Canon 1DX MK II

6571880879Çıktı çıkacak derken Canon sonunda “amiral gemisi” sayılan kamerasını duyurdu. 5999 USD’lik fiyatıyla bu yeni 1 serisi kamera saniyede 14 kare (Live View seçeneğinde 16 fps) RAW fotoğraf çekebiliyor. 170 karelik bir kumbara (buffer) dolana dek bu hızlı çekimi sürdürebiliyorsunuz (yaklaşık 15 sn)

Bu yüksek hıza ulaşabilmek icin Canon Nikon’dan her zamanki gibi daha cesur davranıyor ve hem eski CF bellekleri hem de CFast adı verilen yeni bellekleri kullanıyor.

4K DCI çözünürlüğünde 60 kare/sn video çekebilen 1DX MK II bu seçenekte M-Jpeg sıkıştırma kullanıyor. 1080p’de ise bildiğimiz h264 codec kullanıyor ve 120 kare/sn ye kadar çıkabiliyor. 4K okuyabilmek ve yazabilmek için CFast kart kullanmak zorundasınız.

409600 ISO’ya kadar çıkabilen 20 MP’lik algılayıcının dinamik aralığı ile ilgili bir bilgi henüz yok. Böyle bir bilginin olmaması Canon’un hala Sony algılayıcıları yakalayamadığını gösteriyor olmalı.

Yine de “gerçek” 4K (3840*2160 değil 4096*2160) kullanması; bu isi 60 kare/sn hızında yapması ve dual pixel adı verilen otomatik netlik sistemini desteklemesi video alanında Canon’un lider konumunu sürdürdüğünü gösteriyor. Ne var ki HDMI kapısından sadece 1080p çıktı vermesi bu kameranın video öncelikli olmadığını da gösteriyor.

Böylece daha çok bir spor muhabiri ve haberci kamerası olan 1DX MK II yakında duyurulacak 5D MK IV’ün de nasıl bir kamera olacağını az çok belli etmiş oluyor.

Bekliyoruz.

 

Atomos Ninja Assasin

27 08 20151440673608ninja-assassin-clipped-A7s-Modified-V2

HDSLR’lar gelişirken bir h264 sorunu ile karşi karşiya kaldık. Genelde bu kameralar h264 adı verilen video sıkıştırma yöntemini (codec) kullanıyordu.

Bu sıkıştırma yöntemi video izlemek için çok yeterli olsa da bir yerlerde yayınlanacak ve dolayısıyla kurgulanacak ve düzenlenecek görüntü üretimi için uygun değildi. Bu durumu düzeltmek için dışarıdan kayıtçılar (external recorders) ortaya çıktı. Bunların en bilinenleri Atomos firmasının ürünleri.

Geçen haftalarda Atomos Ninja Assasin ile oynama fırsatı bulduğumu bir önceki yazıda paylaşmıştım. Esasen ben bu dışarıdan kayıtçılara pek sıcak bakmıyorum. Bu tür aletler kamerayı hantallaştırıyor, iş akışını karmaşık hale getiriyor ve ne kadar faydalı oldukları da çok şüpheli.

Yine de Atomos Ninja Assasin ilgimi çekiyordu zira 1295 USD fiyatla 7 inch boyunda 1920*1080 bir ekrana sahip olabilmek bile iyi bir şey diye düşünüyordum.

Öncelikle olumsuzluklardan başlayayım: Aletin kutusundan pil çıkmıyor. Gerci Atomos Sony’nin NP-F serisi pilleri kullanıyor ve bunlar epey yaygın olarak bulunabiliyor. Yine de fiyatın içinde pil ve şarj aleti olmadığını dikkate almak gerek. Ayrıca kutudan HDMI kablosu da çıkmıyor ve tabi SSD disk de. Yani 1295 dolar sadece başlangıç fiyatınız. Buna 100 USD piller için 200 USD de orta boy bir SSD için eklemeniz gerekebilir. Yaklaşık 50 dolar da kameranın hot shoe bağlantısını kullanacak bir tutucuya vereceksiniz. Böylece gerçek maliyetiniz 1650 USD civarına gelecektir.

Assasin sadece HDMI üzerinden kayıt yapan bir sistem. Alet epey küçük ve kullanışlı. Çok ağır değil. Herhangi bir SSD’yi takıp kayıt yapmaya başlamadan önce bir yazılım güncellemesi yapmanız gerekebilir ama o da çok zor değil böyle bir aleti alan biri için.

Aleti herhangi bir HDSLR’a bağladığınızda ekranda görüntü beliriyor ve dokunarak kayıt ayarlarını, ekranda olmasını istediğiniz göstergeleri (focus ve pozlama destekleri, profil ayarlari, LUT vs) değiştirebiliyorsunuz. Ayrıca playback ve hatta basit kurgu yapmak da mümkün.

IPS teknolojisini kullanan ekran keskin ve renkleri düzgün. Dokunmatik özelliği başarılı. Tabi parlaklık dışarıda çekim yaparken asla yeterli değil ve mutlaka bir siperlik lazım (Bütçeye 30 dolar daha yazın : )

Aletin bir diğer olumsuz yönü hızı: Açılması 10 sn kadar sürüyor. Ayrıca playback ve kayıt seçenekleri arasında gidip gelirken de 8-10 sn. kadar beklemek zorundasınız. Özellikle pilden tasarruf etmek isterseniz sürekli açıp kapamalar sırasında bu bekleyişler gayet sinir bozucu olabiliyor.

Assasin HDMI’dan gelen veriyi ProRes veya Avid DnxHD olarak çeşitli sıkıştırma oranlarıyla kaydedebiliyor. Elinizdeki SSD diskin hızına ve tabi kameranıza göre 4K çözünürlüğe ve HD’de 120 fps’e kadar 10 bit kayıt imkanı var. RAW video kaydı bu modelde yok. Onun için SDI üzerinden çalışan üst modellere bakmalısınız.

Peki gelelim can alıcı soruya: Bu alete kayıt yapmak görüntü kalitesi açısından manalı bir fayda sağlıyor mu?

