Tag Archive for 'ilker canikligil'

İspanya’da Yağmur – Youtube Premiere!

IFA’da öğrencilerle birlikte çektiğimiz “İspanya’da Yağmur” adlı kısa film yarın (7 Aralık 2018) 16:00’da Youtube’un yeni özelliği Premiere (ilk gösterim) sistemiyle “sanal gala” yaparak gösterime giriyor. Gösterim sayfasında canlı konuşma odası da olacak ve gösterim saatinden önce ben de orada olacağım.

Başta ben de Nazım gibi Youtube’da film göstermeye karşıydım. “Filmler mutlaka sinemada gösterilmelidir” diyordum ama geçen iki senede yaşadığım deneyimlerden sonra festival kapısı aşındırmaktan vazgeçtim diyebilirim. Tabi hala filmlerin sinemada izlenmesi gerektiğine inananlar vardır ve haklı da olabilirler ancak gerçekçi olursak sonuçta önemli olan filmin insanlara ulaşmasıysa Youtube ve benzerleri daha makul görünüyor.

Açıkçası bence festivaller de eski önemlerini kaybettiler. Daha doğrusu rekabet o kadar fazla ki iş bir tür oyuna ve ticarete dönüşmüş durumda. İstatistiksel olarak on binlerce filmin arasından 80-100 filmin arasına seçilmeye çalışmak ve bu başarılsa bile sadece bir kaç bin kişinin izleyeceği bir platformla vakit ve para ve umut kaybetmek çok akılcı görünmüyor (en azından benim gibi aşırı düşük bütçeli işler yapan biri için)

Kısaca “İspanya’da Yağmur” 9 dakikalık bir deneme sayılabilir. Elbette finans olmadıkça bu tür işleri uzun vadede sürdürülebilir kılmak imkansız ama zamanın ruhu da değişiyor diyebilirim. Yakında daha fazla projenin kitlesel fonlama ile yapılması ve net üzerinden dolaşıma girmesi beklenebilir.

Film için karşılık beklemeden destek olan oyuncularımız Melis Kolçak ve Anıl Çağlar Tel, yapımcı Veysi Sala, kameraman ve marangoz Nazım Yılmaz, IFA öğrencileri Fatma, Arzu, Sibel, Post prodüksiyon için Emre Aypar ve Otomat, kamera ekipmanı için Yasin Eksi ve Dijitalist, Göker Gören, Hüseyin Acar, robot dublajı için Murat Şen ve Ayşegül Bingöl’e, ses miksajı için Celal Kıvanç’a ve unuttuğum herkese teşekkürler.

TEDxIstanbul’a Çıkmak

Geçen ay TEDX İstanbul’a çıktım.

İlk teklif edildiğinde “Aman ne çıkacağım?” deyip reddetmeyi düşünüyordum. Sonra ekiple konuşunca (özellikle Gülse ve Özge) biraz düşüneyim dedim. Tema “Yeni Başlangıçlar” dı.

TED konuşmalarına ilk yıllarda hayrandım fakat sonradan format biraz bozulmuştu bence. Özellikle Türkiye TEDX konuşmaları genel olarak “Ben harikayım, isterseniz siz de harika olabilirsiniz. Bu arada size ne kadar harika olduğumu söylemiş miydim?” şeklinde ilerliyordu.

Oysa TED’in ilkesi “self promotion” (kendini pazarlama) değil.Tabi ki oraya çıkmak sonuç olarak bir şekilde sözü dinlemeye değebilecek biri olduğunuzu gösterir ama birincil amaç PR değildir ve olmamalıdır. TED bir motivasyonel konuşma yeri hiç değildir. TED’in amacı “konuşma platformu bulamayan veya az bulan” buna karşılık söyleyecek yeni bir sözü olan, çoğu durumda özel bir konuda uzmanlaşmış veya çok özel bir deneyim yaşamış kişilerin bu deneyim ve bilgilerini toplumla paylaştığı bir ortam olmaktır.

Bu arada belki merak edenler vardır: TED konuşmacıları para almazlar ve vermezler. Yani para vererek TED’e çıkamıyorsunuz (Neyse ki!)

Ne anlatsam ki ben diye düşünürken aklıma TED tipi organizasyonlarda beni sinir eden ve klişeleşmiş birkaç noktaya takıldı. Birincisi bu tür konuşmalarda bir kendini beğenmişlik oluyor. Üstten bakarak insanlara şöyle olun böyle olun demek bana göre çok itici bir şey. İkincisi “Hayallerinizi takip edin” gibi vasat bir şey söylemek için oraya çıkmanın hiçbir anlamı yok. Yeni bir şey söylemek gerekiyordu.

