Kendin Çek!

Profilo Yilbasi “Annem” from ilker canikligil on Vimeo.

Kamera / Yön. / Kurgu / Renk: İlker Canikligil
Yapımcı / Compositing: Altan Sebuktekin (Mama Film)

5D MK III @50 fps H264 / Zeiss CP2 Set / Focus One Pro / Adobe Premiere CC / After Effects CC / Davinci Resolve 11 Lite / Magic Lantern /Samsung Galaxy Tab 8.4 / DSLR Controller / Dedo Dlight / Sennheiser MKE600 / Juicedlink

Küçük kameraları, küçük ekipleri ve kendim çekmeyi gittikçe daha çok seviyorum.

Bu çekimde ilk defa Zeiss CP.2 mercek setiyle çalıştım. Daha önce Canon’un cine merceklerini denemiştim. İkisi de iyi olmakla birlikte galiba Canon’u tercih ederim: Biraz daha hızlılar ve mercek verisini kameraya geçiriyorlar. Fakat kiralama için bulunmuyorlar ne yazık ki.

Lik Fenomeni

lik_phantomGeçen haftanın eğlenceli sanat olayı Peter Lik fırtınasıydı.

Peter Lik’i tesadüfen geçen yıl keşfetmiştim: Özetle kendisi Amerika’da onlarca galerisi (kendine ait galerileri) olan Avustralyalı bir manzara fotoğrafçısı. Çektiği fotoğraflar gelişmiş stok fotoğraf düzeyinde: Aşırı derecede renkli bir takım manzara fotoğrafları bunlar.  Lik çoğu fotoğrafından 950 edisyon yapıyor (evet 950!) ve bunları binlerce dolara satıyor. Dediğim gibi geçen sene kendisini keşfedip şaşırmıştım. İnternet’te biraz arayınca hafif yollu bir “çarpan” olduğu sonucuna varmıştım.

Elbette bir takım insanlar evlerine ve işyerlerine manzara fotoğrafları asmak istiyor olabilirler. Bunun için onları küçümseyemeyiz ve kızamayız. Bu amaç için de Lik’in fotoğrafları uygun olabilir. Bana göre de fazla renkli ve cilalılar ama yine de yaptığı işi tamamen küçümsemek yanlış olur. O fotoğrafları çekmek epey emek isteyen bir şey ve Instagram’da filtrelere abanmak kadar kolay değil ama yine de şişirilmiş bir fiyat politikası olduğu açıktı ve kendisine “master photographer” demesi ilginç gelmişti.

Şuradaki videodan Peter’in nasıl biri olduğunu görebilirsiniz. Kendini çok önemsese de bence sevimli sayılabilir.

Bu tuhaf Avustralyalı geçen hafta dünyanın en pahalı fotoğrafını satmış olduğu haberiyle sanat dünyasını karıştırdı. Böylece Andreas Gursky’nin “Rhein II” adlı fotoğrafı 4.5 milyon dolarlık rekoru kaybetmiş oluyordu.

Gursky’nin ifade ettiği her şeyin tam tersi olabilecek birinin bu seviyede iş satması sanat dünyasının kabul edemeyeceği bir şeydi. Şu yazıda Guardian’ın sanat eleştirmenlerinden biri Lik’in “Otel kalitesindeki” fotoğrafının 6.5 milyon dolar etmesiyle dalga geçti ve fırsat bu fırsat deyip “fotoğrafın zaten sanat olmadığını ve hiç bir zaman olamayacağını” yazıverdi. Sonra başka bir Guardian yazarı buna cevap verdi ve “Fotoğraf sanattır, sanat kalacaktır” şeklinde bir slogan attı. Martin Parr “Lik’in ticari olarak başarılı olduğunu” kabul etse de “sanat dünyasında asla yeri olmadığını” belirtti (Parr en fazla 7000 pound’a fotoğraf satabiliyormuş)

Özetle yıllardır duymadığımız “fotoğraf sanat mıdır?” saçmalığı yeniden gündeme geldi (Yıllar önce Nazif Topçuoğlu “İyi Fotoğraf Nasıl Oluyor Yani?” adlı kitabında “Bu soru lisanen yanlıştır” diyerek konuyu kapatmıştı aslında.) Ayrıca sanatın parayla ilişkisi tekrar karman çorman oldu.

