Archive for the 'sanat' Category

Yeni Kısa Film: Kutu (Fragman)

The Box – Trailer from ilker canikligil on Vimeo.

Son kısa filmimi 2007’de çekmiştim. İnsanın yaşı ilerlerken kısa film manasız geliyor. Fonksiyonel olmayan, para kazandırmayacak ve kimsenin de pek umrunda olmayan bir şeyle uğraşmak saçma görünebiliyor. Oysa bu doğru bir bakış değil.

Bu blogu izleyenlerin bildiği gibi üç yıl önce İstanbul Film Akademi‘de başlattığımız atölyelerde katılımcılara tek mekanda geçen, iki oyunculu ve 8 saatte çekilecek filmler yaptırıyoruz. Bugüne kadar 30 kadar film yaptık bu şekilde.

Bu filmlerin hepsinde aslında tekrar “temellere döndüğümü” ve sinemaya ait bir çok meseleyi tekrar düşündüğümü fark ettim. Tabi neredeyse bütün çekimlerde yönetmenlerin işlerine karışmamak için kendimi zor tutuyordum! (Hatta galiba bazen biraz da karişiyordum ama bir atölyede bu kabul edilebilir!)

Sonunda sevgili Veysi’nin de israrıyla bir kaç tane de ben çekmeye karar verdim fakat kendime ayrıcalık yapmadım: Yine tek mekan (IFA’nın platosu), iki oyuncu ve sekiz saat çekim süresi ve yine 5D MK III…

Önce profesyonel bir kamera ve hatta görüntü yönetmeni ile çalışmayı düşündüm ama sonra vaz geçtim. Nedenini uzun anlatmam gerek o yüzden şimdilik geçiyorum.

Kendime yaptığım üç ayrıcalık oldu: Birincisi uzun zamandır sadece tilt shift merceklerle bir şey çekmek istiyordum. Filmin öyküsü buna uygundu o yüzden tüm film elimdeki 17 TS, 24 TS ve 90 TS ile çekildi. İkincisi atölyedeki diğer filmlerden farklı olarak “Kutu”yu Magic Lantern adlı harika yazılım sayesinde RAW çektik. Üçüncüsü de sis makinesi kiralamakti!

Doğrusu yıllardır profesyonel yönetmenlik yapan biri olarak beklemediğim şekilde zorlandım ve bir kere daha anladım ki kendi yazdığın bir şeyi çekmek daha zor ve bir yönetmenin yanında durup “şunu şöyle yapsak” demekle o filmi yönetmek arasında dağlar kadar fark var!

Yukarıda fragmanini izleyeceğiniz Kutu’nun senaryosunu daha önce başka bir katılımcımız (Ali Beke Ceylan) için yazmıştım ve hatta bitmiş filmi burada paylaşmıştım.

Kendi senaryomu tekrar yorumladım kısacası. Tabi bu yeniden yorumlama sırasında epey değişti film. Bu da atölye açısından ilginç bir deneyim oldu: Aynı senaryonun başka yönetmenler tarafından uyarlanması…

Sonuç olarak yıllar sonra yeniden kısa filme dönmüş oldum. Kısa filmin Türkiye’de genelde bir “sinema öğrencisi uğraşı” olduğunu biliyorum ama doğrusu yıllar sonra yeniden “sadece kendi istediğim gibi ve kimseye bir şey beğendirme zorunluluğu olmadan” bir şey çekmek hoşuma gitti.

Hatta o kadar ki hemen ardından bir tane daha çektim! O da yolda…

Müzik ve görsel efektleri her zamanki gibi sevgili dostum Emre Aypar yaptı. Final ses miksini de Barkın Engin. Katılımcılara, bütün IFA ekibine ve Veysi’ye, Nazım’a ve oyuncularım Deniz ve Burcu’ya, Edelkrone ve Otomat‘a teşekkürler.

Yaşasın Kısa Film! 🙂

Filmcilikle İlgili Basmakalıp Fikirler

Gustave Flaubert’in “Edinilmiş Fikir” diye bir kavramı vardı. “Edinilmiş Fikirler Sözlüğü” adında bir kitap çıkarmak için hayatı boyunca uğraştı ancak bitiremeden öldü (gerçi sonradan bitmemiş haliyle basıldı)

“Edinilmiş fikirler” (Les İdées Reçues) kısaca herhangi bir konuda yeterince bilgi sahibi olmadan edinilebilecek, en kolay ve ilk akla gelebilecek ve genelde yanlış olan klişe düşünceleri ifade eder. Bizim film dünyamızda da bunlar az buz değildir. İşte en sevdiğim on tanesi:

1 – Senaryo / Fikir çok önemli: Bu lafı edenler genelde “çok iyi bir fikir”, “şahane bir senaryo” diye bir şeyin var olduğunu düşünürler/sanırlar. Fakat her nasılsa bu büyülü fikirler bir türlü onlara veya çevrelerindeki kimseye gelmez hep başkalarına gider. Ah o müthiş fikir bir gelse akıllarına neler yapacaklardır! O fikir öyle bir fikir olacaktır ki bir yapımcıya anlatıldığında adam düşüp bayılacak, oyunculara anlatıldığında hepsi bütün programlarını sizin için değiştirecek ve kapınızda yatıp kalkmaya başlayacaktır!