Kısa cevap hayır ama yine de bu Assasin bir işe yaramaz anlamına gelmiyor. Yaptığım karşılaştırmalarda görüntü kalitesindeki fark çok çok küçüktü (örneğin kameranın kaydında gökyüzünde var olan hafif bir sıkıştırma bloklanması (mosquito noise deniyor) Assasin’deki kayıtta yoktu). Yani elinizdeki HDSLR 8 bit 4:2:2 çıktı veriyorsa bunu Prores veya DnxHD olarak kaydetmek size büyük bir avantaj sağlamıyor ama yine de sonuçta kurgu için daha kolay işlenebilir ve daha az sıkıştırılmış dosyalar elde etmenizi sağlıyor. Belki kayıt 4:2:2 olduğu için key işlemlerinde ufak bir avantaj da sağlayabilir. Renk düzenlemede de aynı şekilde küçük bir avantajı olabilir ama bunlar söz etmeye bile değmeyecek avantajlar.

Ancak GH4 gibi 4K ve 10 bit çıktı veren bir kameranız varsa o zaman Atomos çok daha önemli hale gelebilir. Ne yazık ki benim elimdeki kameralar HD ve 8 bit çıktı veriyordu (Nikon D750 ve 5D MK III)

Bunların ötesinde başta dediğim gibi sadece kamera üstü bir ekran olarak bile Assasin fena bir alışveriş değil (Small HD’nin benzer ekranları daha pahalı zira). Kayıt yapabilmesi de bir artı tabi ki. Aletin işçiliği orta düzeyde, düğmeler biraz takir tukur ama belki öyle olması daha iyi.

Nikon, Canon ve Sony kameralar Assasin ile konuşabiliyor: Yani kamerada kayda bastığınızda Assasin de otomatik olarak kayda giriyor ve timecode verisini kameradan alıyor. Ne yazık ki dosya isimlerini almıyor bu yuzden o konuda sizin bir şey yapmanız gerek.

Özetle bir ekran ve yedekleme ünitesi olarak bile Assasin bu tür bir alete bütçesi olanlar için veya özellikle GH4 gibi 10 bit çıkış verebilen kamera sahipleri için düşünülebilir bir cihaz. Yine de biraz daha para biriktirip bir üst modeli (Shogun) almakta yarar olabilir. özellikle HDMI 2.0’ın yükseldiği bir dönemde HDMI 1.4b ile çalışan bir alete yatırım yapmak ileride üzücü olabilir.

Nikon D750 ve Atomos Ninja Assasin’le Bir Kaç Gün

_DSC5050

Yıllardır Canon sistemine gömülmüş biriyim. Bunun nedeni herhangi bir gönül bağı veya bir sistemin diğerinden kesin olarak üstün oluşu değil biraz tesadüf, biraz da Canon’un video konusunda daha atak olmasıydı.

Geçen haftaya kadar elime bir Nikon almışlığım da yoktu. Nikon Türkiye’den “D750 dener misiniz?” sorusu gelince ilk söylediğim “Nikon’a geçemem” oldu : )

Gerçekten de Nikon’a geçmem zor. Boğazıma kadar Canon merceğe yatırım yapmışken sistem değiştirmem ekonomik olarak saçma olurdu fakat bu olumsuz cevaba rağmen Nikon Türkiye’den sevgili eski öğrencim Deniz Gogercin pes etmedi ve bana D750 ve Atomos Ninja Assasin kayıtçı yolladı. Tabi ilmi testlerle ilgilenmediğimi biliyorsunuz. Bunlara webde çok kolay ulaşabilirsiniz. Genel deneyimlerimi paylaşacağım.

Öncelikle Nikon D750 Canon 5D MK III’e doğrudan rakip olarak düşünülmüş bir kamera. 2.5 yıl daha yeni bir kamera olduğu ve Sony’nin ürettiği 24 MP’lik tam boy (APS) bir algılayıcı kullandığı için bir avantajı var. Ayrıca D750 5D MK III’ten çok daha ucuz (1700 USD vs 2400 USD)

Temel olarak Nikon daha hafif (%20), daha küçük (%10), daha yüksek çözünürlüklü ekranı dönebiliyor, 1080’de 60 fps’e çıkabiliyor ve özellikle fotoğrafta dinamik aralığı 5D MK III’ten çok daha iyi, yüksek ASA’da gürültü seviyesi daha düşük ve 2014 üretimi bir kameraya yakışacak şekilde kendi üzerinde WiFi var. Zaten bunlara bile bakınca arada bir rekabet pek kalmıyor. Kısaca çok daha yeni bir kamera olan D750, sadece Sony’nin harika algılayıcısı sayesinde bile 5D MK III’ü fena halde dövüyor!

Canon severler buna itiraz edebilirler çünkü bu bir noktada adil bir karşılaştırma değil: Sonuçta 2016’da 5D MK 4 bekleniyor. O zaman durum elbette değişebilir ve her ne kadar Canon derin bir kış uykusunda gibi görünse de sonuçta bir gün bir şeyler yapmak zorunda kalacaklar!

Ayrıca yukarı anlattıklarıma rağmen Magic Lantern ekibi sayesinde şu anda bile 5D MK III piyasadaki en benzersiz kamera olmayı sürdürüyor. Zira o fiyata 1920*1080 14 bit RAW video çekebilen bir kamera yok. Öte yandan Magic Lantern’i bir hack kabul edersek (ki etmeliyiz) bunun pek bir anlamı da yok. Yüzbinlerce kullanıcı için Magic Lantern yüklemek ve kullanmak imkansız derecede karmaşık ve riskli görülen bir şey.

Nikon deneyimime gelirsek: Yılların Canon’cusu olarak alışmam çok uzun sürmedi (10 dakika). Kameranın gayet basit ve temiz bir tasarımı var. Zaten üç aşağı beş yukarı her şey aynı mantıkla çalışıyor. Önümüzdeki dönemde video meselesine daha fazla yükleneceği anlaşılan Nikon bazı akıllıca hamleler yapmış: örneğin video modu ile fotoğraf modu birbirinden tamamen ayrılmış. Yani video modundayken yaptığınız ayarlar (diyafram, örtücü vs) fotoğraf modunu etkilemiyor. Bu çok iyi bir karar zira iki çekim türü farklı ayarlar gerektirir. Ayrıca kameranın kendi ayarları içine “Flat” bir profil eklenmiş. Video için bu da gayet yararlı. Gördüğüm kadarıyla Nikon’un rolling shutter sorunu Canon’dan daha az. Video biraz soft ama bu biraz flat profilden biraz da 24 MP lik algılayıcıdan HD görüntü üretmekten kaynaklı ve aynı sorun 5D MK III’te de var. 5D çıktığı günden bu yana keskin görüntü üretemiyor ne yazık ki.