Her ne kadar ben de Lik’i bir sanatçı olarak görmesem de bu konu tartışılırken bir süredir gözlediğim sanat dünyasının temel hastalığı yeniden dikkatimi çekti: Sanat dünyasında “güzel” en korkulan şeydir. Bir “iş” (biliyorsunuz her sanat ürünü bir “iştir”!) eğer biraz renkliyse veya grafik olarak çekiciyse yandığınızın resmidir. Dekoratif olmak en büyük günahtır! Oysa örneğin Gursky’nin işleri de bir noktada son derece grafik ve dekoratif. Şahsen ben evimde bir Gursky olsun isterdim ama 4.5 milyon dolarım olmadığı için bu hevesimden vaz geçmek durumundayım : )

Bir küratör bana da “işleriniz çok güzel, bu kötü bir şey” demişti bir seferinde.

Bütün bu garabeti bir yana bırakırsak fotoğrafın ve genel olarak sanatın zor durumda olduğunu kabul etmemiz gerek. Lik bence değersiz olsa da sanat dünyasının da ondan çok farklı olduğunu düşünmüyorum. Aslında konu bir iktidar mücadelesinden başka bir şey değil: Martin Parr ve (onun içinde olduğunu gururla söylediği “sanat dünyası”) aslında “zamanın ruhunu biz belirleriz ve neyin sanat olup neyin olmadığına biz karar veririz” demek istiyor. Lik ise büyük olasılıkla bununla hiç ilgilenmiyor ve aslında bence dalga geçiyor (doğrusu satışın gerçek olduğunu bile sanmıyorum).

Lik’in fotoğrafları değersiz ve klişe olabilir ama aynı şekilde “sanat” sayılan bir çok fotoğrafın da benzer şekilde klişe olduğunu unutmamak gerek. Bunların tek farkı Lik’in tam tersi yönde olmaları: Renkleri özellikle soluk, grafik olarak bilinçli olarak özensiz, sosyal meselelerle fazla ilgili ve aslında bir şey dermiş gibi yapıp hiç bir şey demeyen bir sürü fotoğraf var.

Ne yalan söyleyeyim iki tarafın da karşısında olmakla birlikte Lik bana bütün ticari manipülasyonuyla daha Amerikan, daha saf ve samimi geliyor. Parr’ın küstahlığı veya Lik’in umarsızlığı… Hangisini seçerdiniz?

Çekim Monitörü ve Diğer Şeyler

IMG_0884

Yıllardır bir çekim monitörü almak isterim fakat piyasadaki seçeneklere bakınca içim sıkılır.

Özellikle HDSLR ile çekim yapacaksanız ikinci bir ekrana ihtiyacınız var. Ne yazık ki şu an varolan en iyi çekim monitörleri bile 1280*800 çözünürlüğünde çalışıyor. Durum o kadar vahim ki bazıları 800*600 bile olabiliyor. Üstelik bu ekranların çoğunun renk kalitesi de berbat.

Buna karşılık şurada görebileceğiniz gibi fiyatlar da epey yüksek. İyi bir ekran almak isterseniz 2500 USD gibi bir masrafı göze almanız gerekiyor. Bu devirde tam HD bile olmayan bir ekrana 2500 dolar vermek saçmalık diye düşündüğüm için bu soruna Ipad çözüm olabilir umuduyla epeydir bekliyordum. Tabi klasik Apple inadı yüzünden ne yazık ki Ipad’in o muhteşem ekranını video izleme için kullanamıyoruz. Aleti Jailbreak yaparsanız olabiliyor ama onunla da ben uğraşamadım.

İmdada Samsung yetişti. Donanım olarak piyasadaki en iyi tabletlerden biri olan Galaxy TAB S 8.4’teki ekran hem 2560*1600 çözünürlüğünde bir Super Amoled, hem de aynı nedenle renk ve kontrast aralığı şuradan da okuyabileceğiniz gibi mükemmel. Özetle Samsung’un ekranı şu anda alabileceğiniz bütün çekim monitörlerinden çok daha iyi (çok kelimesine vurgu yapıyorum). Yaklaşık 800 TL gibi bir fiyatla Teknosa’dan alınabiliyor. Ek olarak bir de USB Otg (On The Go) kablosu aldım (bunun görevi tabletin micro USB bağlantısını standart USB ye çevirmek. Yalnız dikkat edin kablo OTG özelliğine sahip değilse çalışmıyor)

DSLR controller adlı uygulamayı Android mağazasından indirdim. Tableti kameraya bağladım veeee!