Böylece Anti-TED bir konuşma yapmaya karar verdim. Ekiple bunu paylaştım ve doğrusu hiçbir sansüre uğramadım.

Salonun tepkisi ekibinki kadar sıcak değildi ama olay bu kadarla kalmadı : ) Diğer konuşmacılardan bazılarının pek söyleyecek sözleri yoktu anladığım kadarıyla ve kolay hedef olarak beni gördüler.

Şirin Payzın “İşten kovulunca yeni bir başlangıç yaptım ve Erzurum’a gittim. İnanir misiniz çok güzel bir yer. Tekrar gideceğim. Ben Fransızca biliyorum bu arada…” konseptli konuşmasında bana da iki kere yer verdi. Tam ne dediğini anlamadım ama pek dostça değildi!

Hele Murat Karahan’ın konuşması benim söylediğim her şeyin bir tür sağlamasıydı: “Hayallerinizin peşinden koşun kötümserleri dinlemeyin” dedi! Salon bir ara Murat Bey’in emriyle dans etmeye başladı. Tabi bütün bu curcuna sonunda en büyük alkışı alan Murat Bey “Gördüğünüz gibi ben sanatçı olduğum için en büyük alkışı ben aldım” dedi : )

Bugüne kadar hiçbir TED konuşmasında bir başka TED konuşmasına referans verildiğini görmedim. Bu da bir ilk oldu.

Her neyse dün benim konuşmanın videosu Youtube ortamına kondu ve buradaki tepkiler salonun tam tersi! Bu da sevindirici (benim açımdan) Yukarıdan izlenebilir.

2500 kişinin önünde konuşmak zaten kolay değil. Hele de sahneye ilk çıkan olunca ve salonun sizi pek onaylamadığını hissettiğinizde daha da zor oluyor : )

Blogun 10. Yılı

Şuradan da görebileceğiniz gibi bu blog Türkiye’nin en eski bloglarında biri. 2007’de başlamıştım yazmaya. Yıllar içinde hem bloglar genel olarak eski heyecanlarini kaybetti hem iş yavaş yavaş Vloga doğru kaydı. Hem de ben eski disiplinimi kaybettim.

Video işinden biraz vakitsizlikten biraz üşengeçlikten (çünkü epey emek istiyor) uzak duruyordum.

Sonunda IFA‘daki ekiple yukarıdaki seriyi yapmaya başladık. Bana yıllar içinde sorulan türlü türlü sorulardan bir derleme olarak görülebilir. Eğlenceli de olmasına özen gösterdik zira içinde eğlence olmayan bir şeye yer yok bu yüzyılda : )

Blog da devam edecek elbette ama 10. yılda böyle bir değişiklik iyi gelir diye düşünüyorum.

 

Allegretto – Kısa Film (Fragman)

Allegretto Trailer from ilker canikligil on Vimeo.

Yılı bitirirken ikinci kısa filmimi de bitirdim: Allegretto. 10 yıl aradan sonra hızlı bir dönüş oldu!

Daha önceki “Kutu” gibi bu film de IFA‘daki stüdyoda 8 saatte, Magic Lantern’le çekildi.  Böylece yıllar sonra 2 kısa filmle 2017’ye giriyorum. Ülkenin ve dünyanın haline bakınca kısa film yapmak için en yanlış mı en doğru zaman mı bilmiyorum ama açıkçası benim için harika bir deneyimdi.

Dağıtım konusu her zamankinden daha garip bir problem. Festival yolları artık eskisinden çok daha taşlı (Sundance’e bu yıl 13.500 film başvurdu, Clermont Ferrand’a 9000! 2002’de ödül kazandığımda başvuru sayısı 900’dü) Bu kalabalıkta sesini duyurmak, ayrışmak artik eskisinden çok daha zor ama öte yandan Vimeo’da “Staff Pick” olmak bir festivalden çok daha önemli olabilir.

Tabi burada kısa filmi ne için yaptığınız da önemli. Bir kariyer basamağı olarak düşünüyorsanız işiniz zor ama sadece yapmayı sevdiğiniz bir şeyi yapıyorsanız sorun yok.

Dünyadaki bu film fazlalığında büyük bütçelerle kısa film yapmak milli piyango bileti almak kadar riskli bir eylem!

