DJI’i Kim Durduracak?

size_1000_540_ea01469f2124c9569111eaf2f30f1b0e

DJI ve Sony’ye yetişemiyorum 🙂

Daha Geçen ay Mavic adli küçük IHA’sını tanıttığında “DJI kendi ürünleriyle rekabetten kaçınmıyor” demiştim çünkü Mavic Phantom 4’ü anlamsız kılıyordu… Fakat DJI yine herkesi şaşırttı ve “Phantom 4 Pro” ve “Inspire 2” adlarıyla iki güncelleme duyurdu. Böylece Mavic yeniden “küçük kardeş” konumuna itildi.

Yeni Phantom 4 Pro kamera açısından çok önemli bir güncelleme. Öncelikle algılayıcı boyu 1 inch’e çıkıyor (Eskisi 1/2.4 inch). Sony RX100 M5 modelinde de kullanılan bu yeni algılayıcı düşük ışıkta fark yaratacaktır. 20 MP’lik bu Sony algılayıcısının (eskisi 12 MP) 11.4 fstop’luk bir dinamik aralığa sahip olduğu iddiası var (ki bu yaklaşık olarak 5D MK III ile aynı!).

Yine ilk defa bir DJI ürününde mekanik bir örtücü sistemi var (jello etkisini önlemek için) ayrıca merceğin diyaframı ve netlik kontrolü de var. Odak uzaklığı da 20 mm’den 24 mm’ye çıkıyor.

Bunlar zaten yeterince önemli ama en önemlisi çok uzun süredir şikayet ettiğimiz görüntü işlemcisi ile ilgili: Havadan çekim yaparken çok fazla ayrıntı görüyorsunuz. Eski işlemci 60 Mbitlik düşük veri hızıyla bu ayrıntıya yetişemiyordu. Yeni işlemci 4K’yı 100 Mbit olarak ve 60 kare/sn hızında H265 ile kaydedebiliyor. H265 bilindiği gibi en yeni video kodlama sistemi ve eski h264’e göre daha küçük dosya boyutuyla daha iyi görüntü veriyor. Bu yeni teknoloji görüntü kalitesini ciddi şekilde arttıracaktır ama tabi bilgisayarınızda bu dosyaları işlemek zorlaşacak.

Gövde olarak yeni Phantom 4 Pro daha hızlı, daha uzun süre uçuyor (farklı bir batarya kullanıyor) ve her tarafında çarpışma algılayıcılar içeriyor (Phantom 4 sadece öne doğru uçarken bu özelliği sunuyordu). Ayrıca isterseniz P4 Pro’yu ekranlı olarak da alabiliyorsunuz. Yeni ekran 1000 nit parlaklık sunuyor.

Tabi DJI’ın bu çılgınca ürün çıkarma durumu aletlerin ikinci el değerini ciddi şekilde düşürüyor. Bu da bazı kullanıcıların hoşuna gitmiyor. Bu konuda eleştirilebilirler ama artık DJI ürünlerine daha sakin yaklaşmak gerektiğini öğrenmiş olmak gerek! Geçen ay aldığınız bir IHA bu ay eski teknoloji oluyor ne yazık ki!

Yeni Inspire 2 tamamen profesyonel bir IHA olarak karşımıza çıkıyor: 5.2K kayıt, 108 km/s hız, çift batarya, 27 dakika uçuş, 7 KM menzil, Apple ProRES ve Cinema DNG desteği, engel tanıma sistemi, FPV kamera (hem pilot hem kameraman için), 5.8 GHZ kontrol sistemi, dahili ısıtma sistemi, vs vs.

IHA pazarının yüzde 70’ini elinde tutmasına rağmen DJI bununla da yetinmeyecek gibi görünüyor. Şu anda DJI’ı durdurmak bir yana ona yetişecek bir şirket bile ortada görünmüyor. Hele de GoPro kendi IHA’sını geçen hafta bir hata yüzünden geri çağırmışken!

Sony A6500

a6500

Sony Türkiye’nin inceliği sayesinde tüketici sınıfının yeni uber kamerasıyla bir kaç gün oynayabildim.

Yeni A6500 Sony’nin son dönemdeki çıkışının en gelişmiş örneklerinden biri ve daha 8 ay önce çıkmış olan A6300’ün bir üst modeli. A6500 aslında A7SII’nin küçük hali de sayılabilir ama açıkçası ben bunu A7SII’den daha çok sevdim.