Aletin video performansı “en az” 5D MK III kadar iyi (Magic Lantern dışında konuşuyorum) fakat beni asıl etkileyen fotoğraf performansı oldu. Yukarıdaki örnek karede görebileceğiniz gibi Sony’nin yeni kuşak algılayıcıları “ISO Bağımsız” olma eğilimindeler. Bu ne demek? Kabaca bir kareyi 100 ASA’da az pozlamakla 1600 ASA’da normal pozlamak arasında önemli bir fark olmuyor demek. Yukarıdaki gibi bir kareyi üretirken pozlamayı tünelin çıkışına göre yapabiliyorsunuz ve sonradan RAW veriyi düzenlerken karanlık bölgeleri 5 fstop açsanız bile gürültü (noise) ürkütücü derecede az oluyor.

Ölçümler Nikon D750’nin 100 ASA’da 14.5 fstop dinamik aralığa sahip olduğunu gösteriyor. 5D MK III için bu sayı 11.7. Yani aradaki fark çok büyük. Canon’un acilen kış uykusundan uyanması gerek!

Bunlar dışında 1080’de 60 fps yapabilmek elbette bir avantaj. Her ne kadar 60 fps slow motion için yeterli olmasa da yine de Canon’un 720p deki 60 karesinden iyi olduğu kesin.

Özetle Nikon D750 hem video hem fotoğraf için göz kırpmadan alınabilecek çok mantıklı ve çok iyi bir kamera. Yazının başında dediğim gibi benim artık Nikon’a geçmem manalı değil ama yeni başlasam ciddi şekilde cazip olurdu.

PS: Nikon aynı zamanda Atomos Ninja Assasin ile konuşabiliyor ancak buna bir sonraki yazıda değineceğim. Bu yıl Birdman saçmalığından sonra yazılar azalmıştı. Yeni yılda arayı kapatabilmeyi umuyorum!

Herkese iyi seneler.

Zaman / Yercekimi

Yercekimi için aylar önce Karga’daki performans sırasında üç adet 5D MK III ile çektiğimiz klip. Benim dışımdaki kameramanlar Mehmet Ömür ve Çağlar Kanber’e teşekkürler.

“Zaman” bence Yerçekimi’nin en iyi şarkısı. Klip aynı derecede iddialı değil elbette ama olsun. Bırakalım müzik öne çıksın!

DJI X5r ve Kamera Almamak İçin Harika Bir Dönem!

zenmuse-x5s-972ac961e8502f6e861ac31761881dd4

Bir önceki yazımda Phantom 3’ün sıkıştırmasından yakınmıştım. Yazının hemen ardından DJI Inspire 1 modeli için iki yeni kamera duyurdu: X5s ve X5r

Inspire One Phantom’a göre daha gelişmiş ve iki kullanıcı gerektiren bir drone fakat kamerası Phantom 3 ile aynıydı. Aradaki fiyat farkı ve büyüklük Phantom 3’ü çok daha makul bir seçenek yapıyordu.

Bu kameralarla durum değişti. Yeni duyurulan bu modeller Micro 4:3 algılayıcı kullanıyorlar ve mercek seçenekleri var. Ayrıca esas şaşırtıcı haber X5r modelinin 4K Raw video kaydı yapabiliyor olması. Bu aslında epeydir beklediğim bir gelişmeydi ancak biraz hızlı oldu.

Bu haber sadece dronelarla ilgilenenler için değil görüntü işleriyle uğraşan herkes için iki açıdan yeni bir dönemi işaret ediyor: Birincisi artık sadece HD çeken bir kamera almak kesinlikle yanlış bir yatırım. 4K geldi. Hatta 6K’ya hazırlanmakta yarar var (gösterim 4K olacaksa kameranın bunun üzerinde olması tercih edilir). Bu noktada sırası gelmişken örneğin Canon’un bir sonraki 5D’ye 4K özelliği koymamak gibi bir hata yapacağını sanmıyorum. Zaten Sony A7S II gibi son derece ciddi rakip çıkarmışken bu herhalde Canon’un intiharı olurdu ama tabi Canon bu ne yapacağı belli olmaz.

İkincisi artık RAW yani ham video kaydı yapmayan bir kamera almak da eskisi kadar iyi bir yatırım değil. Elbette RAW çok büyük bir veri transfer hızı istiyor, dev dosya boyutlarıyla uğraşmak zorundasınız ve renk düzenleme de herkesin yapabileceği kolay bir iş değil fakat yine de ciddi bir şey çekecekseniz bunun h264 le yapılması pek kabul edilebilir değil bu devirde.

DJI’in X5r kamerası kendi üzerindeki 512 MB lik SSD’ye kayıt yapıyor ama aynı anda h264 sıkıştırmasıyla drone üzerindeki Micro SD karta da yazıyor. Böylece elinizde hem ham kayıt, hem proxy olarak kullanabileceğiniz mp4 dosyaları oluyor. Hayırlı bir girişim.

Yeni bir Inspire 1 ve X5r almak isterseniz 8000 dolar harcamanız gerekecek. Tabi 8000 dolar gökte uçan, 4K RAW kayıt yapabilen bir kamera için aslında ucuz olmakla birlikte aynı nedenle de pahalı! Suya düşerseniz 8000 dolarınızla vedalaştınız demektir! X5s modeliyse RAW çekmiyor ve fiyatı drone ile birlikte 5500 USD.

Elinde Inspire 1 olanlar da X5r’yi tahminen 5000 USD gibi bir fiyatla alıp kullanabilecekler. Tabi böyle bakınca örneğin URSA Mini ile aynı fiyata satılan bir kameradan söz ediyoruz. Kısaca nereden baktığınıza bağlı olarak alet pahalı ve ucuz olabiliyor.