Her neyse, aylar süren post production, grade ve müzik sürecinden sonra karşınızda “Allegretto” Trailer! Emre Aypar, yapimcimiz Veysi Sala; harika oyuncular Serpil Özcan ve Emre Erturan; ses miksi için Barkin Engin, kamera asistanlığı için Nazim Yılmaz, çeviriler için Murat Önol, makyajlar için Öykü Özgen hepinize teşekkürler.

Blogu izleyen herkese İyi seneler!

Sony A6500

a6500

Sony Türkiye’nin inceliği sayesinde tüketici sınıfının yeni uber kamerasıyla bir kaç gün oynayabildim.

Yeni A6500 Sony’nin son dönemdeki çıkışının en gelişmiş örneklerinden biri ve daha 8 ay önce çıkmış olan A6300’ün bir üst modeli. A6500 aslında A7SII’nin küçük hali de sayılabilir ama açıkçası ben bunu A7SII’den daha çok sevdim.

Sony 24 MP’lik bu küçücük kamerayla harika işler başarıyor. Örneğin Canon’un hayal kırıklığı yaratan güncellemesi 5D MK IV’e koymaktan kaçındığı özelliklerin hepsi bu kamerada var: Log kayıt, LUT’la izleme, gövde içi sabitleme, 4K tam sensörden 2.4 kat fazla örnekleme (oversampling) ile kırpmasız kayıt, 100mbit XAVC kayıt, 100 fps Full HD kayıt, dönebilen LCD ekran…

Sony’nin klasik sorunları bu modelde de devam etmekle birlikte (karma karışık menü sistemi, batarya sorunu, rolling shutter’in fazlalığı vs) sonuç çok başarılı. İşin şaşırtıcı tarafı Sony esasen filmcilere yönelik olmadığı düşünülebilecek böyle bir modelde bile filmcileri unutmuyor.

Bana verilen model pre-production (ön üretim) olduğu için RAW dosyalarını açamadım ama video ile epey oynadım. 3200 ASA’da bile sonuç başarılı. Kameranın otomatik netleme sistemi de hiç fena değil. Ergonomisi son derece iyi. Algılayıcıdan sabitleme sistemi çok çok başarılı ve 5 fstop’luk destek sağlıyor.

2.4 milyon piksellik OLED elektronik vizör de etkileyici (tabi her şeye rağmen henüz optik bir vizör kadar iyi değil ama az kalmış diyebilirim)

Kısaca anlaşıldığı üzere kamerayı çok sevdim. Bugün yanımda taşımak için bir kamera alacak olsam kesinlikle bunu alırdım. APS-C algılayıcılı, bu fiyat aralığında (1400 USD) ve bu boyutta başka kamera aramaya gerek yok diye düşünüyorum. Sunduğu bütün özellikler bazı zayıflıklarına rağmen A6500’ü rahatlıkla APS-C’nin yeni aynasız kralı yapıyor.

Yeni Kısa Film: Kutu (Fragman)

The Box – Trailer from ilker canikligil on Vimeo.

Son kısa filmimi 2007’de çekmiştim. İnsanın yaşı ilerlerken kısa film manasız geliyor. Fonksiyonel olmayan, para kazandırmayacak ve kimsenin de pek umrunda olmayan bir şeyle uğraşmak saçma görünebiliyor. Oysa bu doğru bir bakış değil.

Bu blogu izleyenlerin bildiği gibi üç yıl önce İstanbul Film Akademi‘de başlattığımız atölyelerde katılımcılara tek mekanda geçen, iki oyunculu ve 8 saatte çekilecek filmler yaptırıyoruz. Bugüne kadar 30 kadar film yaptık bu şekilde.

Bu filmlerin hepsinde aslında tekrar “temellere döndüğümü” ve sinemaya ait bir çok meseleyi tekrar düşündüğümü fark ettim. Tabi neredeyse bütün çekimlerde yönetmenlerin işlerine karışmamak için kendimi zor tutuyordum! (Hatta galiba bazen biraz da karişiyordum ama bir atölyede bu kabul edilebilir!)

Sonunda sevgili Veysi’nin de israrıyla bir kaç tane de ben çekmeye karar verdim fakat kendime ayrıcalık yapmadım: Yine tek mekan (IFA’nın platosu), iki oyuncu ve sekiz saat çekim süresi ve yine 5D MK III…

Önce profesyonel bir kamera ve hatta görüntü yönetmeni ile çalışmayı düşündüm ama sonra vaz geçtim. Nedenini uzun anlatmam gerek o yüzden şimdilik geçiyorum.