Sony 24 MP’lik bu küçücük kamerayla harika işler başarıyor. Örneğin Canon’un hayal kırıklığı yaratan güncellemesi 5D MK IV’e koymaktan kaçındığı özelliklerin hepsi bu kamerada var: Log kayıt, LUT’la izleme, gövde içi sabitleme, 4K tam sensörden 2.4 kat fazla örnekleme (oversampling) ile kırpmasız kayıt, 100mbit XAVC kayıt, 100 fps Full HD kayıt, dönebilen LCD ekran…

Sony’nin klasik sorunları bu modelde de devam etmekle birlikte (karma karışık menü sistemi, batarya sorunu, rolling shutter’in fazlalığı vs) sonuç çok başarılı. İşin şaşırtıcı tarafı Sony esasen filmcilere yönelik olmadığı düşünülebilecek böyle bir modelde bile filmcileri unutmuyor.

Bana verilen model pre-production (ön üretim) olduğu için RAW dosyalarını açamadım ama video ile epey oynadım. 3200 ASA’da bile sonuç başarılı. Kameranın otomatik netleme sistemi de hiç fena değil. Ergonomisi son derece iyi. Algılayıcıdan sabitleme sistemi çok çok başarılı ve 5 fstop’luk destek sağlıyor.

2.4 milyon piksellik OLED elektronik vizör de etkileyici (tabi her şeye rağmen henüz optik bir vizör kadar iyi değil ama az kalmış diyebilirim)

Kısaca anlaşıldığı üzere kamerayı çok sevdim. Bugün yanımda taşımak için bir kamera alacak olsam kesinlikle bunu alırdım. APS-C algılayıcılı, bu fiyat aralığında (1400 USD) ve bu boyutta başka kamera aramaya gerek yok diye düşünüyorum. Sunduğu bütün özellikler bazı zayıflıklarına rağmen A6500’ü rahatlıkla APS-C’nin yeni aynasız kralı yapıyor.

Sinema Öğrencilerinin İnandığı Garip Şeyler

istanbul film akademi yönetmenlik atölyesi

Cok uzun yıllar sinema okullarında hem öğrenci hem eğitmen olarak vakit geçirmiş biri olarak öğrencilerin filmcilikle ilgili inandığı garip şeyleri görüp dururum. Tabi ne yazık ki bazıları daha gençken benim için de geçerliydi!

1 – XX Kameram olsa acayip filmler çekebilirim: Basitçe yanlış bir fikirdir. Bir kameranızın olması elbette gereklidir (hele bu devirde) fakat kamerasızlık yüzünden çekilememiş veya düşük teknolojili bir kamerayla çekildiği için başarısız olmuş bir film yoktur. Cep telefonunuzla da film çekebilirsiniz ve film iyiyse kimse buna aldırmaz. Oysa yüzbinlerce dolarlık bir kamerayla çektiğiniz kötü bir film kimsenin umrunda olmayacaktır.

2 – Senaryomda parlak bir fikir var, filmim çok iyi olacak / Senaryomda parlak fikir yok filmim kötü olacak. Hayır. Bu konuya daha önce de değinmiştim: Parlak bir fikir iyi bir film demek değildir.

3 – Kes komutundan sonra oyuncuyla konuşmama gerek yok! Tam tersi. Kamera veya başka bir detayla ilgili konuşmadan önce onlarla konuşmanız gerekli. Dramatik bir film yaparken sizin asıl malzemeniz oyunculardır ve bir oyuncu “kes” komutundan sonra kendini son derece tedirgin hisseder ve sizden bir yorum bekler. Böyle bir yorum yerine onları yok sayıp “arkadaki ışık değişti veya mikrofonu gördük” dediğinizde ne hissedeceklerini anlamaya çalışın.

4 – 25 yıldır bu işi yapan birini dinlememe gerek yok, benim fikrim en iyisi! Bu çok kronik bir inançtır. Ne yazık ki bu sadece öğrencilere özgü bir şey de değil. Genel bir “gelişmekte olan ülke” hastalığı. Tabi ki bu sizin filminiz ve kararları siz vermelisiniz ama Lars von Trier veya Quentin Tarantino değilseniz yapmayı düşündüğünüz şeyin yanlış olabileceğini de bir an olsun düşünebilmelisiniz.