Her şekilde görüntü teknolojileri gittikçe artan bir hızla değişiyor. Kısaca “kamera almamak” için en iyi dönemdeyiz yine!!

Phantom 3 ile 7 saat

Son bir aydır çeşitli yolculuklara yeni oyuncak DJI Phantom 3 Pro ile çıktım.

Özellikle tekneden kalkış yapmak konusunda epey tedirgindim. Ne yazık ki web forumlarında inanilmaz bir bilgi kirliliği var: “Suyun üzerinde uçmayın düşersiniz” konulu bir çok mesaj okudum. Sonunda cesaretimi toplayıp suyun üzerinde 3 saat kadar uçtum. Böylece toplam uçuş sürem 7 saat oldu.

Bu 7 saatin ardından lafa sondan başlarsam Phantom 3 muhteşem bir alet: Rüzgara direnci, sabitliği sağlayan gimbal, kullanım kolaylığı, sinyal erişimi… hepsi çok çok iyi. Bütün bunların ötesinde size yepyeni bir perspektif sunuyor. Dünyaya yukarıdan bakmakta yarar var böylece aslında ne kadar önemsiz olduğumuzu hatırlayabiliriz.

Aletin bence tek zayıf noktası var: Kamera : )

Boyutuna göre kamera da esasen “kötü” değil fakat ne yazık ki sıkıştırması çok kötü: 60 Mbit lik bir 4K görüntü elbette bir RED’le Alexa ile aynı olamıyor. Özellikle yoğun detay içeren tarla, orman, çim vs gibi şeyleri çekerken sıkıştırmadan sorumlu görüntü işlemcisi fena çuvallıyor.

Buna karşılık kameranın merceği ve çözünürlüğü çok iyi. Sıkıştırmadan doğan kayıp olmasa boyutuna göre harika bir kamera diyebiliriz. Gopro’dan çok daha iyi olduğu kesin tabi.

Bir başka küçük eleştiri noktası da kamerayı tilt yapan kontrolün ne yazık ki yeterince hassas olmaması (ya da fazla hassas mı desem?). Kumandanın sol önünde küçük bir bilezik var. Onu çevirerek kameraya tilt yaptırıyorsunuz. Ne yazık ki bu bileziğin hızı yazılımdan ayarlansa da dururken ve kalkarken çok sert hareket ediyor (oysa 3 dolarlık bir devre ile bu çok kolay engellenebilirdi). Bu tür durumlarda aynı anda hem drone u kullanıp hem de tilt le boğuşmak kolay değil.

Benzer bir durum pan (Yaw) yaparken kullandığınız kumanda kolu için de geçerli. DJI’in Apple uygulamasından kolların hassaslığını azaltmak mümkün ama en düşük hassasiyette bile küçük bir hareketiniz drone u aniden döndürmeye yetiyor. Bu yüzden Phantom’la bir şeyin etrafında dönmek ciddi konsantrasyon istiyor (imkansız değil ama bayağı uğraşmanız gerek). Gerçi çok yakında yeni bir firmware ile bu tür hareketler otomatik hale gelecek ama yine de bu basit sorunlar aslında yazılım ve donanım düzeyinde çok kolay çözülebilirdi.

Bir kaç deneme sonunda 4K çözünürlüğünde Log ve 25 fps çekmeye karar verdim. En makul seçenek o gibi geldi. Yukarıdaki video o şekilde çekildi. 4K ilk geldiğinde gereksiz buluyordum ancak kabul etmek gerek 4K iyi bir şey. Özellikle hava çekimi gibi detay içeren karelerde etkileyici görünüyor. Bundan sonra sadece HD çeken bir kamera alınmaz.

Fotoğraf çekiminde Phantom 3 ne yazık ki başarılı değil. Bu tabi yıllardır 5D türevlerine alışmış biri için normal.

Blackmagic’in Phantom türü dronelar için bir kamera çıkarması bekleniyor. RAW çekebilen küçük bir kamera ile hayatlarımız daha harika olabilir.

Hızlı notlar:

* En az iki pile ihtiyaç var. Hatta 3 daha iyi olurdu.
* Gümrüklerde ve uçakta şimdilik kimse bir şey sormadı. Ancak bataryayı kabine almanız gerekiyor.
* “Compass” denilen pusula ayarı sanıldığı kadar sık yapılmasa da oluyor. İtalya’da yapılmış bir ayarla Bodrum’da günlerce uçtum bir şey olmadı.
* Sinyali kaybetme sınırı çok değişken. Bir yerde 1.2 Km de kaybettim, başka bir yerde 3 KM’de. Sözü edilen 5-6 KM leri zorlamadım. Her sinyal kaybında tabi büyük gerginlik yaşadım ama 3 dklık sessizlikten sonra Phantom kendisi geri gelmeyi becerdi. Tabi su üstünde bu sorun olurdu. Özellikle tekne hareket halindeyse Phantom ilk kalktiği yere dönüyor. O yüzden suda çok uzaklaşmadım.
* Alete çok iyi hakim olduğunuza emin olmadan ve Atti mode deneyiminiz olmadan uçmamanızı öneririm. Özellikle iniş ve kalkışlar en riskli durumlar. Hele de tekne gibi her yeri iplerle dolu bir yerden kalkış ve iniş yapıyorsanız.
* Pervanelerin balansını yapmak gerekiyor.
* Mutlaka bir ND veya polarize filtre kullanmak gerekiyor.
* Güneşte Ipad’in ekranından bir şey görmek imkansız. Mutlaka bir güneşlik lazım.

Drone Maceraları

Phantom-3-3-e1428477888137-1940x1089

Yıllardır aralıklı olarak uzaktan kumandalı helikopterle oynarım: Helikopterlere hayranım fakat bu aletler epey tehlikeli ve çabuk kırılan şeylerdir. Ayrıca son bir kaç yıla kadar  bunları kullanmak da ne yazık ki çok zordu.

Öncelikle temel bir özet geçersem uzaktan kumandalı helikopterler üçe ayrılıyor: Coaxial adı verilen en basit tür birbirinin ters yönünde dönen ve üst üste geçirilmiş iki pervane ile çalışıyor. Bunların herhangi bir noktada durması görece kolay ancak yönlendirilmeleri zor. Bu modellerde arka pervanenin bir fonksiyonu yok. Bunlar genelde oyuncak kategorisinde sayılıyor.

