Birdman Neden Kötü Bir Film?

Birdman-Movie-Poster-Keaton

Bu blogun teknik bir blog olduğu, benim de teknik meselelere kafayı takmış olduğum eş dost tarafından sık sık söylenir. Oysa bu doğru değil. Bu blog teknik bir blog değil ve ben de teknikten başka bir şeyle ilgilenmeyen biri değilim.

Bunun en açık örneğini vermem gerekirse: Inarritu’nun genel olarak hayranlık uyandıran filmi Birdman’i dün izledim. İşçilik ve teknik açısından harika bir ürün olduğunu düşünsem de film olarak gayet vasat buldum.

Neden?

Fransızların “Théâtre+filmé” terimi vardır. Sinemanın ilk zamanlarında henüz bu medyumun imkanları kısıtlıyken ve bu medyuma uygun öyküler yeterince yazılmamışken bazı tiyatro oyunları filme alınırdı. Buna da “Theatre Filmé” (filmi çekilmiş tiyatro) denirdi. Sonradan bu bir aşağılama olarak da kullanıldı.

Birdman’in bütün teknik cafcafını bir kenara atarsanız geriye “filme alınmış bir tiyatrodan” başka bir şey kalmıyor. Bilindiği gibi Hitchcock aynı şeyi 1948’de “Rope” (İp) ile denemiş ve sonradan pişman olduğunu ifade etmişti. Filmler mutlaka kurgulanmalıdır! Gerçi İnarritu bu kurguyu başka şekilde yapmaya çalışıyor ama harcadığı çabaya değecek bir şey yok ortada.

Birdman çok mühim bir şey söylermiş havasında ama aslında söylediği şey de o kadar önemsiz ki! Eski bir Hollywood yıldızı kendini sanata (neyse o artık) adamaya ve ağır dram türünde bir Broadway oyunu sahnelemeye çalışır fakat bir türlü “yıldız eskisi” imajından kurtulamaz. Film aslında sahte bir ikilik yaratıyor: Gerçekten “manalı” filmler ve ona karşı ucuz Hollywood temaşaları! Tabi filmin kendisi de bu noktada manalı filmler kategorisine giriveriyor.

Buradaki yanlış çok açık: Dünyayı sadece ikiye bölerseniz her zaman yanılırsınız ve yanıltırsınız. Dünyada sadece Batman filmleri veya sanatsal filmler yok. Binlerce film var. Adamın birinin Hollywood’dan dışlandıktan sonra ondan çok da farkı olmayan Broadway’e geçmesini izleyip onun adına üzülelim mi yani? Vah vah.

Inarritu’yu hiç bir zaman sevmedim ve tam bir balon olduğunu düşünüyorum. Meksika’dan çıkan üçlünün (Inarritu, Cuaron, Del Toro) en zayıf halkası o bence.

Tabi bu tür filmler çok seviliyor zira ne yazık ki tarihin böyle bir noktasındayız. Gerçeğin sanat olduğunun sanıldığı bu saçma dönemin acilen geçmesini bekliyorum! Geçen hafta Arter’de gördüğüm sergi de aynı anlayışın ürünüydü.

Sanat daima tasarımdır. Gerçeği aynen çekip koymak sanat falan olamaz. Fakat bahsettiğim gibi öyle allahın cezası bir dönemden geçiyoruz ki youtube gibi video sitelerinde hit almaktan başka amacı olmayan bir nesil sokaktaki gerçeği çekerse bunun sanat olduğuna da inanmış.

Inarritu bir röportajında şöyle demiş: “Gerçek hayatın kurgusu olmadığını anladığımda bu filmi tek plan yapmaya karar verdim”.

Insaf diyorum, bunu 23 yaşında bir yönetmen söylese belki anlayışla karşılarız ama hesapta “usta” bir yönetmenden duyunca şaşırmamak zor.

Filmin sadece eleştirmenlerle ilgili söylediklerine katılıyorum. Gerisi boş.

PS: Bu yazı bazı arkadaşları çok yaraladı. Ne yazık ki bazen birisi sevdiğimiz şeylere karşı bir şey söyleyince sanki bize söylemiş gibi hissediyoruz sanırım. Bu konuda düşünmek lazım. Birisi sizden farklı düşünüyorsa ona doğrudan saldırmak yerine fikrinizi dile getirebilirsiniz. Buna rağmen her zaman herkes aynı fikirde olacak da değil ve bu da iyi bir şey.