Yukarıda gördüğünüz gibi ekranda 5D MK III’ü kontrol etmemizi sağlayan bir arayüz belirdi. İsterseniz bu arayüzü görmeyebiliyorsunuz. Üstelik ekrandan dokunarak focus dahil her türlü kontrol de mümkün. Harika!

Daha da şaşırtıcı olan kameranın açılır açılmaz tabletin de otomatik olarak ekranı açması, kapattığınızda  da 15 sn içinde kapanması. Samsung’un pili 6 saat gidebiliyor. Böylece Toplam 830 lira gibi bir harcamayla 2.5K Super Amoled bir çekim monitörüne kavuştum. Tabi bunu kameranın flaş yuvası (hot shoe) kısmına bağlamak için ufak bir Sirkeci ziyaretiyle Zoom ticaret’ten Manfrotto’nun şu harika adaptörünü almam gerekti.

Son çektiğim profesyonel iş sırasında bu düzeni kullandım. Doğrusu sonuç gayet başarılıydı. Elbette ufak bir gecikme var (Bu daha az olmakla birlikte HDMI’da da var zaten) ve bazen nedenini tam çözemediğim şekilde kare kaçırma oluyor. USB kablosunun ve tabletin etkili olduğunu sanıyorum. Daha iyi bir kablo ısmarladım yakında gelince bakacağım tekrar.

Tablet konusunda belki de Nexus7 benzeri 1920*1080 lik daha ucuz bir tablet daha hizli olabilir. Bu konuda deneme yapamadım. Ne yazık ki RAW video desteği yok şu anda. RAW çekerken kayda girdiğiniz anda görüntü donuyor. Ayrıca Magic Lantern’in bazı özellikleri monitörün kare hızını da düşürüyor.

Aynı sistemi TPLink bir router ile kablosuz olarak da kurmak mümkün ama ben denemedim.

Samsung’un tabletini bir tablet olarak değerlendirirsem Ipad kadar hızlı değil ne yazık ki (belki Android yüzünden) ancak dediğim gibi şu ana kadar gördüğüm en iyi ekrana sahip. Rec 709 renk uzayının tamamını ve Adobe RGB’nin yüzde 97’sini gösterebilen bu ekran aynı zamanda Amoled olduğu için siyahları vermek konusunda da çok başarılı.

Hem Atölye filmleri hem kendi işlerim için aldığım bir diğer önemli aksesuar da yanda gördüğünüz Port Protector. 5d MK III ile çalışanlar bilir, HDMI kabloları bir türlü yerinde durmaz ve hatta bazen kendileri sağlam kalırken kameranın 1078745yuvasını da bozarlar. Small HD firmasının ürettiği bir aksesuar sayesinde HDMI ve USB kabloları dert olmaktan çıkıyor. 49 USD lik fiyatı biraz yüksek ama sağladığı koruma o kadar önemli ki aldığınıza pişman olmazsınız diye düşünüyorum.

Son ürün de aşağıda gördüğünüz ve şuradan inceleyebileceğiniz Juicedlink ön amfi. Bilenler bilir sesi kamera 857043üzerine çekmek hep bir amatörlük sayılır sektörde. Tabi ideal bir dünyada bu doğrudur. Kameranın 16 bit 48 KHZ lik kayıt kalitesi ve ön amfisi yeterli sayılmayabilir. Fakat kameranın üstüne kayıt yapmanın da pratikliği yadsınamaz. İste yandaki küçük alet bu işi daha iyi yapmanızı sağlıyor.  Bu kutu sayesinde hem XLR ses girişlerine sahip oluyor, hem kameranın yetersiz ön amfilerinden kurtuluyor, hem de ses yüksekliğini gerçek düğmelerle kontrol edebiliyorsunuz.

Filmciler için güzel bir dönemdeyiz: Bir çok sorun böyle küçük yan yollarla da olsa halloluyor. Blogu izleyenlerin fark ettiği üzere yeniden bağımsız moda döndüğüm için bu aletler tabi önemli ama alacak şeyler bitmedi!