Oysa bir film fikirle yapılmaz. Fikir çoğunlukla son derece önemsizdir. Önemli olan o fikri nasıl ifade edeceğiniz olabilir ancak. Bunu iyi yapmak da çok uzun uğraş ve yıllar sürecek bir öğrenme süreci gerektirir. Öyle “tuvalette aklıma harika bir fikir geldi bu şahane olur” diyenlere inanmayın siz. Buna inanmak “aklıma patates şeklinde bina yapmak geldi harika olacak” diyen bir mimara inanmak kadar akıllıcadır ancak.

“Harika bir fikir”den çok berbat fikirler gerçekten vardır tabi. Onların hakkını yemeyelim ve kötü bir fikirden iyi film çıkması imkansızdır. Oysa iyi bir fikirden çok kolay kötü film çıkar.

2 – Kamera Açıları Çok İyi / Çok farklı Şahsi favorilerimdendir. Bu saçma cümle üzerine roman yazabilirim. Yahu ne demek kamera açıları çok iyi? Kamera açısı ne demek? Mercekten mi söz ediyorsunuz? Kameranın yüksekliğinden mi? Oyuncunun kameraya uzaklığından mı? Sonuçta ortaya çıkan kompozisyondan mı? Bunların hangisinden bahsederseniz edin saçma bir söz ediyorsunuz. Kendi başına “iyi kamera açısı” diye bir şey yoktur. Belirli bir bağlamda (senaryo) belki böyle bir şeyden bahsedilebilir ama yine mimariden gidersek bu bir binaya bakıp “kolonları çok sağlam, mimar çok iyi” demekle aynıdır.

3 – Oyunculuk çok önemli: Oyunculuk önemlidir evet ama yazdığınız uyduruk diyalogları Robert DeNiro bile okusa bir halta benzemezdi. Oyuncuyu odun gibi oraya dümdüz koydunuz ve hiç bir mantığı olmayan ve samimiyetsiz ve klişe diyaloglarınızı büyük bir şevkle söylemesini beklediniz. Olmayınca da “oyunculuk çok önemli” diyorsunuz!

4 – Renkler çok güzel… XXY colorist çok iyi… Alın size bir tane daha: Renkler iyi derken neyi kast ediyorsunuz? Renk deyince ne anliyorsunuz? Ne biliyorsunuz renkle ilgili? Bir filmin sanat yönetiminden haberiniz var mi yoksa rengin sadece colorist tarafindan yaratilan bir şey olduğunu mu düşünüyorsunuz? Ya da basitçe maviyi mi seviyorsunuz? Yoksa “sarı mı daha güzel böyle canlı falan”.

5 – Tabi senaryoyu yazdık ama oraya ufak bir şey bulmak lazım Bu genelde reklam ajanslarının topu yönetmene atma sözüdür. Bulunacak şey aslında ufak falan değildir ve bulunmuş olan asıl fikrin cılız olduğu herkesçe bilinmektedir. Bu cılız fikir cılız şekilde yazılmış ve işlenmiştir. Üstüne bir de müşteri tarafından çekiştirilmiş ve ajansın da bir noktada pes etmesiyle sonuç iyice kaos olmuştur. Bütün bu acuzet içinden çıkılması için sizin o “ufak” eklemeyle harika bir film yapmanız yeterli olacaktır. Böylece sonuçta iş “şahane” olmazsa tek suçlu siz olursunuz: O ufacık fikri bile bulup filmi kurtaramadınız! Ne kadar akıllıca değil mi?

6 – Yayında Toplar! En klasik yalandır. Yayında hiç bir şey “toplamaz” sadece öyle inanmak istediğiniz için size öyle gelir. Bir de tabi aradan zaman geçeceği için siz o takıldığınız meseleyi çoktan unutmuş olursunuz.

7 – Kameraman Çok İyi: Bu da ikinci başlığın bir türevidir. Filmcilikten anladığınızı göstermek için havalı bir sözdür elbette ama bir film için bunu söyluyorsanız genellikle film olmamış demektir.

8 – Kurgusu çok güzel:  Bu sözde kurgu ile ifade edilen gerçekte kurgu değil dramatik yapı veya anlatımdır. Bu biraz da Türkçe’nin bir eksikliği. Zira Hollywood’un da hala kullandığı “Continuity Editing” zaten fark edilmemek üzere inşa edilmiştir.

9 –  Türkiye’de … Yok:   Noktalı yerlere istediğinizi koyabilirsiniz. En çok görülenleri yapımcı, senarist, yönetmen ve oyuncudur. Bir Amerikalı aynı sözü eder mi acaba merak ediyorum. “There are no producers in USA” lisanen bile saçma bir laf olduğu açık değil mi?

10 – Türkiye’de Ne Hikayeler Var Aslında: Bu da kişisel favorimdir. Nedense bu müthiş hikayeler bir türlü bulunamamaktadır. Herhalde 9. maddeyle ilgili olsa gerektir bu sorun.