Kendime yaptığım üç ayrıcalık oldu: Birincisi uzun zamandır sadece tilt shift merceklerle bir şey çekmek istiyordum. Filmin öyküsü buna uygundu o yüzden tüm film elimdeki 17 TS, 24 TS ve 90 TS ile çekildi. İkincisi atölyedeki diğer filmlerden farklı olarak “Kutu”yu Magic Lantern adlı harika yazılım sayesinde RAW çektik. Üçüncüsü de sis makinesi kiralamakti!

Doğrusu yıllardır profesyonel yönetmenlik yapan biri olarak beklemediğim şekilde zorlandım ve bir kere daha anladım ki kendi yazdığın bir şeyi çekmek daha zor ve bir yönetmenin yanında durup “şunu şöyle yapsak” demekle o filmi yönetmek arasında dağlar kadar fark var!

Yukarıda fragmanini izleyeceğiniz Kutu’nun senaryosunu daha önce başka bir katılımcımız (Ali Beke Ceylan) için yazmıştım ve hatta bitmiş filmi burada paylaşmıştım.

Kendi senaryomu tekrar yorumladım kısacası. Tabi bu yeniden yorumlama sırasında epey değişti film. Bu da atölye açısından ilginç bir deneyim oldu: Aynı senaryonun başka yönetmenler tarafından uyarlanması…

Sonuç olarak yıllar sonra yeniden kısa filme dönmüş oldum. Kısa filmin Türkiye’de genelde bir “sinema öğrencisi uğraşı” olduğunu biliyorum ama doğrusu yıllar sonra yeniden “sadece kendi istediğim gibi ve kimseye bir şey beğendirme zorunluluğu olmadan” bir şey çekmek hoşuma gitti.

Hatta o kadar ki hemen ardından bir tane daha çektim! O da yolda…

Müzik ve görsel efektleri her zamanki gibi sevgili dostum Emre Aypar yaptı. Final ses miksini de Barkın Engin. Katılımcılara, bütün IFA ekibine ve Veysi’ye, Nazım’a ve oyuncularım Deniz ve Burcu’ya, Edelkrone ve Otomat‘a teşekkürler.

Yaşasın Kısa Film! 🙂

Sony A7SII ile İki Hafta

Kutu – The Box from istanbul film akademi on Vimeo.

Sony Türkiye sayesinde meşhur A7SII ile 2 hafta oynayabildik. Çoğul konuşuyorum çünkü aynı anda atölye için yukarıdaki kısa filmi de A7SII ile çekme şansımız oldu.

Lafa yine sondan başlarsam A7SII harika bir kamera!

Aletin kağıt üstünde bile iyi olduğu çok açıktı ama yine de Sony’nin bir şeyleri yanlış yapmış olabileceğini düşünüyordum. Bu ufaklığı elimdeki kamera 5D Mk III ile kıyaslamak tabi Canon’a haksızlık sayılır. 5 yıllık bir teknolojiyle bugünü kıyaslamak adil değil ama mesele o kadar da basit değil.

Öncelikle Canon’un daimi sorunu video görüntülerinin yumuşak (soft) olmasıdır. Sony’de bu yok. 4K’nın da desteğiyle görüntü bir Canon’cu için alışılmadık düzeyde keskin. Karşımızda 4K da 100 Mbit çekim yapabilen bir kamera var. Ayrıca isterseniz APS-C olarak da kullanabiliyorsunuz.

Sony’nin bence en iyi taraflarından biri Canon’un yıllardır kaçındığı “algılayıcıdan sabitleme”olanağını sunması. Kameranın form faktörünü beğenmeyen çok insan vardı oysa ben hem tasarımı hem boyutu çok beğendim. LUT koyabilmek, slog çekebilmek, HD’de 120 fps’e çıkabilmek kameranın diğer artıları.

Ayrıca algılayıcı 12MP olduğu için 409 bin ISO’ya kadar zorlanabiliyor. Tabi 409 bin ISO kullanılabilir değil, bir tür şaka aslında ama 25600 ASA’da rahatlıkla bir şeyler çekebilir ve bunları kullanabilirsiniz!

Bir çok yerde pil konusunda şikayetler vardı. Pil gerçekten de çabuk bitiyor fakat Sony beni çok şaşırtan bir şey yapmış: Kamera üzerindeki micro USB yuvasından takacağınız herhangi bir telefon şarj aletiyle çalışabiliyor!