Kısa Film – Yalnızlar

Yalnizlar / Lonesome from istanbul film akademi on Vimeo.

Geçen Eylül’de başlayan yönetmenlik atölyesinin filmleri sonunda bitti. Bütün filmleri şuradan izleyebilirsiniz.

Eylül dönemi filmleri genel olarak da iyiydi ama bu dönem benim en sevdigim film yukarıdaki “Yalnızlar” oldu.

IFA’nın açtığı senaryo yarışmasına katılan Doğan Toryan’ın “Bir Taraf Sessiz” adlı senaryosu ne yazik ki benim disimdaki jurilerden ilgi gormemisti. Kısa filme uygun oldugunu dusunerek atolyeye onerdim. Önce katilimcilar da pek sıcak bakmasalar da sonunda kabul ettiler.

Kısa film senaryosu ne yazik ki ulkemizde tam olarak anlaşılmamış bir alan . Yıllarca tekrarladigim gibi: Kısa film uzun filmin kısası degildir. Bu nedenle cok daha basit, minimal, hatta pek bir sey anlatmadığı düşünülen senaryolar her zaman daha iyi sonuc verir.

Film her zamanki atölye kuralları dahilinde bir erkek, bir kadın, bir ev kısıtlamasıyla 8 saatte çekildi. Yalnızlar bir tür “Alacakaranlık Kuşağı” öyküsü sayılabilir.

Artık daimi oyuncumuz olan Emre Erturan ve ona eşlik eden Gülşah Yarar’a da teşekkürler. Tabi yonetmen Gül Çömez’i de tebrik ediyoruz.

Atölye ile ilgili daha fazla bilgi için şurayı ziyaret edebilirsiniz.

Contra ve Yeni Site

Yeni Türkiye

Yeni Türkiye – Pleksi altında gümüş kağıda arşivsel pigment baskı, 100cm*100cm, Ed. 1/3

Yukarıdaki iş ve diğerleri Contra çerçevesinde Londra’da sergilenecek. Yaklaşık 2 yıl önce fotoğrafa ağırlık vermeye karar vermiştim. Bu konuda bir site açmak için belli sayıda fotoğraf birikmesini beklemiştim. Geçen aylarda çalıştığım galeriden ayrıldım ve bağımsız olunca artık zamanıdır diye düşündüm ve Photography.ilkercanikligil.com adresinde bugüne kadar sergilenmiş işleri topladım.

Ne yazık ki site yalnızca Ingilizce olarak izlenebiliyor.

Röportaj

Teknodonanim adli sitede çıkan röportajımı suradan okuyabilirsiniz. Site hoş bir fikirden yola çıkıyor ve çeşitli alanlardan insanların kullandıkları donanım ve yazılımları sınırsızca ve olabildiğince detaylı şekilde anlatmasını istiyor. Böylece sizinle benzer alanlardaki insanların neler kullandigini goruyorsunuz. Bu girişten tahmin edebileceğiniz gibi röportaj fazla sayıda teknik terim ve marka içeriyor.

Güle Güle Avid

Daha önce de yazmıştım: Avid’i 1994’te kullanmaya başladım. O zaman için rakipsiz ve gerçekten muhteşem bir yazılımdı (ve donanım). Bir Avid sistemi 120 bin USD gibi fiyatlara geliyordu!

Kaset temelli kurgu sistemlerini kullanmış olan benim gibi insanlar için Avid tabi ki büyük bir devrimdi. Yıllar boyunca Avid’de sayamayacağım kadar çok şey kurguladım (hatta bir tane de uzun metraj)

Ne yazık ki üç ay önce çaresizce ve istemeden de olsa Premiere’e geçmek durumunda kaldım : )

Bunun suçu tamamen Avid’e ait. Yıllar içinde en büyük savunucularından biriydim ve hatta öğrencilerime baskı yapmışlığım da vardır : ). Gel gör ki Avid de bütün bu yıllar boyunca hata üstüne hata yaptı. Bir kaç yıl önce katıldığım bir sunumun ardından Avid’den bir mühendis “Final Cut’tan çok Premiere’den korkuyoruz” demişti.