5 – Bir konuşma sahnesinde bir oyuncudan diğerine pan yapacağım, harika olacak!  Bu dahiyane uygulamanın sinema tarihinde çok çok az yapılmış olmasının bir nedeni olabilir mi sizce? Böyle bir mizansende kameranın varlığı seyirci tarafından daha fazla hissedilir ayrıca bir oyuncudan diğerine pan yapmaya çalışırken arada gereksiz bir çok şeyi görmek durumunda kalırsınız. Oyuncuların temposunu düşürmeniz veya çok hızlı dönmeniz gerekir vs vs. Dediğim gibi belli bir bağlamda belki iyi uygulanabilir ama temelde “kötü bir fikirdir”.

6 – Herkes filmimi merakla izleyecek. Hayır tam tersi. Aileniz ve arkadaşlarınız dışında kimse filminizi izlemek istemiyor (aslında çoğunlukla onlar bile istemez!) çünkü zaten istedikleri anda izleyebilecekleri sizinkinden “çok daha iyi” yüzbinlerce film var ve onları bile izlemeye vakitleri yok. Neden sizin filminizi iştahla izleyeceklerini düşünüyorsunuz?

7 – Filmim 27 dakika sürebilir sorun yok. Büyük bir yanlış daha. Çoğunlukla kendi filminize tarafsız yaklaşamazsınız. Filminizi başka birine emanet etmeyi bilin.  Böyle birini bulamıyorsanız olabildiği kadar kısaltın, sonra bu süreden de en az yüzde 20 atın. Jenerikleri de kısa tutun.

8 – Ses çok önemli değil. Görüntülerim çok iyi! HayırSes görüntüden daha önemlidir. Zira bazen bir filmin görüntüsünün “kötü” olması o filmin anlatmak istediği şeyle örtüşebilir. Örneğin daha titrek bir kamera veya daha çiğ bir ışık o senaryo için iyi olabilir. Oysa ses her zaman iyi olmalıdır. “Sesi kötü yapalım film daha etkili olur” diye bir fikir olamaz (deneysel bir film dışında)

9 – Ne kadar karmaşık bir şey yaparsam o kadar başarılı olurum. Basit olan hiç bir şeye bulaşmamalıyım. Tam tersi. En iyi şeyler her zaman basit olanlardır.

10 – Kendime engel çıkarmalıyım çünkü ancak şu şu olursa iyi bir film ortaya çıkarabilirim. Bu özellikle en ilgimi çeken inançtır. “Şartları zorlamak” genel olarak doğru bir tavır olsa da sonuç olarak çekilmiş bir film çekilmemişten iyidir! Elinizdeki şartlara göre bir film çekin bu daha akıllıca değil mi?

11 – Filmimin bir mesajı olmasına gerek yok. Bir şey anlatmak çok eski bir düşünce. Ben hayattan bir kesit… Buna söyleyecek söz bile bulamıyorum. Neden bir seyirci hayattan bir kesit izlemek istesin zaten kendisi de her gün onu yaşıyor.

12 – XX yönetmen gibi yapacağım, planlar uzun olacak. 🙂 Siz o değilsiniz. Boşverin başkalarını kendiniz olun.

13 – Gittiğim sinema okulu çok kötü çünkü bitirince yönetmen olamadım. Bu konuda tek suçları bunu size baştan söylememiş olmak olabilir. Dünyada benim bildiğim “öğrencilerini doğrudan yönetmen yapabilen bir sinema okulu” yok. Sizinkinin de öyle olmamasına şaşmamalı.

14 – Filmim bitti ama istediğim gibi olmadı o yüzden hiç bir yere göndermiyorum ve kimseye göstermeyeceğim. Şimdi başka bir film üzerinde çalışıyorum. Bu sefer harika olacak! Hayır. O da istediğiniz gibi olmayacak. Hiç bir zaman hiç bir film tam istediğiniz gibi olmayacak ama bu onları insanlara göstermenizi engellemez.

15 – Filmim bir festivalde ödül alırsa hayatım kurtulur. Yanlış. Dünyada binlerce festival var. Bunların en iyilerinde bile ödül alsanız mutlak bir başarı garantisi değildir. Doğru insanları tanımak, iyi bir çevre oluşturmak ve ikna gücü çok daha önemlidir.

BONUS: Yakın plan almamıza gerek yok seyirci anlar.

Ses: Tascam Dr-701D ve Düşündürdükleri

tascam_dr_701dTürk sinemasında ses hep sorunludur. Son on beş yirmi yılda biraz düzelse de hala konunun tam olarak çözülemediği açık.