Bunu görünce aklıma hemen “power bank” ler geldi. Elimde Philips’in bir ürünü vardı. Hemen taktım ve evet! Sony kameranız için ek pil almanıza gerek yok!!! (Bu arada bunu sanırım ben fark edene dek Sony Türkiye de bilmiyordu. Sanırım pil satışlarını baltalamamak için hiç bir yerde söylenmiyor ; )

Sadece bu bile bir kamerayı sevmek için yeterli neden olabilir!

Kameranın zayıflıkları yok mu? Var ama az. Menüler biraz karışık, kameranın bir moddan diğerine geçmesi uzun sürüyor, REC tuşu çok garip bir yerde, rolling shutter biraz fazla vs. En önemli eksi garip şekilde vizör. Tabi kamera aynasız olduğu için vizörünüz elektronik oluyor ve bu tatsız bir şey. Yine de 21. yy’da hala ayna diye bir şeyin olması da garip. Ayrıca A7SII bir fotoğraf makinesi de değil bence. 12 MP fotoğraf için çok yetersiz artık.

Bu noktada şunu söylemek gerek: A7SII aslında ne olduğu ve kime seslendiği çok belli olmayan bir alet: Bir video kamera değil ama bir video kameradan çok daha iyi şeyler sunuyor, bir fotoğraf makinesi değil, DSLR değil ama DSLR’dan daha iyi olduğu çok şey var (videoda auto focus gibi)… Yeni kuşak bir aletle karşı karşıyayız.

Bütün bu olumsuzluklar içinde yine de kesin olan A7SII’nin bir teknoloji harikası olduğu gerçeği. İnanılmaz derecede küçük bir gövdede full frame bir algılayıcı! Çok iyi dinamik aralık, algılayıcıdan sabitleme, 4K, 120 fps!!!

Aletin tek ciddi olumsuz yanı fiyatı: 3000 USD’lik gövde fiyatı az değil. Bir teknoloji harikası olsa da 3000 dolarlık bu fiyat Blackmagic’in RAW video çekebilen ciddi kameralarına yaklaşıyor. Bu durumda sadece video çekmek için alacaksanız A7SII elbette lüks bir alet oluyor. Ayrıca fotoğraf da çekmek istiyorsanız yanına A7RII de almanız lazım!

Bunun dışında elbette profesyonel film çekimi için alet çok küçük, LCD’si yetersiz vs vs. Fakat bu küçüklük aynı zamanda büyük bir avantaj.

Lens sorunu da tabi var. Gerçi uygun bir adaptörle EF mercekleri kullanmak mümkün ama adaptörler de ucuz değil.

Sonuç olarak A7SII ile Canon’un 5D MK II ile başlayan DSLR video alanındaki üstünlüğü resmi olarak bitmiş oluyor (Canon buna bir cevap verebilirse duruma yeniden bakarız ama ben Canon’dan pek umutlu değilim)

A7SII yıllardır gördüğüm ilk heyecan verici kamera.

Kısaca kral öldü yaşasın yeni kral!

PS: Yukarıdaki filmi de yeni İstanbul Film Akademi de sürdürdüğüm atölye kapsamında A7SII ile çektik. Atomos Ninja Assasin’i de bu vesile ile tekrar denemiş oldum. Sony ve 4K ile daha iyi sonuç aldık. En azından kurguda mp4 ile uğraşma derdine son vermesi önemli.

Phantom 3 ile 7 saat

Son bir aydır çeşitli yolculuklara yeni oyuncak DJI Phantom 3 Pro ile çıktım.

Özellikle tekneden kalkış yapmak konusunda epey tedirgindim. Ne yazık ki web forumlarında inanilmaz bir bilgi kirliliği var: “Suyun üzerinde uçmayın düşersiniz” konulu bir çok mesaj okudum. Sonunda cesaretimi toplayıp suyun üzerinde 3 saat kadar uçtum. Böylece toplam uçuş sürem 7 saat oldu.

Bu 7 saatin ardından lafa sondan başlarsam Phantom 3 muhteşem bir alet: Rüzgara direnci, sabitliği sağlayan gimbal, kullanım kolaylığı, sinyal erişimi… hepsi çok çok iyi. Bütün bunların ötesinde size yepyeni bir perspektif sunuyor. Dünyaya yukarıdan bakmakta yarar var böylece aslında ne kadar önemsiz olduğumuzu hatırlayabiliriz.