Korkuları ne yazık ki gerçek oldu ve yıllar içinde hiç bir şeyi doğru yapamadılar: Arayüzü geliştirdik dedikleri şeyler tam tersine bildiğimiz basit arayüzü bozdu. Yeni dosya formatlarına destek vermekte geciktiler, fiyatı düşüremediler, yazılım gittikçe hantallaştı, sürekli buglar ortaya çıktı vs vs.

Bunlara rağmen bence hala Avid’in kurgu kolaylığı ve güvenilirliği (operasyon sırasında) Premiere’den daha iyi. Örneğin farklı yönlere çoklu budama özelliği (Asymmetrical multi trim) hala Premiere’de yok (PS: Varmis : ) ama yine de Premiere in timeline kullanimi ve trim modu hosuma gitmiyor) ve bu dramatik bir kurgu için çok önemlidir. Buna karşılık ne yazık ki aynı Avid içeri görüntü almak ve dışarı vermek konusunda o kadar inatçı şekilde beceriksiz ki bu devirde hala böyle bir yazılımla uğraşmak için gerçekten deli olmak gerek.

Sözün özü üç ay önce Adobe’ye üye oldum ve doğal olarak bütün Creative Suite’in yanı sıra Premiere’e de geçmiş oldum. Avid’deki eskiden kalan bazı projeleri de Premiere’e aktardım.

Ben bunları yaparken bir yandan da zaten Avid’in batmakta olduğu ile ilgili haberler çıkmış. Hatta şirketin kurgu sistemleri bölümünü Corel adlı Kanada şirketine sattığı duyurulmuş.

Ne diyelim? Harika bir şirket nasıl berbat edilir bu hikayeden bunu anlamış olduk.

Kısaca kral öldü yaşasın yeni kral!

RED Dragon Carbon

A001_C012_0805IL

Epeydir RED’le ve Alexa ile ilgilenmiyordum. Süper gelişmiş ülkemizde 130 adet Alexa olması ve buna karşılık birbirinden kötü işlerin ekranları kaplamasını açıklamak zor elbette. Sözün özü kameralara olan eski ilgimi kaybettiğimi zaten bu blogu hala izleyenler biliyor.

Geçen hafta sevgili Yasin (Dijitalist) “RED Dragon Carbon geldi bir bakın” deyip yollayınca RED neler yapmış diyerek kutuyu açtım. Yine eski öğrencim Savaş’ın yardımıyla tek bir gece çıkabildik kamerayla.

Yeni algılayıcı Dragon’un hoşuma giden bazı özellikleri var. Yıllardır olması gerektiğini söylediğim şeyi sonunda RED tam olmasa da ucundan yapmış: Dragon algılayıcı Super 35 mm boyutlarında değil daha büyük (30 mm*15 mm). Böylece FF fotoğraf merceklerini de 1.17 gibi düşük bir çarpanla kullanabiliyor. Ben de zaten denemeleri Canon L serisi merceklerle yaptım. Yukarıdaki kare 17 TS ile 6k FF modunda çekildi örneğin. Algılayıcıyı bir çok değişik şekilde ve hızda kullanmak mümkün. Hatta kendi kafanıza göre bir algılayıcı boyu bile üretebiliyorsunuz!

Bu yeni algılayıcı 6K olduğunu iddia etse de (19 MP) yıllardır 22 MP lik bir algılayıcının ürettiği sonuçlara bakan biri olarak bunun gerçek 6K gibi görünmediği söyleyebilirim. RED’in daha önceki kameraları da 4K olduklarını iddia etseler de aslinda 4K gibi görünmüyorlardı (şimdi bana hemen saldırmadan önce webde biraz Nyquist, Bayer falan okursanız ne dediğimi anlarsınız diye umuyorum). Yine de 6K en azından teorik olarak elde bulunmasında zarar olmayan bir şey diyelim.

Kameranın düşük ışık özelliği iyi. 2000 ASA’da kullanılabilir sonuçlar veriyor. Dinamik aralığın 16.5 fstop olduğu iddia ediliyor. Bunu deneyecek bir ortam yoktu ama her durumda eskisinden daha iyi bir dinamik aralığa sahip olması zaten beklenen bir şey.