PS2: Evet halimiz düşündüğümden de kötüymüş. Blogun hiti inanılmaz yükseldi gerçi iki gündür 1000 kişi geliyor (normalde 200- 300). Tabi tepkiler, küfürler, hakaretler havada uçuşuyor. Doğrusu üzüldüm ama bana söylenenlere değil ülkenin gençliğinin haline. Herhangi bir konuda fikir geliştirmekten bu kadar aciz olunamaz: Edinilmiş fikirler, biraz metafizik, romantizm, sanat üzerine hülyalı düşünceler, bol fanatizm, sen kimsinciler?, sen yap da görelimciler, sen zaten şöylesin, sen reklamcisin sen şusun sen busun…

Tabi üşenmeyip bana sayfalarca cevap yazanlar da oldu. Mesela birinin içinde şöyle cümleler vardı: “…Bence bu düşünceniz iki açıdan yanlış. Öncelikle gerçeği aynen çekip koymak zaten sinema değil, belgeseldir. Öte yandan belgesel bile içerdiği çekim şekli ve anlatım biçimi neticesinde sanatsal bir değer kazanabilir. Fakat bizim bahsettiğimiz konu eğer kurgusal sinema ise tasarlanmış bir dünya olması zaten şarttır. Bu noktada sinemada bir akım olarak bahsettiğimiz gerçeklik ancak anlatım dili olarak ele alınabilir.”

Vah benim güzel ve yalnız ülkem.

PS3: Bazı arkadaslar filmin Oscar almış olmasının beni yanlış çıkarttığını düşünmüş. Oysa tam tersi: Film eleştirirmiş gibi yaptığı sistemin en büyük ödülünü aldı. Yani fikirlerim hala (ve daha güçlü şekilde) geçerli.

Megapiksel Savaşları Yeniden!

Canon-EOS-5DS-camera

Canon’un bugün duyurduğu iki yeni kamera EOS 5Ds ve 5Dr bir süredir bitmiş gibi görünen megapiksel savaşlarının yeniden başladığını resmi olarak ilan etmiş oldu.

Nikon bilindiği gibi bir süredir Sony’nin yaptığı algılayıcıları kullanıyor ve 24 mp, 36 mp gibi çözünürlükleri destekliyordu. Canon ise 22 MP’yi aşamamıştı.

50 MP’lik bu yeni kameralarla Canon şimdilik çözünürlük şampiyonu olmayı başarıyor ancak yine de gelecek çok parlak görünmüyor onlar için.

Şuradan dinlediğimize göre Canon’un her zaman küstahlığıyla bilinen sözcüsü Chuck Westfall 5Ds ve R’in dinamik aralık ve duyarlılık olarak 5d MK III’ten daha iyi olmadığını (ve 7d MK II ile aynı olduğunu) ifade etmek zorunda kalıyor. Kısaca yaklaşık 4000 dolarlık fiyatlarıyla bu yeni 5D’ler aslında yeni bir şey değiller.

Çözünürlük sanıldığı gibi kötü bir şey değil. Hele de benim gibi büyük fotoğraflar basmayı seven biri için… Stüdyo ve manzara fotoğrafçıları için de 50MP iyi bir şey. Özellikle de aynı kamerayı yeni eklenen crop seçeneği ile 1.3 ve 1.6 çarpanıyla kullanabiliyor olmak tabi hayırlı bir şey.

Buna rağmen şu da açık ki son yıllarda Sony’nin algılayıcıları önde gidiyor. Bu durumu değiştirmek için Canon’un daha fazla megapikseli aynı algılayıcılara tıkıştırması çözüm olamaz diye düşünüyorum.

Ayrıca bu yeni kameralarda video ile ilgili de hiç bir gelişme olmadığı gibi kulaklık çıkışı yok edilmiş, HDMI’dan temiz video çıkışı da engellenmiş ve dual pixel netleme sistemi de eklenmemiş. Yani 5D MK III video için hala daha iyi bir kamera.