İkinci tür Fixed Pitch adı verilen tipte üstte tek pervane çalışıyor. Bu pervanenin rotasyon gücüne karşı arka pervaneyi kontrol etmenizi gerekiyor (helikopteri döndürebilmek veya sabit tutabilmek için)

Üçüncü ve en karmaşık tür Collective Pitch. Bunlarda üstteki pervanelerin eğim açıları da kontrol edilebiliyor. Böylece hem manevra çok daha kontrollü oluyor hem de ters uçmak gibi akrobatik işler yapılabiliyor.

Bu modelleri kullanmak gerçekten çok zor (Hayatımda bundan daha zor bir hobi görmedim). Nedeni de bu aletlerin havada herhangi bir noktada durabilmesi için bile sizin kullanıcı olarak sürekli olarak kumandadan ince düzeltmeler yapmanız gerekmesi. İkinci zorluk da yön algınızın yarattığı engel. Helikopterin arkası size bakarken kumandadaki sağ sol ön arka ayarları normal çalışırken helikopter size döndüğünde hepsi ters yüz oluyor. Buna alışmak için de beyninizi yeniden programlamanız gerekiyor. Genelde bu alışma sürecinde helikopteriniz bir şekilde kırılıyor. Bu yüzden mutlaka bir simülatörde çalışmak gerekli. Bir helikopteri doğru düzgün havada tutup yönlendirebilmek için 60 – 100 saat arası simülatörde uçmanız gerekebilir.

Bugün artık bütün bu zorlukları yok eden (yok etmiş gibi görünen) Drone çağındayız. Mikro işlemcilerin, jiroskopların, accelerometrelerin, GPS uydularının ve daha bir çok teknolojinin gelişmesi ile karşımıza çıkan bu çoklu pervaneli sistemler (multicopter) eski tip helikopterlere göre çok daha kolay kullanım sunuyorlar.

DJI Çin’in yükselmekte olan Apple’ı olarak görülen bir firma. 2013’ten bu yana “Phantom” adıyla çoklu pervaneli uçan kamera platformları geliştiriyorlar ve şu anda dünyanın en büyük üreticisi konumundalar (2015’te 1 milyar dolar ciroya ulaşmaları bekleniyor). Şirketin kurucusu 1980 doğumlu Frank Wang  ülkenin en genç milyarderleri arasında sayılıyor.

Drone lar eski tip klasik helikopter modelleri gibi sizin sürekli onları aynı noktada tutmak için mücadele etmenizi gerektirmiyorlar. GPS (Global Positioning Satellites) sayesinde pervanelerin dönüşünü sürekli olarak bir mikro işlemci kontrol ediyor. Böylece dronunuz eğer GPS sinyali yeterince güçlüyse sizin bir şey yapmanıza gerek kalmaksızın havada aynı noktada durabiliyor. Aslında bu aletler uçan birer bilgisayar.

2013’te ilk Phantom çıktığından bu yana bu modelleri göz ucuyla izliyordum fakat GoPro kullanmaları hoşuma gitmiyordu (GoPro’dan hiç haz etmiyorum). Sonunda bu yıl Phantom 3 modeli ile DJI doğru düzgün bir kamera kullanmaya başladı ve fiyatı da ciddi oranda düşürdü (Kameranın algılayıcısını Sony üretiyor. Hatta belki tamamını da onlar yapıyor olabilir emin değilim)

Phantom 3 Professional ve Advanced olarak iki model seçeneği var. Aslında aletler aynı fakat Pro modelin kamerası 4K kayıt yapabiliyor. 4K çekerken 60 Mbit gibi düşük bir veri hızı ve H264 sıkıştırması kullanan kamera yine de “yarı profesyonel” sonuçlar için fazlasıyla yeterli. 20 mm merceği 2.8 sabit diyaframa sahip ve rectilinear (önceki Phantom’lardaki berbat geniş açı deformasyonuna neden olmuyor). Bu da çok önemli bir özellik.

Kamera aynı zamanda bütünleşik bir “gimbal” sistemine bağlı (Zaten DJI, Ronin adı verilen ve filmciler arasında pek sevilen gimbal modelinin de üreticisi). Bu alet drone ne şekilde ve ne tarafa yatarsa yatsın ufuk çizgisini sabit tutacak şekilde kamerayı dengeleyen ve sabitleyen bir mekanizma. Bu sistem (GPS ile birlikte) o kadar iyi çalışıyor ki Phantom 3 ile rüzgarsız bir günde 8 saniyeye kadar uzun pozlamalar yapmak mümkün. Neredeyse havada durabilen bir üçayağa sahip oluyorsunuz!

Bir diğer güzel özellik de Phantom 3’ün en az 2 KM’lik erişim sınırı içinde size temiz bir 720p video sinyali yollaması. Kumandaya monte ettiğiniz Apple veya Android tablet/telefonunuzla DJI’in yazılmını kullanarak video desteğiyle (FPV) uçabiliyorsunuz. DJI 2 KM limitini vermesine karşılık Phantom 3’ü 5.2 Km ye kadar uçuranlar var. Bu uzaklıkta bile video sinyali kesilmiyor.

Yükseklik olarak da kullanım kılavuzu 6000 metre sınırını koyuyor ancak Amerika’da yasal sınır 120 M. Bunu aşmamak gerektiğini düşünüyorum. Zaten 200-300 metrede hava aracını göremez oluyorsunuz. Bu da zaten büyük bir risk.

Sonunda ben de geçenlerde bu oyuncaklardan bir adet aldım. Açıkçası sonuç şaşırtıcı derecede başarılı. Tabi adıyla iddia edildiği gibi “profesyonel” bir alet değil elbette ama 5 yıl önce böyle bir şeyi (bu fiyat aralığında) hayal bile edemezdik.

Yine de “aman ben de bu işe hemen gireyim” diyenleri uyarmakta fayda var: Öncelikle 200 liralık bir drone alıp onu kullanmayı iyice öğrenmekte fayda var zira her ne kadar yüksek teknoloji sayesinde Phantom 3’ünüz kendini sabitlese de bazen GPS i kaybedebilirsiniz. Bu durumda klasik helikopter mantiginda ani kurtarışlar yapmanız gerekebilir. Ayrıca 1.2 kiloluk bir aleti insanların üstünde uçurmak her zaman belli bir riski içeriyor. Ayrıca çekim yapacaksanız Phantom’u yönlendirmeyi de iyi biliyor olmanız şart.