Eski sürümlerde en saçma bulduğum özellik olan fan sesi giderilmiş, eskisi gibi değil. 6K’da 100 kare (teoride zira Dijitalist’ten aldığım disklerle 89 kareyi aşamadım) yapabiliyor. Bunlar tabi hoş. Kameranın bence en güzel özelliği ise carbon fiber den üretilmiş olması. Jannard daha önce David Fincher’in talebi üzerine Social Network’un kürek yarışı sahnesi için carbon fiber bir RED yapmıştı fakat bu ilk defa ticari olarak satışa çıkıyor. Tabi ki bu pahalı malzeme kamerayı ciddi şekilde hafifletmiş. Elde çekim için çok iyi bir kamera Dragon.

Bunun dışında tabi ki klasik RED sorunları devam ediyor: Sistem genel olarak biraz yavaş. Menü sistemi bence tuhaf, REDVolt aküler çok çabuk bitiyor. LCD ekranın dokunmatik özelliği hala iphone gibi değil vs. Tasarım olarak bir kutuya benzese de (eşim görünce bu ne çirkin kamera deyiverdi!) ben Alexa’ya göre daha çok seviyorum. Elde tutması ve operasyonu daha kolay.

Sonuç olarak ilmi olmayan bu kısa deneme sonunda RED Dragon Carbon bence bugüne kadar yapılmış en iyi profesyonel kameralardan biri. Ülkemizde ezici üstünlüğe sahip olsa da Alexa’ya göre bir çok durumda tercih edilmesi gerekir diye düşünüyorum.

Ayrıntılı bilgi ve kiralama için Dijitalist‘i arayabilir ya da herkes gibi Alexa türküleri söyleyebilirsiniz.

Kısa Film: Yumurta / The Egg

Yumurta / The Egg from istanbul film akademi on Vimeo.

İstanbul Film Akademi’de mayıs ayında başlayan film yönetmenlik atölyemizin ikinci filmini yukarıdan izleyebilirsiniz. Her zamanki gibi oyuncularımız Gulsah ve Emre’ye teşekkürler. Filmin yönetmenleri Naz Timur, Bulut Çavaş ve Öykü Özgen’i de kutluyorum, çok iyi çalıştılar. Atölyede ışığa, renge pek bakmayıp bir filmin yönetilmesinden söz etmeyi daha fazla önemsiyordum ama bu defa görsel olarak daha çekici olmasını tercih ettik.

Filmi 5d MK III ile h264 olarak çektik. Hiç bir profesyonel sinema ışığı kullanmadık ve bütün film 6 saatte çekildi. Daha önce de yazdigim gibi  atölyede belli kısıtlamalarımız var: Bir kadın, bir erkek, bir ev ve en fazla 3 dakikalık öyküler olmak zorundalar. Bu durum önceleri katılımcıları zorlasa da aslında bu tür kısıtlamaların çok yararlı olduğunu düşünüyorum.

Bu defa senaryoları da ulusal bir yarışma ile seçtik. Senaryonun sahibi Fidel Yokuş’u de tebrik etmek gerek. Gerçi yönetmenler senaryosunu biraz değiştirdiler ama bu da gayet normal.

Film için önemli ekipmanlardan biri de Edelkrone‘nin sağladığı Slider Plus v2 idi. Bir süredir zaten aleti kurcalıyordum ilk defa bir filmde kullanma şansı oldu. Action ve Target modülleriyle birlikte gelen slider filmde de göreceğiniz gibi son derece başarılı. Kullanımı konusunda uzun bir inceleme yazsam biliyorum ki sevgili Kadir ben yazana kadar yeni bir sürüm çıkaracak : ) O yüzden çok detayina girmiyorum ancak özellikle yukarıdaki gibi gerilla prodüksiyonlar için çok hayati bir unsur Slider Pro.

Filmin renklerini yine DaVinci’de yaptik. Ses miksini Otomat’ta Murat Çelikkol, müziğini de Emre Aypar yaptı. Yapımcımız Veysi’ye ve katılan herkese de teşekkür ederim. Uzun süredir kısa filmden uzak kalmıştım. Yeniden sahalara dönmek güzel : )

ML ile Raw Video ve Resolve

Artık yazı yazmanın yanı sıra yukarıdaki gibi egitim videoları da yapmaya karar verdim. Ne sıklıkla yapabilirim bilmiyorum tabi ama ilki yukarıda. Videoda kısaca Magic Lantern kullanarak Canon HDSLR’lar ile çekeceğiniz RAW videoları nasıl izleyeceğinizi, nasıl dönüştüreceğinizi ve Davinci Resolve ile nasıl renk düzenlemesi yapabileceğinizi anlatıyorum.