Bu yıl içinde 5D MK IV’ün çıkması bekleniyor. Umarım o zaman Canon’dan ciddi bir ilerleme görürüz. Bunların en bekleneni elbette 4K video kaydı. Bunu yaparlar diye tahmin ediyorum.

Raw video ve daha fazla dinamik aralık? Sanmıyorum.

Beklemeye devam!

Atölye Filmleri: Bulmaca


Bulmaca / Crosswords from istanbul film akademi on Vimeo.

Kasım atölyesinin filmleri gecikerek de olsa bitti. Bu seride yine 4 film var: Atölyenin eski oyuncularından Gülşah Büktür ve ilk filmiyle Erdal Uzunoğlu’nun oynadığı psikolojik gerilim türünde yukarıda gördüğünüz Bulmaca, Miray Akovalıgil’in oyunculuğu ile komedi türünde Zarf, ve iki ağır drama: Esra Gür’ün oynadığı Yalnız ve Neşe Loc’un yine Erdal Uzunoğlu ile yer aldığı Çürük Elma.

Gülşah Büktür ve Moni Nafeie dışındaki bütün oyuncu ve yönetmenlerimizin ilk filmleriydi bunlar.

Benim bu serideki favorim “Bulmaca” ama diğerleri de iyi tabi. Bütün katılımcıları ve ülke çapında yarışmayla belirlediğimiz senaristleri tebrik ediyorum.

Yeni atölye 5 Şubat’ta başlıyor. Ayrıntılı bilgi şurada.

The Fall

436110530_1280
Son yıllarda iyi diziler çok: Breaking Bad, Dexter, Damages, ben pek beğenmesem de True Detectives vs.

BBC’nın The Fall’u bütün bunların arasından ayrılıyor. Aslında hiç hoşlanmadığım aşırı gerçekçi ekolden bir dizi ama o kadar iyi yapılmış ki Dostoyevski dizi çekse herhalde böyle olurdu diyor insan.

“The Fall” BBC tarafından yapılmış ve Belfast’ta geçen bir seri katil öyküsü özünde ama öyküden önemlisi işlenişi tabi.

Dizinin temposu epey yavaş, müzik kullanımı minimal, kamera ve ışık da öyle. Başrolde Gillian Anderson hiç olmadığı kadar iyi, diğer oyuncular da aynı şekilde… Ayrıca bugüne kadar televizyonda görülmüş en feminist drama bu olmalı (Her ne kadar İngiltere’de bazı çevrelerde mizojini ile suçlansa da : )

David Fincher televizyonun sinemadan daha fazla karakter geliştirmeye açık bir ortam olduğunu söylüyordu. The Fall bunun açık kanıtı gibi. Televizyon ve özelde Netflix beklenmedik şekilde sinemayı bitirebilir.

Gerçekten iyi bir dizi arayanlara hararetle önerilir. Hepi topu 2 sezon ve 11 bölüm zaten. Şu anda Netflix’ten izlenebiliyor.

Bizim güzel ve yalnız ülkemiz de bir gün böyle diziler yapabilecek mi diye düşünmeden duramıyorum.

Sabahtan akşama politika konuşarak mı düzeliriz yoksa işimize bakarak mı?

David Fincher ile Çalışmak

Bu yazının ana konusunu şuradan aldım. Bugünlerde David Fincher filmlerine tekrar bakıyorum. Geçenlerde 20 yıl sonra Seven’a tekrar baktım. Eskimiş olacağını umuyordum ama sandığım kadar eskimemişti.

Altan Sebüktekin’in önerisiyle fark ettigim su harika kanalda David Fincher’in yönetmenliği ile ilgili bir video da izleyebilirsiniz.

Yabancı dil sorunu olanlar icin özetlersem ilk linkte Fincher ile House of Cards’da çalışmış bir kamera asistanı ondan neler öğrendiğini 5 maddede açıklıyor.