Aletin bence tek zayıf noktası var: Kamera : )

Boyutuna göre kamera da esasen “kötü” değil fakat ne yazık ki sıkıştırması çok kötü: 60 Mbit lik bir 4K görüntü elbette bir RED’le Alexa ile aynı olamıyor. Özellikle yoğun detay içeren tarla, orman, çim vs gibi şeyleri çekerken sıkıştırmadan sorumlu görüntü işlemcisi fena çuvallıyor.

Buna karşılık kameranın merceği ve çözünürlüğü çok iyi. Sıkıştırmadan doğan kayıp olmasa boyutuna göre harika bir kamera diyebiliriz. Gopro’dan çok daha iyi olduğu kesin tabi.

Bir başka küçük eleştiri noktası da kamerayı tilt yapan kontrolün ne yazık ki yeterince hassas olmaması (ya da fazla hassas mı desem?). Kumandanın sol önünde küçük bir bilezik var. Onu çevirerek kameraya tilt yaptırıyorsunuz. Ne yazık ki bu bileziğin hızı yazılımdan ayarlansa da dururken ve kalkarken çok sert hareket ediyor (oysa 3 dolarlık bir devre ile bu çok kolay engellenebilirdi). Bu tür durumlarda aynı anda hem drone u kullanıp hem de tilt le boğuşmak kolay değil.

Benzer bir durum pan (Yaw) yaparken kullandığınız kumanda kolu için de geçerli. DJI’in Apple uygulamasından kolların hassaslığını azaltmak mümkün ama en düşük hassasiyette bile küçük bir hareketiniz drone u aniden döndürmeye yetiyor. Bu yüzden Phantom’la bir şeyin etrafında dönmek ciddi konsantrasyon istiyor (imkansız değil ama bayağı uğraşmanız gerek). Gerçi çok yakında yeni bir firmware ile bu tür hareketler otomatik hale gelecek ama yine de bu basit sorunlar aslında yazılım ve donanım düzeyinde çok kolay çözülebilirdi.

Bir kaç deneme sonunda 4K çözünürlüğünde Log ve 25 fps çekmeye karar verdim. En makul seçenek o gibi geldi. Yukarıdaki video o şekilde çekildi. 4K ilk geldiğinde gereksiz buluyordum ancak kabul etmek gerek 4K iyi bir şey. Özellikle hava çekimi gibi detay içeren karelerde etkileyici görünüyor. Bundan sonra sadece HD çeken bir kamera alınmaz.

Fotoğraf çekiminde Phantom 3 ne yazık ki başarılı değil. Bu tabi yıllardır 5D türevlerine alışmış biri için normal.

Blackmagic’in Phantom türü dronelar için bir kamera çıkarması bekleniyor. RAW çekebilen küçük bir kamera ile hayatlarımız daha harika olabilir.

Hızlı notlar:

* En az iki pile ihtiyaç var. Hatta 3 daha iyi olurdu.
* Gümrüklerde ve uçakta şimdilik kimse bir şey sormadı. Ancak bataryayı kabine almanız gerekiyor.
* “Compass” denilen pusula ayarı sanıldığı kadar sık yapılmasa da oluyor. İtalya’da yapılmış bir ayarla Bodrum’da günlerce uçtum bir şey olmadı.
* Sinyali kaybetme sınırı çok değişken. Bir yerde 1.2 Km de kaybettim, başka bir yerde 3 KM’de. Sözü edilen 5-6 KM leri zorlamadım. Her sinyal kaybında tabi büyük gerginlik yaşadım ama 3 dklık sessizlikten sonra Phantom kendisi geri gelmeyi becerdi. Tabi su üstünde bu sorun olurdu. Özellikle tekne hareket halindeyse Phantom ilk kalktiği yere dönüyor. O yüzden suda çok uzaklaşmadım.
* Alete çok iyi hakim olduğunuza emin olmadan ve Atti mode deneyiminiz olmadan uçmamanızı öneririm. Özellikle iniş ve kalkışlar en riskli durumlar. Hele de tekne gibi her yeri iplerle dolu bir yerden kalkış ve iniş yapıyorsanız.
* Pervanelerin balansını yapmak gerekiyor.
* Mutlaka bir ND veya polarize filtre kullanmak gerekiyor.
* Güneşte Ipad’in ekranından bir şey görmek imkansız. Mutlaka bir güneşlik lazım.