Tabi hal böyle olunca sesin kısa filmlerde daha da beter olması kaçınılmaz. Bir kaç yıldır özellikle atölye yaparken bu meseleye kafayı takmış olduğum için çeşitli aletler ve yöntemler deniyordum.

Ses kaydında ilk sorun tabi ki mikrofon. Gerçekten çok iyi mikrofonlar binlerce dolara satılıyor fakat aslinda bunlara ihtiyacınız yok. İnsan sesi konuşma sırasında (bir piyano veya keman olmadığı için) çok büyük bir frekans aralığı gerektirmiyor (100-5000 hertz arası).

Tabi ki 3000 dolarlık bir mikrofondan çıkacak ses 150 dolarlık bir mikrofonla kaydedilenle aynı olmaz ama bütçenize göre makul bir seçim yapmakta yarar var. Ucuz ama görece iyi mikrofonlarıyla bilinen Rode’un NT veya biraz daha üst seviye Alman Sennheiser’in MKE600 gibi “shotgun” mikrofonlari dialog kaydı için çoğu durumda son derece yeterli.

İkinci sorun profesyonel bütün ses ekipmanlarında olduğu gibi XLR çıkışa sahip bu mikrofonlardan gelen sinyali kameraya kaydetmek. Ne yazık ki yarı profesyonel kameraların hem girişleri “mini jack” (Apple’ın yok etmeye kararlı olduğu o meşhur giriş) hem de içlerindeki preamp (ses yükseltici devre) iyi değil. Bu yüzden özellikle kablo uzadıkça ses kaydında bir çok sorun ortaya çıkıyor. Ayrıca bu bağlantıyla mikrofonlara ihtiyaç duydukları 48V luk elektriği de yollayamıyorsunuz. Kameranızda XLR girişleri yoksa ya bir “preamp” satın alacaksınız ya da dışarıdan kayıtçı kullanacaksınız.

Tabi ses konusunda sonu gelmeyen bir tartışma kaydın 16 bit 48 KHZ olmasının yeterli olup olmayacağı konusu (Bir çok kamera bu şekilde kayıt yapıyor).  Bu konuya döneceğim.

Garip olsa da aslında en çok bir “sopaya” (boom) ihtiyacınız var. Tabi bu herhangi bir sopa olmasa iyi olur : ) Özellikle içinden kablolu olanlar çok pratik.

Bütün bu aletleri edinmek aslında işin en kolayı. Zor olan ondan sonra başlıyor: Düzgün bir kayıt yapmak!

Ses kaydında en önemli nokta S/N Ratio adı verilen “sinyalin gürültüye oranını” ayarlamak. Peki bu ne demek? Burada sinyal dediğimiz şey aslında konuşma oluyor. Dolayısıyla konuşmaların kaydının ortamdaki (klima, trafik, uçak sesi, rüzgar vs) ve sistemdeki (humm, buzz, hiss vs) diğer gürültülere (noise) göre yüksek olması çok önemli. Aksi durumda konuşma anlaşılmaz olacak veya sonradan üzerinde işlemler yapılmaya çalışıldığında ses metalikleşecek ve bozulacaktır.

Yüksek bir S/N ratio sağlamak için yapılacak üç temel şey var:

1- Ortamdaki klima, TV vs gibi gürültüleri yok etmek. Pencereleri kapatmak, sessiz ayakkabılar giymek ve ekibin mutlak sessizliğini sağlamak.

2 – Ortam çok gürültülüyse yaka mikrofonu (Lavalier) kullanmak: Bunlar doğaları gereği dış gürültülere daha az duyarlılar ama kabloyu ve kendilerini gizlemeniz gerekiyor.

3- En önemlisi: Shotgun diye anılan mikrofonu oyunculara tutabileceğiniz en yakın mesafede tutmak. Fakat bunu aynı zamanda kameraya da görünmeden yapmak durumundasınız. Ayrıca yukarıda sözünü ettiğim mikrofonlar önlerine çok duyarlıyken yandan veya arkadan gelen seslere daha duyarsızlar. Bu da yanlış açıyla tutmanız halinde kötü bir ses kaydına yol açıyor.  Ayrıca bulunduğunuz ortamda “reverb” (yankı veya yansıma) fazlaysa boş duvarlardan dönen ikincil sesler kaydı etkileyeceği için ses battaniyeleri kullanmanız gerekebilir.