1 – Yayına çıkacağınız ortam önemlidir ama yine de özensiz olmak için bahane olamaz. Netflix genelde Ipad’de izlenen bir yayın. O nedenle netlik sorunları sinemadaki kadar önemli olmuyor.
2 – Ekip olarak sizin işiniz oyunculara işlerini yapmak konusunda destek olmaktır, engel değil. Bir oyuncu sizin rayınız yüzünden yapmaya çalıştığı bir şey yapamıyorsa o rayı oradan alın. (Çektiğim bir filmin setinde sesçi oyuncuya “daha yüksek konuşur musunuz?” demişti!)
3 – David Fincher sizin yorgun olmanızı umursamaz. Bunu pislik biri olduğu için yapmaz. Filmi umursadığı için yapar.
4 – Bazen çekebileceğiniz en iyi tekrarı almış bile olsanız devam etmeniz gerekir. Kesinlikle.
5 – Çekim sırasında şaryo tıklasa ya da mikrofon görüntüye girse de mutlaka devam edin! (Keep rolling!)

Bunları okuyunca bizim ekipleri düşünmeden edemiyorum. Haklarını yiyemem Türk reklam filmi sektöründe özveriyle çalışan bir çok ekiple ben de çalıştım ancak ne yazık ki yönetmen aslında her zaman yalnızdır: Yapımcı her isteğinize şüpheyle bakar, ajans bir şey denediğinizde korkuya kapılır, fazladan bir şey çekmek istediğinizde bütün ekibin yüzü asılır, oyuncular biraz farklı bir isteğiniz olduğunda paniğe kapılır, biraz fazla tekrar yaptığınızda “Kubrick oldu mübarek” fısıltıları yayılır!

Bu ülkede herkes daima eve gitmek ister. Ne zaman garip bir istekte bulunsanız içlerinden size rahmet okuduklarını bilirsiniz.

Hele şimdi 12 saat kuralları çıktı işler iyice karıştı.

Tabi ki insani saatlerde çalışmalıyız ve aptal bir yönetmenle çalışmak acı verici olabilir ancak şunu unutmamalıyız ki sette kariyeri gerçekten tehlikede olan tek kişi yönetmendir (belki biraz da görüntü yönetmeni). Filmin iyi olması sadece onun için önemlidir. Sonuçta herkes suçu ona atabilir (görüntü yönetmeni dahil). Filmin sonunda ilk onun adı olacaktır.

Kurgucular, renk uzmanları, sesçiler, ışık ekibi ve tabi prodüktör… herkes film kötü olduğunda yönetmeni suçlayacaktır.

Yönetmenleri anlayalım sevelim. Linkteki kamera asistanının yazının sonunda dediği gibi In Fincher we trust! (Fincher’a İnanıyoruz!)

Kitap: Dijital Video ile Sinema Mk II

Dijital Video ile Sinema

Metin ve Görseller: İlker Canikligil
267 sayfa, renkli , kuşe

Alfa Yayınları, Yenilenmiş 1. Baskı Ocak 2015

Bu blogu izleyenlerin hatırlayacağı gibi 2007’de “Dijital Video ile Sinema” adında bir kitap yazmıştım.

Kitabın Pusula’dan çıkan bu ilk baskısı hem iyi pazarlanamamış hem de uzun süre önce tükenmişti. Aslında yeniden basılması gerekirdi ancak hem bu konuyla ilgilenmeye vakit bulamadım hem de istediğim gibi bir yayıncı bulmak konusunda ilerleyemedim.

Ayrıca bildiğiniz gibi 2007’den bu yana o kadar çok gelişme oldu ki kitabı elden geçirmek de şarttı. Bu da sanıldığı kadar kolay bir iş değil elbette. Zaman alıyor. Bu amaçla 2014 başında tekrar masaya oturduğumda okurken ben bile şaşırdım: Kitapta DV (1995’te çıkan ve aslında her şeyin başı olan o müthiş format) en önemli öğeydi oysa bugün kimse DV’nin adını bile hatırlamıyor! Kaset diye bir şey kalmadı! HDSLR’lar çıktı, sensörler büyüdü, HD standart haline geldi ve hatta 4K geliyor vs vs.