Son olarak o zaman İngilizce söyleyelim aynı şeyi daha manalı görünsün: “There are so many fantastic stories in Turkey”

BONUS: Renkler çok güzel böyle pastel falan… canlı yani!
BONUS 2: Kurguda yediririz. Nah yedirirsin!

Renge Girmek!

cc
Sektörde hasta olduğum laflardandır: Renge girmek! (Daha da kötüsü “color” a girmek!)

Evet, geçen ay yıllar sonra yeniden bir kısa film çektim ve tabi ki neredeyse her şeyini yapmak da bana kaldı!

Bunca yıldır yerli yersiz bir sürü şeyi öğrenmeye çalışmamın ve kafa yormamın bazı insanları içten içe şaşırttığını görürüm.

Oysa bunun arkasında “Kendi işini kendin gör” felsefesi yatıyor. Bu anlayışın yararları da var zararları da… Türkiye gibi uzmanlaşmanın az olduğu bir ülkede her şeyden anlamanızda sonsuz yarar var. Bir defasında colorist olduğunu iddia eden biri bana “Renk uzmanıyım” demişti. “Tamam harika” dedim “O zaman şu kızın cildini resmin geri kalanından ayır ve yumuşat.” Durdu, hık mık etti, sonunda “Onu nasıl yapacağımı bilmiyorum” dedi : ) Kısaca “uzmanım” diyenlere her zaman inanmayın!

Tabi yukarıda dediğim gibi bu “kendin yap” yaklaşımının problemli tarafı da çok: Her şeyi iyi yapamıyorsunuz, konsantrasyonunuz dağılıyor, zorlanıyorsunuz vs. ama asıl daha da kötüsü yalnız kalıyorsunuz: Verdiğiniz kararların doğruluğundan (tabi doğru diye bir şey varsa!) emin olmanız güçleşiyor.

Dün Ben Wheatley diye bir yönetmenin Ballard’dan uyarladığı High Rise adlı filmini izledim. Yönetmen ender rastlanan şekilde filmlerinin kurgusunu da kendisi yapıyormuş. Genelde bu istenmeyen, önerilmeyen bir şeydir. Bir röportajında bu durumu savunuyordu (gerçi filmi hiç olmamış ama o başka bir mesele! Eminim onu da başyapıt olarak görecek çok insan vardır. Filmdeki en iyi şey şuradaki Portishead uyarlamasıydı)

Kendi çektiğin bir şeyi kurgulamak tabi kolay değil fakat özellikle renk konusu en zoru diyebilirim zira hem çok iyi bir teknisyen olmayı, hem renk bilgisine sahip olmayı, hem de yaratıcı olmayı gerektiriyor. Ayrıca izleme şartlarınızın ve tabi ana malzemenizin de (sanat yönetimi, kostüm, ışık, kamera, mercek) iyi olması şart.

Kendin yapmanın en güzel tarafı belirli bir süreye sıkışmamak. Normalde saatle para verilen bir renk düzenleme suitine girdiğinizde olabilecek en kısa sürede çıkmaya çalışırsınız. Burada öyle bir durum yok ve bu iyi bir şey.

Tabi günler boyu renkle uğraştığınızda sonunda garip şekilde şunu fark ediyorsunuz: Yaptığınız bütün o işlemler, siyahı ve beyazı nereye koyacağınız konusundaki bütün ikirciklenmeler aslında çok da önemli değil. Bu tür kararlar filmin özünü değiştirmiyor ama yine de yapılması gerekli tabi.

Bu arada renk ve ışıkla ilgilenenlere Hannibal‘i tavsiye ederim. Üç sezonluk bu şahane dizi özellikle sanat yönetimi, oyuculuk, kamera, ışık, renk ve hatta senaryo gibi konularda önceki filmlere bile toz attırıyor. Maalesef Amerikalılar Türkler kadar akıllı olmadıkları için bölümler 43 dk. Halbuki kafaları çalışsa 110 dk yaparlardı.

Ne yapsınlar işte onlar da öyle!

Geçmişe Dönüş

Teknosa – Babalar Gunu from ilker canikligil on Vimeo.  Teknosa – Babalar Gunu from ilker canikligil on Vimeo

Teknosa için yukarıdaki filmi çekerken aslında son bir kaç yıldır üstünde düşündüğüm bazı şeyleri deneyimlemiş oldum. Film bir ailenin 90 lardan 2000lere gelişini babanın çektiği anı videolarıyla anlatıyordu ve mutlaka gerçekçi görünmesi gerekiyordu.

Dönemin kameralarını kullanma fikrinden önce açıkçası biraz çekindim. Prodüksiyon şirketinden sevgili Orkun’un bulduğu kameralar ürkütücü görünüyordu. 1980lerin sonunda yapılmış bu kameralar genelde durdukları yerde bile eskimişti. Bir ara Black Magic’in Pocket kamerasıyla çekmek için testler yaptık (bu arada o da iyi bir kameraya benziyor kısa oynama sürecinde gördüğüm kadarıyla). Görüntüleri eskitmek için Red Giant’in VHS adlı ilginç eklentisiyle istediğimiz etkiyi alıp alamayacağımızı denedik. Aslında sonuç başarısız da değildi ancak sadece görüntünün eskimesi yetmiyordu: Kameranın her şeyiyle inandırıcı olması şarttı ve bu olamıyordu.