Gelecekteki videoları kaçırmamak için kanala abone olmakta yarar olabilir. İyi seyirler.

Fotoğraf Okuma Devam

AFSAD’ın dergisi Kontrast’ın Nisan Mayıs sayısı için iki fotoğrafımla ilgili yazdığım yazı aşağıdaki resme tiklayarak okunabilir. Bu fotoğraflar geçen yıl Contemporary Istanbul 2013’te yer almıştı. _70A2763

Deniz Kenarında (Temellere Dönüş)

Deniz Kenarında from Yerçekimi on Vimeo.

Yerçekimi için yukarıdaki videoyu çektik. Yıllardır klip çekmiyordum. Bunun nedenleri çeşitli ama genel olarak klip mantığından çok sıkılmış olmam ve aşırı düşük bütçeler sayılabilir.

Deniz Kenarında videosunu çok kısa sürede ve tek kişilik ekiple (!) çektik.  Grup elemanları bana yardımcı oldular o kadar.

Fikir temelde “anti klip” bir şey yapmaktı: Sıfır bütçe, az kesme, tek yakın plan, sabit kamera, tek mercek (EF 85 1.2L II), sadece kameraya bakan ve müzik yapan insanlar… Ne yaptıklarını görmüyoruz bile. Grup üyeleri değil ışık hareket ettikçe üç görüntünün birleşmesi daha tesadüfi ve organik oldu.

Böylece bir klipte olması beklenen hiç bir şeyi yapmadık :) Bu video aslında tekrar temellere dönüşümün de bir sonucu: Film okulunda okurken esas ilgi alanım sektörel çalışmalar değil gerilla sayabileceğimiz yapım şekillerine kafa yormaktı çünkü sektör denen şey ne yazık ki insanları zehirliyor.

Sektör aslinda sizi belli şeyleri belli şekillerde yapmaya zorlayan bir ilişkiler zinciri. Biraz farklı bir şey yapmak isterseniz çok ciddi duvarlara çarpabilirsiniz. Türk müzik video dünyasında, reklamda, dizide, sinemada, fotoğrafta yaşanan bu: Belli formüllerle iş yapılırsa başarının garanti olduğu inancı ve bunun sonucu olarak birbirini tekrarlayan dünya kadar ruhsuz iş… Bu şekilde başarı kazanılmaz diyemem. Elbette başarı kazananlar oluyor (tabi başarıyı nasıl tanımladığınıza da bağlı bu) ama aslinda herhangi bir gelişme de olmuyor. Sürekli aynı sakız çiğnenip duruyor. Bir şey denemiyor kimse. Bir şeyler denemek için serbest olmak gerek.  5D MK II gibi kameralar çıktığında insanlar daha fazla deneyebilecek diye sevinmiştik ancak ne yazık ki 5D ve turevleri de sektorun zararlı oyuncakları oldu. Bu harika kameralar sadece ve sadece daha büyük kameralarla (Arri, RED vs) yapılan şeylerin ucuz taklitlerini üretmek ve zaten düşük olan bütçelerin daha da düşürülmesi için kullanıldı.

Ne yazık ki ülkemizdeki müzik grupları veya yaratıcı ekipler de denemeye pek açık değil. O yüzden birbirinden ayırt edilemeyecek tonlarca klip, reklam ve film var ortalıkta.

Tabi şunu unutmamalı: Bir şey denemenin sonucu her zaman başarı olmayacaktır (yani bakın biz harika yaptık demiyorum) Başarısız da olabilirsiniz ama zaten bir şey “denemek” adı üstünde başarısız olmayı göze alabilmeyi gerektirir. Zaten o riski almıyorsanız garantici oynuyorsunuz oyunu.

Bu yüzden Yerçekimi’ne de teşekkürler! Hem müthiş müzikleri, hem cesaretleri için: Sanırım başka kimse böyle bir klip yapmazdı!