Kısaca kitabın bazı bölümleri fena halde eskimişti. Bu durumda oturup neredeyse yeniden yazmak gerekti. Hazır elim değmişken başka bir çok şeyi de güncelledim tabi. Böylece bu yeni baskıda neredeyse her satır elden geçti diyebilirim. Çok büyük oranda bana ait olan 360 adet özgün renkli görsel malzemenin çoğu yenilendi, değişti, bazı bölümler yeni eklendi, bazı bölümler de yeniden yazıldı. Örneğin HDSLR bölümü yeni eklendi ve Renk Düzenleme bölümü tekrar yazıldı.

Sonuçta kitap daha iyi bir içerik ve tasarım, daha iyi bir baskı ve yeni bir yayınevi ile Alfa’ dan bu hafta çıktı.

Bu defa daha uzun süre dayanmasını umuyorum zira bu alanda en önemli kırılmalar zaten oldu. Önümüzdeki dönemde de gelişmeler olacaktır elbette ama kırılma olması zaman alacaktır.

Şuradan satın alınabilir.

PS: Yukarıdaki videoyu da kitabın tanıtımı için Iphone 5S ve Hyperlapse ile çektim.

Kendin Çek!

Profilo Yilbasi “Annem” from ilker canikligil on Vimeo.

Kamera / Yön. / Kurgu / Renk: İlker Canikligil
Yapımcı / Compositing: Altan Sebuktekin (Mama Film)

5D MK III @50 fps H264 / Zeiss CP2 Set / Focus One Pro / Adobe Premiere CC / After Effects CC / Davinci Resolve 11 Lite / Magic Lantern /Samsung Galaxy Tab 8.4 / DSLR Controller / Dedo Dlight / Sennheiser MKE600 / Juicedlink

Küçük kameraları, küçük ekipleri ve kendim çekmeyi gittikçe daha çok seviyorum.

Bu çekimde ilk defa Zeiss CP.2 mercek setiyle çalıştım. Daha önce Canon’un cine merceklerini denemiştim. İkisi de iyi olmakla birlikte galiba Canon’u tercih ederim: Biraz daha hızlılar ve mercek verisini kameraya geçiriyorlar. Fakat kiralama için bulunmuyorlar ne yazık ki.

Lik Fenomeni

lik_phantomGeçen haftanın eğlenceli sanat olayı Peter Lik fırtınasıydı.

Peter Lik’i tesadüfen geçen yıl keşfetmiştim: Özetle kendisi Amerika’da onlarca galerisi (kendine ait galerileri) olan Avustralyalı bir manzara fotoğrafçısı. Çektiği fotoğraflar gelişmiş stok fotoğraf düzeyinde: Aşırı derecede renkli bir takım manzara fotoğrafları bunlar.  Lik çoğu fotoğrafından 950 edisyon yapıyor (evet 950!) ve bunları binlerce dolara satıyor. Dediğim gibi geçen sene kendisini keşfedip şaşırmıştım. İnternet’te biraz arayınca hafif yollu bir “çarpan” olduğu sonucuna varmıştım.

Elbette bir takım insanlar evlerine ve işyerlerine manzara fotoğrafları asmak istiyor olabilirler. Bunun için onları küçümseyemeyiz ve kızamayız. Bu amaç için de Lik’in fotoğrafları uygun olabilir. Bana göre de fazla renkli ve cilalılar ama yine de yaptığı işi tamamen küçümsemek yanlış olur. O fotoğrafları çekmek epey emek isteyen bir şey ve Instagram’da filtrelere abanmak kadar kolay değil ama yine de şişirilmiş bir fiyat politikası olduğu açıktı ve kendisine “master photographer” demesi ilginç gelmişti.

Şuradaki videodan Peter’in nasıl biri olduğunu görebilirsiniz. Kendini çok önemsese de bence sevimli sayılabilir.

Bu tuhaf Avustralyalı geçen hafta dünyanın en pahalı fotoğrafını satmış olduğu haberiyle sanat dünyasını karıştırdı. Böylece Andreas Gursky’nin “Rhein II” adlı fotoğrafı 4.5 milyon dolarlık rekoru kaybetmiş oluyordu.