Ajans da bu konuda cesur davrandı. Böylece tehlikeli olanı seçtik ve filmin tamamını amatör kameralarla çektik. Prodüksiyon büyük bir çabayla dönemlere ait her formattan çalışan iki adet kamera buldu. Herhangi bir görüntü yönetmenine de bu derece acı çektiremeyeceğimiz için kamerayı da ben kullandım tabi.

Bahçedeki koşma sahnesine kadar Panasonic NV M7 model bir VHS, devamında Sony bir Video 8, Canon bir Mini DV (tek çipli) ve son olarak Iphone 6 kullandık. Tabi tahmin edebileceğiniz gibi epey ilginç bir deneyimdi: VHS özellikle en büyülü olanlarıydı diyebilirim.

Pozlama son sahnelerde kullandığımız Iphone 6 dışında hepsinde otomatikti. Yıllarca video production derslerinde otomatik pozlamanın ne berbat bir şey olduğunu söylemiş biri olarak hoşuma gitmedi desem yalan olur : ). kamera asistanı Yusuf’la kendimizi epey garip hissediyorduk. “Kamerayı verir misin?” dediğimde çıkarıp Iphone’u veya VHS’yi vermesi bir tür şaka gibiydi.
Kameraların vizörleri o kadar kötüydü ki açıkçası şaşırdım. Hemen hepsinde vizörden baktığınızda arı peteğinin arkasından bakar gibi görüyordunuz. Ajansa görüntü vermek konusunda çok zorlanmadık. Garip şekilde en zoru Iphone oldu: Sonunda Apple TV kullandık böylece kablosuz olarak görüntü aktarabildik.

Tabi bir ışık ekibi vardı ama doğrusu böyle bir projede ışık yapmak da kolay değildi. Yapılmamış gibi gösterdik (aslında ne kadar yakarsanız yakın kameralar kendini ayarladığı için boğuşmanız gerekiyordu) ama aslında epey ışık yaktık.

Oyunculuk da kritikti. Özellikle çocuklarla çalışırken bir şeyleri dikte etmeye çalışmak her zaman işi bozar. Bu yüzden olabildiğince oyun vermemeye çalıştım: Bize gereken küçük anlardı. Tabi çekim sırasında ajans bu durumu çok kolay kabullenemedi: Neden oyunculara “bir şeyler yapmalarını” söylemediğimizi kendilerine sorup duruyorlardı herhalde. Oysa anı videosu temelde bir şey yapmamak üzerine kuruludur.

Tabi her çekim günü akşam kasetlerin (evet kaset diye bir şey vardı!) aktarılmasına kadar tedirgin oluyorduk. Teknik bir facia olabilirdi ama şanslıydık ve bir sorun çıkmadı.

Kurgu da elbette bir sorundu: Interlaced çekim yapan eski analog kameralarla yeni Iphone’u aynı akışta buluşturmak ve saatlerce görüntünün içinden (çoğu durumda anı videosu mantığını korumak için kaydı hiç kesmemiştim) çıkmak için kurgucumuz Ali Aga ile epey sabahladık. Sanat grubu ve kostüm de iyi çalıştı.

Renk düzenleme yapmadık sayılır zira bu tür kameraların en büyük sorunu (ve bir noktada avantajı) bu: Ürettikleri veri (sinyal) o kadar dar ki en ufak bir oynamada görüntü inanılmaz derecede bozuluyordu (Bu Iphone için de geçerli). O yüzden yukarıdaki video aslında çekimde gördüğümüz şeyin neredeyse aynısı diyebiliriz.

Böylece sinema okulunda öğrenci olduğum günlere nostaljik bir gezi yapmış oldum!

Marshall Mcluhan’in meşhur sözü her seferinde doğrulanıyor (Taşıyıcı ortam mesajın kendisidir demişti). Hangi kamerayı alayım diye soranlara bunu hatırlatmak gerek belki: Kamera değil onunla ne yapmayı planladığınız önemli. Megazilyon piksel veya geniş dinamik aralık da çok önemli değil. İyi ışık, çok keskin mercek, harika kamera hareketleri… Bunların hiç biri bazen önemli değil. Önemli olan yaratmak istediğiniz his.

Bu blogda daha az yazı yazmamın nedenlerinden biri de bu: O kadar çok yeni kamera çıkıyor ve aslında çoğu o kadar gereksiz ki… Yine de çığır açıcı bir şeyler olursa paylaşacağım.

PS: Bu arada şöyle bir iddia da var. Konu benimle ilgisiz olsa da belirtmekte yarar var.

Dünyanin Son Günü

Gençken yönetmenliğin gövde gösterisi olduğunu düşünürdüm. Artık tabi öyle düşünmüyorum. Temelde yönetmenin görevi sorun çözmek ya da daha doğrusu bir fikri anlatmak için görsel çözümler bulmak. Tabi ki herhangi bir çözüm diğerinden daha doğru demek imkansız ama verilmesi gereken kararlar var ve bunları belli sınırlar içinde vermek zorundasınız (bütçe, zamanlama, teknik vs)

Yerçekimi grubunun yeni single şarkısı “Dünyanın Son Günü” için çektiğim yeni klibi yukarıda izleyebilirsiniz.