Dünyanin Son Günü

Gençken yönetmenliğin gövde gösterisi olduğunu düşünürdüm. Artık tabi öyle düşünmüyorum. Temelde yönetmenin görevi sorun çözmek ya da daha doğrusu bir fikri anlatmak için görsel çözümler bulmak. Tabi ki herhangi bir çözüm diğerinden daha doğru demek imkansız ama verilmesi gereken kararlar var ve bunları belli sınırlar içinde vermek zorundasınız (bütçe, zamanlama, teknik vs)

Yerçekimi grubunun yeni single şarkısı “Dünyanın Son Günü” için çektiğim yeni klibi yukarıda izleyebilirsiniz.

Klibi çekebilmek için Glidecam sabitleyici sistemine Kadir Köymen‘in motorlu pan kafasını oturtmam ve dengelemem gerekti. Manfrotto nun harika bağlantı parçaları sayesinde bir kac günlük uğraşma ve Zoom İthalat seferi sonunda bunu başarabildim. Bunu dünyada başka yapan olmuş mudur bilmiyorum 🙂 Klibi elimdeki 5d mk 3 ile  raw çekmek istiyordum fakat aynı zamanda yüksek kare olması da gerekiyordu. Neyse ki çekimden bir kaç gün önce Magic Lantern’in kırpma olmaksızın 39 fps e ulaşabildiğini fark ettim.

Klibi çekmek için kumsalda buluştuğumuzda beni taşıması gereken ATV nin aslında çalışmadığını anladığımda koşmaktan başka çare kalmamıştı. Böylece ışık tutan arkadaşlarım, üzerimde glidecam smooth stabilizer a bağlanmış roll kafasıdaki kamera ile ben, oyuncumuz Merve, Emre, Murat, Altan ile birlikte sahilde koşarak güneşi batırdık. Koştuğum ve Glidecam kullandığım için klibi aslında görmeden çektim diyebilirim.

Bugünün yönetmenlik anlayışı içinde kabul edilemez sayılacak bu çalışma şekli, bütçe ve zaman darlığı vs gibi kısıtlamalarla birleştiğinde aslında bazen daha iyi oluyor diye düşünüyorum.

David Fincher ile Çalışmak

Bu yazının ana konusunu şuradan aldım. Bugünlerde David Fincher filmlerine tekrar bakıyorum. Geçenlerde 20 yıl sonra Seven’a tekrar baktım. Eskimiş olacağını umuyordum ama sandığım kadar eskimemişti.

Altan Sebüktekin’in önerisiyle fark ettigim su harika kanalda David Fincher’in yönetmenliği ile ilgili bir video da izleyebilirsiniz.

Yabancı dil sorunu olanlar icin özetlersem ilk linkte Fincher ile House of Cards’da çalışmış bir kamera asistanı ondan neler öğrendiğini 5 maddede açıklıyor.

1 – Yayına çıkacağınız ortam önemlidir ama yine de özensiz olmak için bahane olamaz. Netflix genelde Ipad’de izlenen bir yayın. O nedenle netlik sorunları sinemadaki kadar önemli olmuyor.
2 – Ekip olarak sizin işiniz oyunculara işlerini yapmak konusunda destek olmaktır, engel değil. Bir oyuncu sizin rayınız yüzünden yapmaya çalıştığı bir şey yapamıyorsa o rayı oradan alın. (Çektiğim bir filmin setinde sesçi oyuncuya “daha yüksek konuşur musunuz?” demişti!)
3 – David Fincher sizin yorgun olmanızı umursamaz. Bunu pislik biri olduğu için yapmaz. Filmi umursadığı için yapar.
4 – Bazen çekebileceğiniz en iyi tekrarı almış bile olsanız devam etmeniz gerekir. Kesinlikle.
5 – Çekim sırasında şaryo tıklasa ya da mikrofon görüntüye girse de mutlaka devam edin! (Keep rolling!)

Bunları okuyunca bizim ekipleri düşünmeden edemiyorum. Haklarını yiyemem Türk reklam filmi sektöründe özveriyle çalışan bir çok ekiple ben de çalıştım ancak ne yazık ki yönetmen aslında her zaman yalnızdır: Yapımcı her isteğinize şüpheyle bakar, ajans bir şey denediğinizde korkuya kapılır, fazladan bir şey çekmek istediğinizde bütün ekibin yüzü asılır, oyuncular biraz farklı bir isteğiniz olduğunda paniğe kapılır, biraz fazla tekrar yaptığınızda “Kubrick oldu mübarek” fısıltıları yayılır!

Bu ülkede herkes daima eve gitmek ister. Ne zaman garip bir istekte bulunsanız içlerinden size rahmet okuduklarını bilirsiniz.

Hele şimdi 12 saat kuralları çıktı işler iyice karıştı.