Gursky’nin ifade ettiği her şeyin tam tersi olabilecek birinin bu seviyede iş satması sanat dünyasının kabul edemeyeceği bir şeydi. Şu yazıda Guardian’ın sanat eleştirmenlerinden biri Lik’in “Otel kalitesindeki” fotoğrafının 6.5 milyon dolar etmesiyle dalga geçti ve fırsat bu fırsat deyip “fotoğrafın zaten sanat olmadığını ve hiç bir zaman olamayacağını” yazıverdi. Sonra başka bir Guardian yazarı buna cevap verdi ve “Fotoğraf sanattır, sanat kalacaktır” şeklinde bir slogan attı. Martin Parr “Lik’in ticari olarak başarılı olduğunu” kabul etse de “sanat dünyasında asla yeri olmadığını” belirtti (Parr en fazla 7000 pound’a fotoğraf satabiliyormuş)

Özetle yıllardır duymadığımız “fotoğraf sanat mıdır?” saçmalığı yeniden gündeme geldi (Yıllar önce Nazif Topçuoğlu “İyi Fotoğraf Nasıl Oluyor Yani?” adlı kitabında “Bu soru lisanen yanlıştır” diyerek konuyu kapatmıştı aslında.) Ayrıca sanatın parayla ilişkisi tekrar karman çorman oldu.

Her ne kadar ben de Lik’i bir sanatçı olarak görmesem de bu konu tartışılırken bir süredir gözlediğim sanat dünyasının temel hastalığı yeniden dikkatimi çekti: Sanat dünyasında “güzel” en korkulan şeydir. Bir “iş” (biliyorsunuz her sanat ürünü bir “iştir”!) eğer biraz renkliyse veya grafik olarak çekiciyse yandığınızın resmidir. Dekoratif olmak en büyük günahtır! Oysa örneğin Gursky’nin işleri de bir noktada son derece grafik ve dekoratif. Şahsen ben evimde bir Gursky olsun isterdim ama 4.5 milyon dolarım olmadığı için bu hevesimden vaz geçmek durumundayım : )

Bir küratör bana da “işleriniz çok güzel, bu kötü bir şey” demişti bir seferinde.

Bütün bu garabeti bir yana bırakırsak fotoğrafın ve genel olarak sanatın zor durumda olduğunu kabul etmemiz gerek. Lik bence değersiz olsa da sanat dünyasının da ondan çok farklı olduğunu düşünmüyorum. Aslında konu bir iktidar mücadelesinden başka bir şey değil: Martin Parr ve (onun içinde olduğunu gururla söylediği “sanat dünyası”) aslında “zamanın ruhunu biz belirleriz ve neyin sanat olup neyin olmadığına biz karar veririz” demek istiyor. Lik ise büyük olasılıkla bununla hiç ilgilenmiyor ve aslında bence dalga geçiyor (doğrusu satışın gerçek olduğunu bile sanmıyorum).

Lik’in fotoğrafları değersiz ve klişe olabilir ama aynı şekilde “sanat” sayılan bir çok fotoğrafın da benzer şekilde klişe olduğunu unutmamak gerek. Bunların tek farkı Lik’in tam tersi yönde olmaları: Renkleri özellikle soluk, grafik olarak bilinçli olarak özensiz, sosyal meselelerle fazla ilgili ve aslında bir şey dermiş gibi yapıp hiç bir şey demeyen bir sürü fotoğraf var.

Ne yalan söyleyeyim iki tarafın da karşısında olmakla birlikte Lik bana bütün ticari manipülasyonuyla daha Amerikan, daha saf ve samimi geliyor. Parr’ın küstahlığı veya Lik’in umarsızlığı… Hangisini seçerdiniz?

Çekim Monitörü ve Diğer Şeyler

IMG_0884

Yıllardır bir çekim monitörü almak isterim fakat piyasadaki seçeneklere bakınca içim sıkılır.

Özellikle HDSLR ile çekim yapacaksanız ikinci bir ekrana ihtiyacınız var. Ne yazık ki şu an varolan en iyi çekim monitörleri bile 1280*800 çözünürlüğünde çalışıyor. Durum o kadar vahim ki bazıları 800*600 bile olabiliyor. Üstelik bu ekranların çoğunun renk kalitesi de berbat.