Henüz Türkiye’de bu aletlerle ilgili bir yasal tanım yok ama eli kulağında. Sorumsuz bir kullanıcının bir facia yaratma ihtimali yok değil gerçekten. Ancak bu aletleri tamamen yasaklamak da otomobilleri yasaklamak kadar saçma olurdu. Umarım yakında doğru düzgün bir yönetmelik çıkar.

Geçmişe Dönüş

Teknosa – Babalar Gunu from ilker canikligil on Vimeo.  Teknosa – Babalar Gunu from ilker canikligil on Vimeo

Teknosa için yukarıdaki filmi çekerken aslında son bir kaç yıldır üstünde düşündüğüm bazı şeyleri deneyimlemiş oldum. Film bir ailenin 90 lardan 2000lere gelişini babanın çektiği anı videolarıyla anlatıyordu ve mutlaka gerçekçi görünmesi gerekiyordu.

Dönemin kameralarını kullanma fikrinden önce açıkçası biraz çekindim. Prodüksiyon şirketinden sevgili Orkun’un bulduğu kameralar ürkütücü görünüyordu. 1980lerin sonunda yapılmış bu kameralar genelde durdukları yerde bile eskimişti. Bir ara Black Magic’in Pocket kamerasıyla çekmek için testler yaptık (bu arada o da iyi bir kameraya benziyor kısa oynama sürecinde gördüğüm kadarıyla). Görüntüleri eskitmek için Red Giant’in VHS adlı ilginç eklentisiyle istediğimiz etkiyi alıp alamayacağımızı denedik. Aslında sonuç başarısız da değildi ancak sadece görüntünün eskimesi yetmiyordu: Kameranın her şeyiyle inandırıcı olması şarttı ve bu olamıyordu.

Ajans da bu konuda cesur davrandı. Böylece tehlikeli olanı seçtik ve filmin tamamını amatör kameralarla çektik. Prodüksiyon büyük bir çabayla dönemlere ait her formattan çalışan iki adet kamera buldu. Herhangi bir görüntü yönetmenine de bu derece acı çektiremeyeceğimiz için kamerayı da ben kullandım tabi.

Bahçedeki koşma sahnesine kadar Panasonic NV M7 model bir VHS, devamında Sony bir Video 8, Canon bir Mini DV (tek çipli) ve son olarak Iphone 6 kullandık. Tabi tahmin edebileceğiniz gibi epey ilginç bir deneyimdi: VHS özellikle en büyülü olanlarıydı diyebilirim.

Pozlama son sahnelerde kullandığımız Iphone 6 dışında hepsinde otomatikti. Yıllarca video production derslerinde otomatik pozlamanın ne berbat bir şey olduğunu söylemiş biri olarak hoşuma gitmedi desem yalan olur : ). kamera asistanı Yusuf’la kendimizi epey garip hissediyorduk. “Kamerayı verir misin?” dediğimde çıkarıp Iphone’u veya VHS’yi vermesi bir tür şaka gibiydi.
Kameraların vizörleri o kadar kötüydü ki açıkçası şaşırdım. Hemen hepsinde vizörden baktığınızda arı peteğinin arkasından bakar gibi görüyordunuz. Ajansa görüntü vermek konusunda çok zorlanmadık. Garip şekilde en zoru Iphone oldu: Sonunda Apple TV kullandık böylece kablosuz olarak görüntü aktarabildik.

Tabi bir ışık ekibi vardı ama doğrusu böyle bir projede ışık yapmak da kolay değildi. Yapılmamış gibi gösterdik (aslında ne kadar yakarsanız yakın kameralar kendini ayarladığı için boğuşmanız gerekiyordu) ama aslında epey ışık yaktık.

Oyunculuk da kritikti. Özellikle çocuklarla çalışırken bir şeyleri dikte etmeye çalışmak her zaman işi bozar. Bu yüzden olabildiğince oyun vermemeye çalıştım: Bize gereken küçük anlardı. Tabi çekim sırasında ajans bu durumu çok kolay kabullenemedi: Neden oyunculara “bir şeyler yapmalarını” söylemediğimizi kendilerine sorup duruyorlardı herhalde. Oysa anı videosu temelde bir şey yapmamak üzerine kuruludur.

Tabi her çekim günü akşam kasetlerin (evet kaset diye bir şey vardı!) aktarılmasına kadar tedirgin oluyorduk. Teknik bir facia olabilirdi ama şanslıydık ve bir sorun çıkmadı.

Kurgu da elbette bir sorundu: Interlaced çekim yapan eski analog kameralarla yeni Iphone’u aynı akışta buluşturmak ve saatlerce görüntünün içinden (çoğu durumda anı videosu mantığını korumak için kaydı hiç kesmemiştim) çıkmak için kurgucumuz Ali Aga ile epey sabahladık. Sanat grubu ve kostüm de iyi çalıştı.

Renk düzenleme yapmadık sayılır zira bu tür kameraların en büyük sorunu (ve bir noktada avantajı) bu: Ürettikleri veri (sinyal) o kadar dar ki en ufak bir oynamada görüntü inanılmaz derecede bozuluyordu (Bu Iphone için de geçerli). O yüzden yukarıdaki video aslında çekimde gördüğümüz şeyin neredeyse aynısı diyebiliriz.

Böylece sinema okulunda öğrenci olduğum günlere nostaljik bir gezi yapmış oldum!

Marshall Mcluhan’in meşhur sözü her seferinde doğrulanıyor (Taşıyıcı ortam mesajın kendisidir demişti). Hangi kamerayı alayım diye soranlara bunu hatırlatmak gerek belki: Kamera değil onunla ne yapmayı planladığınız önemli. Megazilyon piksel veya geniş dinamik aralık da çok önemli değil. İyi ışık, çok keskin mercek, harika kamera hareketleri… Bunların hiç biri bazen önemli değil. Önemli olan yaratmak istediğiniz his.