Klibi çekebilmek için Glidecam sabitleyici sistemine Kadir Köymen‘in motorlu pan kafasını oturtmam ve dengelemem gerekti. Manfrotto nun harika bağlantı parçaları sayesinde bir kac günlük uğraşma ve Zoom İthalat seferi sonunda bunu başarabildim. Bunu dünyada başka yapan olmuş mudur bilmiyorum 🙂 Klibi elimdeki 5d mk 3 ile  raw çekmek istiyordum fakat aynı zamanda yüksek kare olması da gerekiyordu. Neyse ki çekimden bir kaç gün önce Magic Lantern’in kırpma olmaksızın 39 fps e ulaşabildiğini fark ettim.

Klibi çekmek için kumsalda buluştuğumuzda beni taşıması gereken ATV nin aslında çalışmadığını anladığımda koşmaktan başka çare kalmamıştı. Böylece ışık tutan arkadaşlarım, üzerimde glidecam smooth stabilizer a bağlanmış roll kafasıdaki kamera ile ben, oyuncumuz Merve, Emre, Murat, Altan ile birlikte sahilde koşarak güneşi batırdık. Koştuğum ve Glidecam kullandığım için klibi aslında görmeden çektim diyebilirim.

Bugünün yönetmenlik anlayışı içinde kabul edilemez sayılacak bu çalışma şekli, bütçe ve zaman darlığı vs gibi kısıtlamalarla birleştiğinde aslında bazen daha iyi oluyor diye düşünüyorum.

Birdman Neden Kötü Bir Film?

Birdman-Movie-Poster-Keaton

Bu blogun teknik bir blog olduğu, benim de teknik meselelere kafayı takmış olduğum eş dost tarafından sık sık söylenir. Oysa bu doğru değil. Bu blog teknik bir blog değil ve ben de teknikten başka bir şeyle ilgilenmeyen biri değilim.

Bunun en açık örneğini vermem gerekirse: Inarritu’nun genel olarak hayranlık uyandıran filmi Birdman’i dün izledim. İşçilik ve teknik açısından harika bir ürün olduğunu düşünsem de film olarak gayet vasat buldum.

Neden?

Fransızların “Théâtre+filmé” terimi vardır. Sinemanın ilk zamanlarında henüz bu medyumun imkanları kısıtlıyken ve bu medyuma uygun öyküler yeterince yazılmamışken bazı tiyatro oyunları filme alınırdı. Buna da “Theatre Filmé” (filmi çekilmiş tiyatro) denirdi. Sonradan bu bir aşağılama olarak da kullanıldı.

Birdman’in bütün teknik cafcafını bir kenara atarsanız geriye “filme alınmış bir tiyatrodan” başka bir şey kalmıyor. Bilindiği gibi Hitchcock aynı şeyi 1948’de “Rope” (İp) ile denemiş ve sonradan pişman olduğunu ifade etmişti. Filmler mutlaka kurgulanmalıdır! Gerçi İnarritu bu kurguyu başka şekilde yapmaya çalışıyor ama harcadığı çabaya değecek bir şey yok ortada.

Birdman çok mühim bir şey söylermiş havasında ama aslında söylediği şey de o kadar önemsiz ki! Eski bir Hollywood yıldızı kendini sanata (neyse o artık) adamaya ve ağır dram türünde bir Broadway oyunu sahnelemeye çalışır fakat bir türlü “yıldız eskisi” imajından kurtulamaz. Film aslında sahte bir ikilik yaratıyor: Gerçekten “manalı” filmler ve ona karşı ucuz Hollywood temaşaları! Tabi filmin kendisi de bu noktada manalı filmler kategorisine giriveriyor.

Buradaki yanlış çok açık: Dünyayı sadece ikiye bölerseniz her zaman yanılırsınız ve yanıltırsınız. Dünyada sadece Batman filmleri veya sanatsal filmler yok. Binlerce film var. Adamın birinin Hollywood’dan dışlandıktan sonra ondan çok da farkı olmayan Broadway’e geçmesini izleyip onun adına üzülelim mi yani? Vah vah.

Inarritu’yu hiç bir zaman sevmedim ve tam bir balon olduğunu düşünüyorum. Meksika’dan çıkan üçlünün (Inarritu, Cuaron, Del Toro) en zayıf halkası o bence.

Tabi bu tür filmler çok seviliyor zira ne yazık ki tarihin böyle bir noktasındayız. Gerçeğin sanat olduğunun sanıldığı bu saçma dönemin acilen geçmesini bekliyorum! Geçen hafta Arter’de gördüğüm sergi de aynı anlayışın ürünüydü.

Sanat daima tasarımdır. Gerçeği aynen çekip koymak sanat falan olamaz. Fakat bahsettiğim gibi öyle allahın cezası bir dönemden geçiyoruz ki youtube gibi video sitelerinde hit almaktan başka amacı olmayan bir nesil sokaktaki gerçeği çekerse bunun sanat olduğuna da inanmış.

Inarritu bir röportajında şöyle demiş: “Gerçek hayatın kurgusu olmadığını anladığımda bu filmi tek plan yapmaya karar verdim”.