Buna karşılık şurada görebileceğiniz gibi fiyatlar da epey yüksek. İyi bir ekran almak isterseniz 2500 USD gibi bir masrafı göze almanız gerekiyor. Bu devirde tam HD bile olmayan bir ekrana 2500 dolar vermek saçmalık diye düşündüğüm için bu soruna Ipad çözüm olabilir umuduyla epeydir bekliyordum. Tabi klasik Apple inadı yüzünden ne yazık ki Ipad’in o muhteşem ekranını video izleme için kullanamıyoruz. Aleti Jailbreak yaparsanız olabiliyor ama onunla da ben uğraşamadım.

İmdada Samsung yetişti. Donanım olarak piyasadaki en iyi tabletlerden biri olan Galaxy TAB S 8.4’teki ekran hem 2560*1600 çözünürlüğünde bir Super Amoled, hem de aynı nedenle renk ve kontrast aralığı şuradan da okuyabileceğiniz gibi mükemmel. Özetle Samsung’un ekranı şu anda alabileceğiniz bütün çekim monitörlerinden çok daha iyi (çok kelimesine vurgu yapıyorum). Yaklaşık 800 TL gibi bir fiyatla Teknosa’dan alınabiliyor. Ek olarak bir de USB Otg (On The Go) kablosu aldım (bunun görevi tabletin micro USB bağlantısını standart USB ye çevirmek. Yalnız dikkat edin kablo OTG özelliğine sahip değilse çalışmıyor)

DSLR controller adlı uygulamayı Android mağazasından indirdim. Tableti kameraya bağladım veeee!

Yukarıda gördüğünüz gibi ekranda 5D MK III’ü kontrol etmemizi sağlayan bir arayüz belirdi. İsterseniz bu arayüzü görmeyebiliyorsunuz. Üstelik ekrandan dokunarak focus dahil her türlü kontrol de mümkün. Harika!

Daha da şaşırtıcı olan kameranın açılır açılmaz tabletin de otomatik olarak ekranı açması, kapattığınızda  da 15 sn içinde kapanması. Samsung’un pili 6 saat gidebiliyor. Böylece Toplam 830 lira gibi bir harcamayla 2.5K Super Amoled bir çekim monitörüne kavuştum. Tabi bunu kameranın flaş yuvası (hot shoe) kısmına bağlamak için ufak bir Sirkeci ziyaretiyle Zoom ticaret’ten Manfrotto’nun şu harika adaptörünü almam gerekti.

Son çektiğim profesyonel iş sırasında bu düzeni kullandım. Doğrusu sonuç gayet başarılıydı. Elbette ufak bir gecikme var (Bu daha az olmakla birlikte HDMI’da da var zaten) ve bazen nedenini tam çözemediğim şekilde kare kaçırma oluyor. USB kablosunun ve tabletin etkili olduğunu sanıyorum. Daha iyi bir kablo ısmarladım yakında gelince bakacağım tekrar.

Tablet konusunda belki de Nexus7 benzeri 1920*1080 lik daha ucuz bir tablet daha hizli olabilir. Bu konuda deneme yapamadım. Ne yazık ki RAW video desteği yok şu anda. RAW çekerken kayda girdiğiniz anda görüntü donuyor. Ayrıca Magic Lantern’in bazı özellikleri monitörün kare hızını da düşürüyor.

Aynı sistemi TPLink bir router ile kablosuz olarak da kurmak mümkün ama ben denemedim.

Samsung’un tabletini bir tablet olarak değerlendirirsem Ipad kadar hızlı değil ne yazık ki (belki Android yüzünden) ancak dediğim gibi şu ana kadar gördüğüm en iyi ekrana sahip. Rec 709 renk uzayının tamamını ve Adobe RGB’nin yüzde 97’sini gösterebilen bu ekran aynı zamanda Amoled olduğu için siyahları vermek konusunda da çok başarılı.

Hem Atölye filmleri hem kendi işlerim için aldığım bir diğer önemli aksesuar da yanda gördüğünüz Port Protector. 5d MK III ile çalışanlar bilir, HDMI kabloları bir türlü yerinde durmaz ve hatta bazen kendileri sağlam kalırken kameranın 1078745yuvasını da bozarlar. Small HD firmasının ürettiği bir aksesuar sayesinde HDMI ve USB kabloları dert olmaktan çıkıyor. 49 USD lik fiyatı biraz yüksek ama sağladığı koruma o kadar önemli ki aldığınıza pişman olmazsınız diye düşünüyorum.