Bu blogda daha az yazı yazmamın nedenlerinden biri de bu: O kadar çok yeni kamera çıkıyor ve aslında çoğu o kadar gereksiz ki… Yine de çığır açıcı bir şeyler olursa paylaşacağım.

PS: Bu arada şöyle bir iddia da var. Konu benimle ilgisiz olsa da belirtmekte yarar var.

Dünyanin Son Günü

Gençken yönetmenliğin gövde gösterisi olduğunu düşünürdüm. Artık tabi öyle düşünmüyorum. Temelde yönetmenin görevi sorun çözmek ya da daha doğrusu bir fikri anlatmak için görsel çözümler bulmak. Tabi ki herhangi bir çözüm diğerinden daha doğru demek imkansız ama verilmesi gereken kararlar var ve bunları belli sınırlar içinde vermek zorundasınız (bütçe, zamanlama, teknik vs)

Yerçekimi grubunun yeni single şarkısı “Dünyanın Son Günü” için çektiğim yeni klibi yukarıda izleyebilirsiniz.

Klibi çekebilmek için Glidecam sabitleyici sistemine Kadir Köymen‘in motorlu pan kafasını oturtmam ve dengelemem gerekti. Manfrotto nun harika bağlantı parçaları sayesinde bir kac günlük uğraşma ve Zoom İthalat seferi sonunda bunu başarabildim. Bunu dünyada başka yapan olmuş mudur bilmiyorum :) Klibi elimdeki 5d mk 3 ile  raw çekmek istiyordum fakat aynı zamanda yüksek kare olması da gerekiyordu. Neyse ki çekimden bir kaç gün önce Magic Lantern’in kırpma olmaksızın 39 fps e ulaşabildiğini fark ettim.

Klibi çekmek için kumsalda buluştuğumuzda beni taşıması gereken ATV nin aslında çalışmadığını anladığımda koşmaktan başka çare kalmamıştı. Böylece ışık tutan arkadaşlarım, üzerimde glidecam smooth stabilizer a bağlanmış roll kafasıdaki kamera ile ben, oyuncumuz Merve, Emre, Murat, Altan ile birlikte sahilde koşarak güneşi batırdık. Koştuğum ve Glidecam kullandığım için klibi aslında görmeden çektim diyebilirim.

Bugünün yönetmenlik anlayışı içinde kabul edilemez sayılacak bu çalışma şekli, bütçe ve zaman darlığı vs gibi kısıtlamalarla birleştiğinde aslında bazen daha iyi oluyor diye düşünüyorum.

Birdman Neden Kötü Bir Film?

Birdman-Movie-Poster-Keaton

Bu blogun teknik bir blog olduğu, benim de teknik meselelere kafayı takmış olduğum eş dost tarafından sık sık söylenir. Oysa bu doğru değil. Bu blog teknik bir blog değil ve ben de teknikten başka bir şeyle ilgilenmeyen biri değilim.

Bunun en açık örneğini vermem gerekirse: Inarritu’nun genel olarak hayranlık uyandıran filmi Birdman’i dün izledim. İşçilik ve teknik açısından harika bir ürün olduğunu düşünsem de film olarak gayet vasat buldum.

Neden?

Fransızların “Théâtre+filmé” terimi vardır. Sinemanın ilk zamanlarında henüz bu medyumun imkanları kısıtlıyken ve bu medyuma uygun öyküler yeterince yazılmamışken bazı tiyatro oyunları filme alınırdı. Buna da “Theatre Filmé” (filmi çekilmiş tiyatro) denirdi. Sonradan bu bir aşağılama olarak da kullanıldı.

Birdman’in bütün teknik cafcafını bir kenara atarsanız geriye “filme alınmış bir tiyatrodan” başka bir şey kalmıyor. Bilindiği gibi Hitchcock aynı şeyi 1948’de “Rope” (İp) ile denemiş ve sonradan pişman olduğunu ifade etmişti. Filmler mutlaka kurgulanmalıdır! Gerçi İnarritu bu kurguyu başka şekilde yapmaya çalışıyor ama harcadığı çabaya değecek bir şey yok ortada.

Birdman çok mühim bir şey söylermiş havasında ama aslında söylediği şey de o kadar önemsiz ki! Eski bir Hollywood yıldızı kendini sanata (neyse o artık) adamaya ve ağır dram türünde bir Broadway oyunu sahnelemeye çalışır fakat bir türlü “yıldız eskisi” imajından kurtulamaz. Film aslında sahte bir ikilik yaratıyor: Gerçekten “manalı” filmler ve ona karşı ucuz Hollywood temaşaları! Tabi filmin kendisi de bu noktada manalı filmler kategorisine giriveriyor.

Buradaki yanlış çok açık: Dünyayı sadece ikiye bölerseniz her zaman yanılırsınız ve yanıltırsınız. Dünyada sadece Batman filmleri veya sanatsal filmler yok. Binlerce film var. Adamın birinin Hollywood’dan dışlandıktan sonra ondan çok da farkı olmayan Broadway’e geçmesini izleyip onun adına üzülelim mi yani? Vah vah.

Inarritu’yu hiç bir zaman sevmedim ve tam bir balon olduğunu düşünüyorum. Meksika’dan çıkan üçlünün (Inarritu, Cuaron, Del Toro) en zayıf halkası o bence.

Tabi bu tür filmler çok seviliyor zira ne yazık ki tarihin böyle bir noktasındayız. Gerçeğin sanat olduğunun sanıldığı bu saçma dönemin acilen geçmesini bekliyorum! Geçen hafta Arter’de gördüğüm sergi de aynı anlayışın ürünüydü.

Sanat daima tasarımdır. Gerçeği aynen çekip koymak sanat falan olamaz. Fakat bahsettiğim gibi öyle allahın cezası bir dönemden geçiyoruz ki youtube gibi video sitelerinde hit almaktan başka amacı olmayan bir nesil sokaktaki gerçeği çekerse bunun sanat olduğuna da inanmış.

Inarritu bir röportajında şöyle demiş: “Gerçek hayatın kurgusu olmadığını anladığımda bu filmi tek plan yapmaya karar verdim”.

Insaf diyorum, bunu 23 yaşında bir yönetmen söylese belki anlayışla karşılarız ama hesapta “usta” bir yönetmenden duyunca şaşırmamak zor.