Insaf diyorum, bunu 23 yaşında bir yönetmen söylese belki anlayışla karşılarız ama hesapta “usta” bir yönetmenden duyunca şaşırmamak zor.

Filmin sadece eleştirmenlerle ilgili söylediklerine katılıyorum. Gerisi boş.

PS: Bu yazı bazı arkadaşları çok yaraladı. Ne yazık ki bazen birisi sevdiğimiz şeylere karşı bir şey söyleyince sanki bize söylemiş gibi hissediyoruz sanırım. Bu konuda düşünmek lazım. Birisi sizden farklı düşünüyorsa ona doğrudan saldırmak yerine fikrinizi dile getirebilirsiniz. Buna rağmen her zaman herkes aynı fikirde olacak da değil ve bu da iyi bir şey.

PS2: Evet halimiz düşündüğümden de kötüymüş. Blogun hiti inanılmaz yükseldi gerçi iki gündür 1000 kişi geliyor (normalde 200- 300). Tabi tepkiler, küfürler, hakaretler havada uçuşuyor. Doğrusu üzüldüm ama bana söylenenlere değil ülkenin gençliğinin haline. Herhangi bir konuda fikir geliştirmekten bu kadar aciz olunamaz: Edinilmiş fikirler, biraz metafizik, romantizm, sanat üzerine hülyalı düşünceler, bol fanatizm, sen kimsinciler?, sen yap da görelimciler, sen zaten şöylesin, sen reklamcisin sen şusun sen busun…

Tabi üşenmeyip bana sayfalarca cevap yazanlar da oldu. Mesela birinin içinde şöyle cümleler vardı: “…Bence bu düşünceniz iki açıdan yanlış. Öncelikle gerçeği aynen çekip koymak zaten sinema değil, belgeseldir. Öte yandan belgesel bile içerdiği çekim şekli ve anlatım biçimi neticesinde sanatsal bir değer kazanabilir. Fakat bizim bahsettiğimiz konu eğer kurgusal sinema ise tasarlanmış bir dünya olması zaten şarttır. Bu noktada sinemada bir akım olarak bahsettiğimiz gerçeklik ancak anlatım dili olarak ele alınabilir.”

Vah benim güzel ve yalnız ülkem.

PS3: Bazı arkadaslar filmin Oscar almış olmasının beni yanlış çıkarttığını düşünmüş. Oysa tam tersi: Film eleştirirmiş gibi yaptığı sistemin en büyük ödülünü aldı. Yani fikirlerim hala (ve daha güçlü şekilde) geçerli.

PS4: SOL dergisi bu tartismalardan hemen sonra benimle bir röportaj yaptı. Suradan okunabilir.

The Fall

436110530_1280
Son yıllarda iyi diziler çok: Breaking Bad, Dexter, Damages, ben pek beğenmesem de True Detectives vs.

BBC’nın The Fall’u bütün bunların arasından ayrılıyor. Aslında hiç hoşlanmadığım aşırı gerçekçi ekolden bir dizi ama o kadar iyi yapılmış ki Dostoyevski dizi çekse herhalde böyle olurdu diyor insan.

“The Fall” BBC tarafından yapılmış ve Belfast’ta geçen bir seri katil öyküsü özünde ama öyküden önemlisi işlenişi tabi.

Dizinin temposu epey yavaş, müzik kullanımı minimal, kamera ve ışık da öyle. Başrolde Gillian Anderson hiç olmadığı kadar iyi, diğer oyuncular da aynı şekilde… Ayrıca bugüne kadar televizyonda görülmüş en feminist drama bu olmalı (Her ne kadar İngiltere’de bazı çevrelerde mizojini ile suçlansa da : )

David Fincher televizyonun sinemadan daha fazla karakter geliştirmeye açık bir ortam olduğunu söylüyordu. The Fall bunun açık kanıtı gibi. Televizyon ve özelde Netflix beklenmedik şekilde sinemayı bitirebilir.

Gerçekten iyi bir dizi arayanlara hararetle önerilir. Hepi topu 2 sezon ve 11 bölüm zaten. Şu anda Netflix’ten izlenebiliyor.

Bizim güzel ve yalnız ülkemiz de bir gün böyle diziler yapabilecek mi diye düşünmeden duramıyorum.

Sabahtan akşama politika konuşarak mı düzeliriz yoksa işimize bakarak mı?

Lik Fenomeni

lik_phantomGeçen haftanın eğlenceli sanat olayı Peter Lik fırtınasıydı.

Peter Lik’i tesadüfen geçen yıl keşfetmiştim: Özetle kendisi Amerika’da onlarca galerisi (kendine ait galerileri) olan Avustralyalı bir manzara fotoğrafçısı. Çektiği fotoğraflar gelişmiş stok fotoğraf düzeyinde: Aşırı derecede renkli bir takım manzara fotoğrafları bunlar.  Lik çoğu fotoğrafından 950 edisyon yapıyor (evet 950!) ve bunları binlerce dolara satıyor. Dediğim gibi geçen sene kendisini keşfedip şaşırmıştım. İnternet’te biraz arayınca hafif yollu bir “çarpan” olduğu sonucuna varmıştım.

