğunu düşünüyorum. Kerem’in yüzündeki ifadeye dikkat 🙂

PS: Takip etmeyenler için fotoğrafta Kerem Tunçeri oyunun bitimine saliseler kala Türk Milli Basketbol takımını Sırbistan karşısında 2010 FIBA Dünya Kupası finaline taşıyan sayıyı yapıyor.

zaman

http://www.bobbyneeladams.com/age3.html

Kurt Vonnegut’tan

http://sivers.org/drama

Kubrick ve Hayat…

Aşağıdaki röportaji “Stanley Kubrick Interviews” adlı kitaptan aldım. Kitap bildiğim kadarıyla Türkçe’ye de çevrildi. Almakta yarar var. Aşağıdaki benim çevirim…

Playboy: “Eğer hayat bu kadar amaçsızsa sizce yaşamaya değer mi?”

Stanley Kubrick: “Ölümlülükle başa çıkabilenler için, evet. İnsanı anlam oluşturmaya iten hayatın anlamsızlığının kendisidir. Çocuklar tabi ki hayata bir yaprağın yeşil rengi kadar basit şeylerden büyük mutluluk duymak gibi bozulmamış bir mucize duygusu ile başlar fakat büyüdükçe, ölüm ve yıkımın farkındalığı bilinçlerine sızarak yaşam sevincini, içlerindeki idealizmi ve ölümsüzlük yanılsamasını yıpratmaya başlar. Çocuk olgunlaştıkça çevresinde hep ölüm,acı görmeye ve “insanın mutlak iyiliğine” olan inancını kaybetmeye başlar.  Yine de eğer yeterince güçlü ve şanslıysa ruhun bu karanlığından yaşamın heyecanını yeniden doğurabilir, taze bir amaç ve onaylanma hissi yakalayabilir. Doğumundan gelen o mucize duygusunu geri getiremez ama ondan daha kalıcı ve sürekli bir şey şekillendirebilir.

Evren hakkındaki en dehşet verici şey onun bize düşman değil, kayıtsız oluşudur fakat bu kayıtsızlıkla uzlaşıp hayatın zorluklarını ölümün sınırları içinde kabul edebilirsek insan türü olarak varlığımız bir anlam ve tatmin sağlayabilir. Karanlık ne kadar derin olursa olsun kendi ışığımızı yaratmalıyız.”