Sahnede iki veya daha fazla kişi varsa dialogu doğru takip edebilmeniz ve bunu yaparken de gürültü çıkarmamanız, görünmemeniz ve mikrofonu titretmemeniz gerekiyor. Kamera da hareket halindeyse işiniz daha da güçleşiyor.

İşte basit gibi görünen bir “sopa tutma işi” aslında son derece zor bir meslek. Normalde profesyonel bir film setinde bir “Boom Operator” ve ayrıca bir de “Production Mixer” bulunur. Bu ikinci kişinin görevi ses kaydının (veya kayıtlarının) yüksekliğini takip etmektir. Daha dar bütçeniz varsa bazen “Boom Operator” aynı zamanda “mikserlik” de yapmak durumunda kalabilir veya kameraman ses kaydına bakabildiği kadar bakar (Tabi bu iyi bir seçenek değil)

Ses kaydının yüksekliği elbette yukarıda bahsettiğim S/N Ratio açısından kritik. Yüksekliği asla belli bir seviyenin üstüne (clipping) ve altına gitmeyecek şekilde ayarlamanız gerekiyor. Özellikle “dinamik aralığı” geniş bir sahnede (örneğin oyuncuların aniden bağırıp sonra fısıldadıkları bir sahne) işler son derece zor hale gelebiliyor.

Kısaca aslen ekipmandan çok o ekipmanın doğru kullanımı önemli.

Profesyonel sinemada kameranın üzerine kayıt yapılmaz (yapılsa da pek kullanılmaz). Bunun yerine “Double System Sound” (İkili Ses) adı verilen bir teknik kullanılır: Yani ses ayrı bir aletle ayrı bir ortama kaydedilir. Tabi bu da sonradan seslerin eşlenmesi (sync) sorununu ortaya çıkarır.

Bu eşleme meselesiyle uğraşmamak için dışardan kayıtçılara pek sıcak bakmıyordum ve Juicedlink’in bir preamfisini kullanıyordum ama bir kaç ay önce yukarıda gördüğünüz Tascam DR-701D‘yi Oktostore‘dan satın aldım.

Bu aletin fikrimi değiştirmesinde en önemli etken dünyada ilk defa bir kayıtçının HDMI sayesinde kameraya bağlanıp timecode bilgisini almanın yanı sıra siz kayda basınca kayda girmesi, çıkınca çıkmasıydı. Buna ek olarak yeni kurgu yazilimlari eşleme işini neredeyse otomatik hale getirdi.

Dört ayrı kanaldan (girişten) 24 bit 192 KHZ kayıt yapabilen DR701d bu boyut ve fiyat aralığında timecode işleyebilen ilk ürün. Yani kameradan HDMI bağlantısı yaparsanız görüntü ile ses aynı timecode verisine sahip oluyor. Bu daha önce ancak çok üst düzey aletlerde görülen bir özellikti.

DR 701D aynı anda HDSLR’a da çıktı veriyor. Böylece hem kameranın üzerine hem SD karta kayıt yapmış oluyorsunuz. Kameradaki 16bit/48Khz’den farklı olarak 24 bit 192 khz kaydettiğim dialoglarda ilk dinleyişte ciddi bir fark görmedim ama hem sorunlu seslerin düzeltilmesinde işe yarıyor hem de yedek oluyor.

Özellikle 4 ayrı mikrofondan ses kaydetmek gibi işlere girecekseniz tabi yararlı bir alet. Ayrıca kameradan bağımsız bir kayıtçıya sahip olmak pratik olarak da bazen işe yarıyor. Aletin tek kötü yanı üzerindeki “Limiter” in (sınırlayıcı) ne yazık ki analog değil sayısal olması. Analog sınırlayıcılar şimdilik sadece Sound Devices gibi üst seviye kayıtçılarda oluyor. Bunların da fiyatları Tascam’ın 7-8 katına yaklaşıyor!

Tabi çekim işin sadece bir kısmı. Sorunlu sesler her zaman oluyor. Bunların bir takım filtrelerle düzeltilmesi veya yeniden kaydedilmesi (ADR), foley, efekt ve müziklerin eklenmesi ve iyi bir miksaj yapılması şart. Çekimin hemen sonrasında açığa alınacak ses kayıtları (wild lines) da hayati önem taşıyor.

Kısaca bağımsız filmciler ve kısacılar için güzel zamanlardayız! Kameralara deli gibi yatırım yapmak ve her yıl geri düşmek yerine sese yatırım yapmak filmlerinizin kalitesini ciddi şekilde arttıracaktır. Zira filminiz ne kadar iyi görünürse görünsün sesleri anlaşılmıyorsa veya amatörse bütün etki yok olacaktır.