Tabi ki insani saatlerde çalışmalıyız ve aptal bir yönetmenle çalışmak acı verici olabilir ancak şunu unutmamalıyız ki sette kariyeri gerçekten tehlikede olan tek kişi yönetmendir (belki biraz da görüntü yönetmeni). Filmin iyi olması sadece onun için önemlidir. Sonuçta herkes suçu ona atabilir (görüntü yönetmeni dahil). Filmin sonunda ilk onun adı olacaktır.

Kurgucular, renk uzmanları, sesçiler, ışık ekibi ve tabi prodüktör… herkes film kötü olduğunda yönetmeni suçlayacaktır.

Yönetmenleri anlayalım sevelim. Linkteki kamera asistanının yazının sonunda dediği gibi In Fincher we trust! (Fincher’a İnanıyoruz!)

Kitap: Dijital Video ile Sinema Mk II

Dijital Video ile Sinema

Metin ve Görseller: İlker Canikligil
267 sayfa, renkli , kuşe

Alfa Yayınları, Yenilenmiş 1. Baskı Ocak 2015

Bu blogu izleyenlerin hatırlayacağı gibi 2007’de “Dijital Video ile Sinema” adında bir kitap yazmıştım.

Kitabın Pusula’dan çıkan bu ilk baskısı hem iyi pazarlanamamış hem de uzun süre önce tükenmişti. Aslında yeniden basılması gerekirdi ancak hem bu konuyla ilgilenmeye vakit bulamadım hem de istediğim gibi bir yayıncı bulmak konusunda ilerleyemedim.

Ayrıca bildiğiniz gibi 2007’den bu yana o kadar çok gelişme oldu ki kitabı elden geçirmek de şarttı. Bu da sanıldığı kadar kolay bir iş değil elbette. Zaman alıyor. Bu amaçla 2014 başında tekrar masaya oturduğumda okurken ben bile şaşırdım: Kitapta DV (1995’te çıkan ve aslında her şeyin başı olan o müthiş format) en önemli öğeydi oysa bugün kimse DV’nin adını bile hatırlamıyor! Kaset diye bir şey kalmadı! HDSLR’lar çıktı, sensörler büyüdü, HD standart haline geldi ve hatta 4K geliyor vs vs.

Kısaca kitabın bazı bölümleri fena halde eskimişti. Bu durumda oturup neredeyse yeniden yazmak gerekti. Hazır elim değmişken başka bir çok şeyi de güncelledim tabi. Böylece bu yeni baskıda neredeyse her satır elden geçti diyebilirim. Çok büyük oranda bana ait olan 360 adet özgün renkli görsel malzemenin çoğu yenilendi, değişti, bazı bölümler yeni eklendi, bazı bölümler de yeniden yazıldı. Örneğin HDSLR bölümü yeni eklendi ve Renk Düzenleme bölümü tekrar yazıldı.

Sonuçta kitap daha iyi bir içerik ve tasarım, daha iyi bir baskı ve yeni bir yayınevi ile Alfa’ dan bu hafta çıktı.

Bu defa daha uzun süre dayanmasını umuyorum zira bu alanda en önemli kırılmalar zaten oldu. Önümüzdeki dönemde de gelişmeler olacaktır elbette ama kırılma olması zaman alacaktır.

Şuradan satın alınabilir.

PS: Yukarıdaki videoyu da kitabın tanıtımı için Iphone 5S ve Hyperlapse ile çektim.

Kendin Çek!

Profilo Yilbasi “Annem” from ilker canikligil on Vimeo.

Kamera / Yön. / Kurgu / Renk: İlker Canikligil
Yapımcı / Compositing: Altan Sebuktekin (Mama Film)

5D MK III @50 fps H264 / Zeiss CP2 Set / Focus One Pro / Adobe Premiere CC / After Effects CC / Davinci Resolve 11 Lite / Magic Lantern /Samsung Galaxy Tab 8.4 / DSLR Controller / Dedo Dlight / Sennheiser MKE600 / Juicedlink

Küçük kameraları, küçük ekipleri ve kendim çekmeyi gittikçe daha çok seviyorum.

Bu çekimde ilk defa Zeiss CP.2 mercek setiyle çalıştım. Daha önce Canon’un cine merceklerini denemiştim. İkisi de iyi olmakla birlikte galiba Canon’u tercih ederim: Biraz daha hızlılar ve mercek verisini kameraya geçiriyorlar. Fakat kiralama için bulunmuyorlar ne yazık ki.