Elbette bir takım insanlar evlerine ve işyerlerine manzara fotoğrafları asmak istiyor olabilirler. Bunun için onları küçümseyemeyiz ve kızamayız. Bu amaç için de Lik’in fotoğrafları uygun olabilir. Bana göre de fazla renkli ve cilalılar ama yine de yaptığı işi tamamen küçümsemek yanlış olur. O fotoğrafları çekmek epey emek isteyen bir şey ve Instagram’da filtrelere abanmak kadar kolay değil ama yine de şişirilmiş bir fiyat politikası olduğu açıktı ve kendisine “master photographer” demesi ilginç gelmişti.

Şuradaki videodan Peter’in nasıl biri olduğunu görebilirsiniz. Kendini çok önemsese de bence sevimli sayılabilir.

Bu tuhaf Avustralyalı geçen hafta dünyanın en pahalı fotoğrafını satmış olduğu haberiyle sanat dünyasını karıştırdı. Böylece Andreas Gursky’nin “Rhein II” adlı fotoğrafı 4.5 milyon dolarlık rekoru kaybetmiş oluyordu.

Gursky’nin ifade ettiği her şeyin tam tersi olabilecek birinin bu seviyede iş satması sanat dünyasının kabul edemeyeceği bir şeydi. Şu yazıda Guardian’ın sanat eleştirmenlerinden biri Lik’in “Otel kalitesindeki” fotoğrafının 6.5 milyon dolar etmesiyle dalga geçti ve fırsat bu fırsat deyip “fotoğrafın zaten sanat olmadığını ve hiç bir zaman olamayacağını” yazıverdi. Sonra başka bir Guardian yazarı buna cevap verdi ve “Fotoğraf sanattır, sanat kalacaktır” şeklinde bir slogan attı. Martin Parr “Lik’in ticari olarak başarılı olduğunu” kabul etse de “sanat dünyasında asla yeri olmadığını” belirtti (Parr en fazla 7000 pound’a fotoğraf satabiliyormuş)

Özetle yıllardır duymadığımız “fotoğraf sanat mıdır?” saçmalığı yeniden gündeme geldi (Yıllar önce Nazif Topçuoğlu “İyi Fotoğraf Nasıl Oluyor Yani?” adlı kitabında “Bu soru lisanen yanlıştır” diyerek konuyu kapatmıştı aslında.) Ayrıca sanatın parayla ilişkisi tekrar karman çorman oldu.

Her ne kadar ben de Lik’i bir sanatçı olarak görmesem de bu konu tartışılırken bir süredir gözlediğim sanat dünyasının temel hastalığı yeniden dikkatimi çekti: Sanat dünyasında “güzel” en korkulan şeydir. Bir “iş” (biliyorsunuz her sanat ürünü bir “iştir”!) eğer biraz renkliyse veya grafik olarak çekiciyse yandığınızın resmidir. Dekoratif olmak en büyük günahtır! Oysa örneğin Gursky’nin işleri de bir noktada son derece grafik ve dekoratif. Şahsen ben evimde bir Gursky olsun isterdim ama 4.5 milyon dolarım olmadığı için bu hevesimden vaz geçmek durumundayım : )

Bir küratör bana da “işleriniz çok güzel, bu kötü bir şey” demişti bir seferinde.

Bütün bu garabeti bir yana bırakırsak fotoğrafın ve genel olarak sanatın zor durumda olduğunu kabul etmemiz gerek. Lik bence değersiz olsa da sanat dünyasının da ondan çok farklı olduğunu düşünmüyorum. Aslında konu bir iktidar mücadelesinden başka bir şey değil: Martin Parr ve (onun içinde olduğunu gururla söylediği “sanat dünyası”) aslında “zamanın ruhunu biz belirleriz ve neyin sanat olup neyin olmadığına biz karar veririz” demek istiyor. Lik ise büyük olasılıkla bununla hiç ilgilenmiyor ve aslında bence dalga geçiyor (doğrusu satışın gerçek olduğunu bile sanmıyorum).

Lik’in fotoğrafları değersiz ve klişe olabilir ama aynı şekilde “sanat” sayılan bir çok fotoğrafın da benzer şekilde klişe olduğunu unutmamak gerek. Bunların tek farkı Lik’in tam tersi yönde olmaları: Renkleri özellikle soluk, grafik olarak bilinçli olarak özensiz, sosyal meselelerle fazla ilgili ve aslında bir şey dermiş gibi yapıp hiç bir şey demeyen bir sürü fotoğraf var.

Ne yalan söyleyeyim iki tarafın da karşısında olmakla birlikte Lik bana bütün ticari manipülasyonuyla daha Amerikan, daha saf ve samimi geliyor. Parr’ın küstahlığı veya Lik’in umarsızlığı… Hangisini seçerdiniz?

Contra ve Yeni Site

Yeni Türkiye

Yeni Türkiye – Pleksi altında gümüş kağıda arşivsel pigment baskı, 100cm*100cm, Ed. 1/3

Yukarıdaki iş ve diğerleri Contra çerçevesinde Londra’da sergilenecek. Yaklaşık 2 yıl önce fotoğrafa ağırlık vermeye karar vermiştim. Bu konuda bir site açmak için belli sayıda fotoğraf birikmesini beklemiştim. Geçen aylarda çalıştığım galeriden ayrıldım ve bağımsız olunca artık zamanıdır diye düşündüm ve Photography.ilkercanikligil.com adresinde bugüne kadar sergilenmiş işleri topladım.