Son ürün de aşağıda gördüğünüz ve şuradan inceleyebileceğiniz Juicedlink ön amfi. Bilenler bilir sesi kamera 857043üzerine çekmek hep bir amatörlük sayılır sektörde. Tabi ideal bir dünyada bu doğrudur. Kameranın 16 bit 48 KHZ lik kayıt kalitesi ve ön amfisi yeterli sayılmayabilir. Fakat kameranın üstüne kayıt yapmanın da pratikliği yadsınamaz. İste yandaki küçük alet bu işi daha iyi yapmanızı sağlıyor.  Bu kutu sayesinde hem XLR ses girişlerine sahip oluyor, hem kameranın yetersiz ön amfilerinden kurtuluyor, hem de ses yüksekliğini gerçek düğmelerle kontrol edebiliyorsunuz.

Filmciler için güzel bir dönemdeyiz: Bir çok sorun böyle küçük yan yollarla da olsa halloluyor. Blogu izleyenlerin fark ettiği üzere yeniden bağımsız moda döndüğüm için bu aletler tabi önemli ama alacak şeyler bitmedi!

Kısa Film – Yalnızlar

Yalnizlar / Lonesome from istanbul film akademi on Vimeo.

Geçen Eylül’de başlayan yönetmenlik atölyesinin filmleri sonunda bitti. Bütün filmleri şuradan izleyebilirsiniz.

Eylül dönemi filmleri genel olarak da iyiydi ama bu dönem benim en sevdigim film yukarıdaki “Yalnızlar” oldu.

IFA’nın açtığı senaryo yarışmasına katılan Doğan Toryan’ın “Bir Taraf Sessiz” adlı senaryosu ne yazik ki benim disimdaki jurilerden ilgi gormemisti. Kısa filme uygun oldugunu dusunerek atolyeye onerdim. Önce katilimcilar da pek sıcak bakmasalar da sonunda kabul ettiler.

Kısa film senaryosu ne yazik ki ulkemizde tam olarak anlaşılmamış bir alan . Yıllarca tekrarladigim gibi: Kısa film uzun filmin kısası degildir. Bu nedenle cok daha basit, minimal, hatta pek bir sey anlatmadığı düşünülen senaryolar her zaman daha iyi sonuc verir.

Film her zamanki atölye kuralları dahilinde bir erkek, bir kadın, bir ev kısıtlamasıyla 8 saatte çekildi. Yalnızlar bir tür “Alacakaranlık Kuşağı” öyküsü sayılabilir.

Artık daimi oyuncumuz olan Emre Erturan ve ona eşlik eden Gülşah Yarar’a da teşekkürler. Tabi yonetmen Gül Çömez’i de tebrik ediyoruz.

Atölye ile ilgili daha fazla bilgi için şurayı ziyaret edebilirsiniz.

Contra ve Yeni Site

Yeni Türkiye

Yeni Türkiye – Pleksi altında gümüş kağıda arşivsel pigment baskı, 100cm*100cm, Ed. 1/3

Yukarıdaki iş ve diğerleri Contra çerçevesinde Londra’da sergilenecek. Yaklaşık 2 yıl önce fotoğrafa ağırlık vermeye karar vermiştim. Bu konuda bir site açmak için belli sayıda fotoğraf birikmesini beklemiştim. Geçen aylarda çalıştığım galeriden ayrıldım ve bağımsız olunca artık zamanıdır diye düşündüm ve Photography.ilkercanikligil.com adresinde bugüne kadar sergilenmiş işleri topladım.

Ne yazık ki site yalnızca Ingilizce olarak izlenebiliyor.

Röportaj

Teknodonanim adli sitede çıkan röportajımı suradan okuyabilirsiniz. Site hoş bir fikirden yola çıkıyor ve çeşitli alanlardan insanların kullandıkları donanım ve yazılımları sınırsızca ve olabildiğince detaylı şekilde anlatmasını istiyor. Böylece sizinle benzer alanlardaki insanların neler kullandigini goruyorsunuz. Bu girişten tahmin edebileceğiniz gibi röportaj fazla sayıda teknik terim ve marka içeriyor.