Mavic!

dji-mavic-pro-droneSon yılların en heyecan verici şirketlerinden DJI dün yeni insansız hava aracı Mavic‘i tanıttı.

DJI örneğin Canon’un tam tersi sayılabilecek bir şirket: Yeni oyuncak Mavic daha altı ay önce çıkardıkları Phantom 4’ün bütün özelliklerini içeriyor ve ondan daha uzağa uçabiliyor (7 Km!) ve daha da önemlisi 730 gramlık gövdesi katlanabiliyor. Yeni Mavic çok küçük ve daha ucuz! Kısaca şirket kendi ürünleriyle rekabet eden ürünler çıkarmaktan geri durmuyor.

Bir kaç gün önce kendi IHA’sı Karma‘yı duyuran GoPro şu an herhalde ağlıyordur diye düşünüyorum! Zira Mavic her alanda Karma’yı fena halde dövüyor : )

Yeni Mavic kamerayla birlikte geldiği için daha ucuz, çok daha akilli (engel tanıma sistemi), daha gelişmiş, daha hafif ve basitçe daha iyi. Kumandanız yoksa sadece akıllı bir telefonla bile kullanabiliyorsunuz.

4K’lık kamerası diğer DJI’lardan farklı değil yani profesyonel amaçlar için çok uygun değil belki ama yine de 730 gramlık uçan bir kamera için fazlasıyla yeterli.

IHA’lar beklenenden hızlı geliyor.

Bravo DJI!

Keşke kamera da yapsa bu adamlar.

Elinizdeki Kamera En İyisidir!

l16-lens-closeup
Canon’un 5D MK IV’ü (ve arkasından çıkardığı EOS M5 rezaleti) sadece beni değil bir çok başka kullanıcıyı da üzdü.

Japon devinin yıllardır belalısı olan DXO Mark yeni 5D’ye bir Canon’a bugüne kadar verdiği en yüksek puanı (91) verse de (Bu yeni algılayıcı dinamik aralık konusunda Sony’lere epey yaklaşmış görünüyor) video cephesinde ne yazık ki Canon tarafından açıkça yarı yolda bırakılmış durumdayız.

Şirketin yarattığı fiyasko o kadar açık ki kamera üretcileriyle daima iyi geçinmeye çalışan DPReview bile EOS M5’in bir hayal kırıklığı olduğunu yazdı.

Bütün bunlar olurken bugün Panasonic GH5 hakkında ipuçları duyurdu. Fuji orta formata girdiğini ilan etti. Sony ise Alpha 99 MK II’yi açıkladı. “Aynalı aynasız” sayılabilecek bu SLT (Single Lens Translucent) kamera 42 MP’lik tam boy bir algılayıcıdan kırpılmamış 4K video veriyor! Yani bazı arkadaşların Canon’un “gerçekten yapamadığı için yapmadığını” iddia ettiği şeyi yapıyor!

Bu durumda önümüzdeki seçeneklere bakalım:

  • “Ölümüne Canon” deyip 5D MK IV veya 1DX MK II veya C serisi saçma kameralardan birini almak: Bu tabi Canon’u ödüllendirmek olur. Bunu yapmamakta fayda var.
  • GH5 Beklemek: Micro 4:3 formatında bir kamera almayacağım : ) ama siz alabilirsiniz.
  • Blackmagic Ursa Mini almak: Her ne kadar kağıt üstünde iyi görünse de Blackmagic’in de bir sürü sorunu olacaktır. Tabi ki fiyatı cazip, Raw çekiyor, yanında Davinci Resolve ile geliyor vs vs… Lens sorunu da bir şekilde aşılabilecekse ve yanınızda büyük kamera taşımaya hazırsanız Blackmagic URSA Mini şu anda en makul seçenek gibi duruyor. Tabi haftaya başka bir şey çıkarabilirler!
  • Sony A7 serisine geçmek: Harika aletler olmasına rağmen A serisinin de daha önce yazdığım dertleri var. Tekrar etmeye gerek yok. Ayrıca bence epey pahalılar. Mercek sorunu da aynı şekilde geçerli. Sony’nin mercek çıkarmasını beklerseniz 10 yıl falan beklersiniz diye düşünüyorum.
  • 5D Mark III ve Magic Lantern ile devam etmek: 4K görüntü üretme derdiniz yoksa (ki stok görüntü işiyle uğraşmıyorsanız veya sinemalarda film göstermeyecekseniz aslında şu anda böyle bir derdiniz de olmamalı) en akılcı seçenek bu gibi görünüyor.
  • Kamera kiralamak: Tabi eğer ciddi bir projeniz varsa her zaman kamera kiralamak en iyisidir. Böylece son teknolojiyi kullanmış olursunuz. Elbette diğer yollardan daha pahalıdır ama sonuç da daha iyi olur. Tabi kamera her an yanınızda olsun istiyorsanız veya sürekli prodüksiyon yapacaksanız bu yol size uymaz.