Filmin sadece eleştirmenlerle ilgili söylediklerine katılıyorum. Gerisi boş.

PS: Bu yazı bazı arkadaşları çok yaraladı. Ne yazık ki bazen birisi sevdiğimiz şeylere karşı bir şey söyleyince sanki bize söylemiş gibi hissediyoruz sanırım. Bu konuda düşünmek lazım. Birisi sizden farklı düşünüyorsa ona doğrudan saldırmak yerine fikrinizi dile getirebilirsiniz. Buna rağmen her zaman herkes aynı fikirde olacak da değil ve bu da iyi bir şey.

PS2: Evet halimiz düşündüğümden de kötüymüş. Blogun hiti inanılmaz yükseldi gerçi iki gündür 1000 kişi geliyor (normalde 200- 300). Tabi tepkiler, küfürler, hakaretler havada uçuşuyor. Doğrusu üzüldüm ama bana söylenenlere değil ülkenin gençliğinin haline. Herhangi bir konuda fikir geliştirmekten bu kadar aciz olunamaz: Edinilmiş fikirler, biraz metafizik, romantizm, sanat üzerine hülyalı düşünceler, bol fanatizm, sen kimsinciler?, sen yap da görelimciler, sen zaten şöylesin, sen reklamcisin sen şusun sen busun…

Tabi üşenmeyip bana sayfalarca cevap yazanlar da oldu. Mesela birinin içinde şöyle cümleler vardı: “…Bence bu düşünceniz iki açıdan yanlış. Öncelikle gerçeği aynen çekip koymak zaten sinema değil, belgeseldir. Öte yandan belgesel bile içerdiği çekim şekli ve anlatım biçimi neticesinde sanatsal bir değer kazanabilir. Fakat bizim bahsettiğimiz konu eğer kurgusal sinema ise tasarlanmış bir dünya olması zaten şarttır. Bu noktada sinemada bir akım olarak bahsettiğimiz gerçeklik ancak anlatım dili olarak ele alınabilir.”

Vah benim güzel ve yalnız ülkem.

PS3: Bazı arkadaslar filmin Oscar almış olmasının beni yanlış çıkarttığını düşünmüş. Oysa tam tersi: Film eleştirirmiş gibi yaptığı sistemin en büyük ödülünü aldı. Yani fikirlerim hala (ve daha güçlü şekilde) geçerli.

PS4: SOL dergisi bu tartismalardan hemen sonra benimle bir röportaj yaptı. Suradan okunabilir.

Megapiksel Savaşları Yeniden!

Canon-EOS-5DS-camera

Canon’un bugün duyurduğu iki yeni kamera EOS 5Ds ve 5Dr bir süredir bitmiş gibi görünen megapiksel savaşlarının yeniden başladığını resmi olarak ilan etmiş oldu.

Nikon bilindiği gibi bir süredir Sony’nin yaptığı algılayıcıları kullanıyor ve 24 mp, 36 mp gibi çözünürlükleri destekliyordu. Canon ise 22 MP’yi aşamamıştı.

50 MP’lik bu yeni kameralarla Canon şimdilik çözünürlük şampiyonu olmayı başarıyor ancak yine de gelecek çok parlak görünmüyor onlar için.

Şuradan dinlediğimize göre Canon’un her zaman küstahlığıyla bilinen sözcüsü Chuck Westfall 5Ds ve R’in dinamik aralık ve duyarlılık olarak 5d MK III’ten daha iyi olmadığını (ve 7d MK II ile aynı olduğunu) ifade etmek zorunda kalıyor. Kısaca yaklaşık 4000 dolarlık fiyatlarıyla bu yeni 5D’ler aslında yeni bir şey değiller.

Çözünürlük sanıldığı gibi kötü bir şey değil. Hele de benim gibi büyük fotoğraflar basmayı seven biri için… Stüdyo ve manzara fotoğrafçıları için de 50MP iyi bir şey. Özellikle de aynı kamerayı yeni eklenen crop seçeneği ile 1.3 ve 1.6 çarpanıyla kullanabiliyor olmak tabi hayırlı bir şey.

Buna rağmen şu da açık ki son yıllarda Sony’nin algılayıcıları önde gidiyor. Bu durumu değiştirmek için Canon’un daha fazla megapikseli aynı algılayıcılara tıkıştırması çözüm olamaz diye düşünüyorum.

Ayrıca bu yeni kameralarda video ile ilgili de hiç bir gelişme olmadığı gibi kulaklık çıkışı yok edilmiş, HDMI’dan temiz video çıkışı da engellenmiş ve dual pixel netleme sistemi de eklenmemiş. Yani 5D MK III video için hala daha iyi bir kamera.

Bu yıl içinde 5D MK IV’ün çıkması bekleniyor. Umarım o zaman Canon’dan ciddi bir ilerleme görürüz. Bunların en bekleneni elbette 4K video kaydı. Bunu yaparlar diye tahmin ediyorum.

Raw video ve daha fazla dinamik aralık? Sanmıyorum.

Beklemeye devam!

Atölye Filmleri: Bulmaca


Bulmaca / Crosswords from istanbul film akademi on Vimeo.

Kasım atölyesinin filmleri gecikerek de olsa bitti. Bu seride yine 4 film var: Atölyenin eski oyuncularından Gülşah Büktür ve ilk filmiyle Erdal Uzunoğlu’nun oynadığı psikolojik gerilim türünde yukarıda gördüğünüz Bulmaca, Miray Akovalıgil’in oyunculuğu ile komedi türünde Zarf, ve iki ağır drama: Esra Gür’ün oynadığı Yalnız ve Neşe Loc’un yine Erdal Uzunoğlu ile yer aldığı Çürük Elma.

Gülşah Büktür ve Moni Nafeie dışındaki bütün oyuncu ve yönetmenlerimizin ilk filmleriydi bunlar.

Benim bu serideki favorim “Bulmaca” ama diğerleri de iyi tabi. Bütün katılımcıları ve ülke çapında yarışmayla belirlediğimiz senaristleri tebrik ediyorum.

Yeni atölye 5 Şubat’ta başlıyor. Ayrıntılı bilgi şurada.