Ne yazık ki site yalnızca Ingilizce olarak izlenebiliyor.

Fotoğraf Okuma Devam

AFSAD’ın dergisi Kontrast’ın Nisan Mayıs sayısı için iki fotoğrafımla ilgili yazdığım yazı aşağıdaki resme tiklayarak okunabilir. Bu fotoğraflar geçen yıl Contemporary Istanbul 2013’te yer almıştı. _70A2763

Deniz Kenarında (Temellere Dönüş)

Deniz Kenarında from Yerçekimi on Vimeo.

Yerçekimi için yukarıdaki videoyu çektik. Yıllardır klip çekmiyordum. Bunun nedenleri çeşitli ama genel olarak klip mantığından çok sıkılmış olmam ve aşırı düşük bütçeler sayılabilir.

Deniz Kenarında videosunu çok kısa sürede ve tek kişilik ekiple (!) çektik.  Grup elemanları bana yardımcı oldular o kadar.

Fikir temelde “anti klip” bir şey yapmaktı: Sıfır bütçe, az kesme, tek yakın plan, sabit kamera, tek mercek (EF 85 1.2L II), sadece kameraya bakan ve müzik yapan insanlar… Ne yaptıklarını görmüyoruz bile. Grup üyeleri değil ışık hareket ettikçe üç görüntünün birleşmesi daha tesadüfi ve organik oldu.

Böylece bir klipte olması beklenen hiç bir şeyi yapmadık 🙂 Bu video aslında tekrar temellere dönüşümün de bir sonucu: Film okulunda okurken esas ilgi alanım sektörel çalışmalar değil gerilla sayabileceğimiz yapım şekillerine kafa yormaktı çünkü sektör denen şey ne yazık ki insanları zehirliyor.

Sektör aslinda sizi belli şeyleri belli şekillerde yapmaya zorlayan bir ilişkiler zinciri. Biraz farklı bir şey yapmak isterseniz çok ciddi duvarlara çarpabilirsiniz. Türk müzik video dünyasında, reklamda, dizide, sinemada, fotoğrafta yaşanan bu: Belli formüllerle iş yapılırsa başarının garanti olduğu inancı ve bunun sonucu olarak birbirini tekrarlayan dünya kadar ruhsuz iş… Bu şekilde başarı kazanılmaz diyemem. Elbette başarı kazananlar oluyor (tabi başarıyı nasıl tanımladığınıza da bağlı bu) ama aslinda herhangi bir gelişme de olmuyor. Sürekli aynı sakız çiğnenip duruyor. Bir şey denemiyor kimse. Bir şeyler denemek için serbest olmak gerek.  5D MK II gibi kameralar çıktığında insanlar daha fazla deneyebilecek diye sevinmiştik ancak ne yazık ki 5D ve turevleri de sektorun zararlı oyuncakları oldu. Bu harika kameralar sadece ve sadece daha büyük kameralarla (Arri, RED vs) yapılan şeylerin ucuz taklitlerini üretmek ve zaten düşük olan bütçelerin daha da düşürülmesi için kullanıldı.

Ne yazık ki ülkemizdeki müzik grupları veya yaratıcı ekipler de denemeye pek açık değil. O yüzden birbirinden ayırt edilemeyecek tonlarca klip, reklam ve film var ortalıkta.

Tabi şunu unutmamalı: Bir şey denemenin sonucu her zaman başarı olmayacaktır (yani bakın biz harika yaptık demiyorum) Başarısız da olabilirsiniz ama zaten bir şey “denemek” adı üstünde başarısız olmayı göze alabilmeyi gerektirir. Zaten o riski almıyorsanız garantici oynuyorsunuz oyunu.

Bu yüzden Yerçekimi’ne de teşekkürler! Hem müthiş müzikleri, hem cesaretleri için: Sanırım başka kimse böyle bir klip yapmazdı!

Yerçekimi

1975141_1397061430571585_1966355301680417238_n

Yerçekimi, 2014


Emre Aypar, Altan Sebüktekin ve Burak Yıldırım’ın grubu Yerçekimi aynı adlı ilk albümünü geçen ay dijital olarak çıkardı. Bence çok iyi bir albüm olmasının yanı sıra kişisel olarak kapağını da verdiğim için doğrusu gururlanıyorum.

30 yıla yaklaşan dostluğumuz boyunca Emre bütün kısa filmlerimin müziklerini de yapmıştı.

Ciddi emek harcanmış ve Emre’nin uzun yıllardır biriktirdikleriyle oluşmuş albümün tek tek şarkıları yanında sözler ve anlattıklarıyla bir bütünlüğü de var. Kapakta da aynı tutumu sürdürmeye çalıştık.

Türkiye’de benzeri pek olmayan bu harika albümü bandcamp’ten dinleyebileceğiniz gibi (benim favorim Zaman adlı şarkı), 7 dolar karşılığında satın alarak gruba destek de olabilirsiniz.