Benim durumum daha karışık: Bir çok farklı amaçla (Profesyonel, sanatsal, eğitim, kişisel, hem fotoğraf, hem video) kameraya sürekli ihtiyacı olan biriyim. Stok görüntü de ürettiğim için 4K’ya da ihtiyacım var ama genelde yalnız veya çok küçük ekiplerle çalıştığım için bütün bunlara aynı zamanda küçük bir gövdede ihtiyacım var.

Kısacası Canon 5D kullanıcılarına ihanet ederken aslında en çok bana benzer kullanıcıları yarı yolda bırakmış oldu. Eh buna da çok şaşıramıyorum: Benim türümde kullanıcı sayısı yeterli değil demek ki onlar için. Bu yeni 5D daha çok fotoğrafçıları sevindirecek bir güncelleme.

Ne yazık ki bu şartlar altında yapacak pek bir şey yok. Canon’dan bir kaç yıl bir şey beklemek hayal artık. Diğerleri de tam olmuş ürünler değil.

Aslında artık kameranın pek bir önemi de yok: Elinizdeki kamera her zaman en iyisidir!

Hele yeni Iphone 7 Plus gibi çok kameralı sistemler geldikçe yakında sadece telefonunuz her şeye yetebilir (ciddiyim).

Özellikle L16 adlı yukarıda resmini gördüğünüz şu ilginç kamera yeni bir dönemin başlangıcı olabilir: “Computational Photography” ye hoş geldiniz!

Yeni Kısa Film: Kutu (Fragman)

The Box – Trailer from ilker canikligil on Vimeo.

Son kısa filmimi 2007’de çekmiştim. İnsanın yaşı ilerlerken kısa film manasız geliyor. Fonksiyonel olmayan, para kazandırmayacak ve kimsenin de pek umrunda olmayan bir şeyle uğraşmak saçma görünebiliyor. Oysa bu doğru bir bakış değil.

Bu blogu izleyenlerin bildiği gibi üç yıl önce İstanbul Film Akademi‘de başlattığımız atölyelerde katılımcılara tek mekanda geçen, iki oyunculu ve 8 saatte çekilecek filmler yaptırıyoruz. Bugüne kadar 30 kadar film yaptık bu şekilde.

Bu filmlerin hepsinde aslında tekrar “temellere döndüğümü” ve sinemaya ait bir çok meseleyi tekrar düşündüğümü fark ettim. Tabi neredeyse bütün çekimlerde yönetmenlerin işlerine karışmamak için kendimi zor tutuyordum! (Hatta galiba bazen biraz da karişiyordum ama bir atölyede bu kabul edilebilir!)

Sonunda sevgili Veysi’nin de israrıyla bir kaç tane de ben çekmeye karar verdim fakat kendime ayrıcalık yapmadım: Yine tek mekan (IFA’nın platosu), iki oyuncu ve sekiz saat çekim süresi ve yine 5D MK III…

Önce profesyonel bir kamera ve hatta görüntü yönetmeni ile çalışmayı düşündüm ama sonra vaz geçtim. Nedenini uzun anlatmam gerek o yüzden şimdilik geçiyorum.

Kendime yaptığım üç ayrıcalık oldu: Birincisi uzun zamandır sadece tilt shift merceklerle bir şey çekmek istiyordum. Filmin öyküsü buna uygundu o yüzden tüm film elimdeki 17 TS, 24 TS ve 90 TS ile çekildi. İkincisi atölyedeki diğer filmlerden farklı olarak “Kutu”yu Magic Lantern adlı harika yazılım sayesinde RAW çektik. Üçüncüsü de sis makinesi kiralamakti!

Doğrusu yıllardır profesyonel yönetmenlik yapan biri olarak beklemediğim şekilde zorlandım ve bir kere daha anladım ki kendi yazdığın bir şeyi çekmek daha zor ve bir yönetmenin yanında durup “şunu şöyle yapsak” demekle o filmi yönetmek arasında dağlar kadar fark var!

Yukarıda fragmanini izleyeceğiniz Kutu’nun senaryosunu daha önce başka bir katılımcımız (Ali Beke Ceylan) için yazmıştım ve hatta bitmiş filmi burada paylaşmıştım.

Kendi senaryomu tekrar yorumladım kısacası. Tabi bu yeniden yorumlama sırasında epey değişti film. Bu da atölye açısından ilginç bir deneyim oldu: Aynı senaryonun başka yönetmenler tarafından uyarlanması…

Sonuç olarak yıllar sonra yeniden kısa filme dönmüş oldum. Kısa filmin Türkiye’de genelde bir “sinema öğrencisi uğraşı” olduğunu biliyorum ama doğrusu yıllar sonra yeniden “sadece kendi istediğim gibi ve kimseye bir şey beğendirme zorunluluğu olmadan” bir şey çekmek hoşuma gitti.

Hatta o kadar ki hemen ardından bir tane daha çektim! O da yolda…

Müzik ve görsel efektleri her zamanki gibi sevgili dostum Emre Aypar yaptı. Final ses miksini de Barkın Engin. Katılımcılara, bütün IFA ekibine ve Veysi’ye, Nazım’a ve oyuncularım Deniz ve Burcu’ya, Edelkrone ve Otomat‘a teşekkürler.

Yaşasın Kısa Film! 🙂

Canon EOS 5D MK IV Neden Yeterince İyi Değil?

5dm4

Bu sabah uzun süredir beklenen 5D MK IV duyuruldu. Açıkçası bir çok açıdan gelişmiş özellikler getirse de bu yeni Canon beni hayal kırıklığına uğrattı.

Neden?

1 – Kamera CFast adlı yeni bellek kartlarını desteklemiyor. Hala bitmiş tükenmiş CF ile geliyor ki bu da Canon’un yazının sonunda açıklayacağım niyetleriyle ilgili sanırım. Fakat bu bile yeni Canon’un gerçekten “yeni” olmadığını gösteriyor. Elinizde CF kartları atmayacaksınız belki iyi tarafı budur.

2 – 4K video var ama 1.74 crop faktörüyle! Bu blogu okuyanlar bilir “kırpılmış” kameralara alerjim var. 1DX MK II’de bu faktör 1.3 olarak daha kabul edilebilirdi. Ancak 1.74 gülünç bir kırpma oranı. Bu şu demek: 16 mm mercek taktınız ve fotoğraf çektiniz. “Hadi biraz da video çekeyim” dediniz ve 4K videoya geçtiniz. Hooop! Merceğiniz 28 mm oluverdi! Fotoğrafla videonun iç içe geçtiği böyle bir dönemde böyle saçmalık olur mu? Canoncular büyük olasılıkla “ama super 35 mm’ye yakın” diyeceklerdir. Evet yakın ama ucunda EF mercek varsa ne yapayım ben Super 35’i?)

3 – 4K var ama sadece 30 fps’e kadar ve yalnızca MJpeg ile 500 Mbit (sene 2016 Mjpeg nedir yahu? Şaka mı bu?) 60p çekmek için 1080’e, 120 fps için 720’ye düşeceksiniz! Bu sınırlama CF karttan kaynaklı diye düşünüyorum. CF’in üst sınırı 100 MB/sec.

4 – Hala log kayıt, lut vs gibi filmciler için önemli ayrıntılar yok.

5 – HDMI’dan 4K çıkış yok. Sadece 1080 (Çünkü HDMI 1.4 veya 2.0 değil 1.3 kullanımış)

Tabi 4 yıl sonunda bazı düzeltilmiş şeyler de var:

1 – 30 MP dinamik aralığı daha yüksek olduğu iddia edilen bir algılayıcı (Tabi hala Sony’nin gerisinde)

2 – NFC, Wifi ve GPS (Sene 2016 Canon yeni uyanmış hey de hey!)

3 – Saniyede 7 kare çekim (Eskisi 6 kare/sn)

4 – HDR video (Bu ilginç bir özellik ama sadece 1080’de kullanılabiliyor. Bu seçenekte kamera 60 fps çekiyor fakat bunu 30’a düşürürken HDR video oluşturuyor)

5 – Dual pixel adı verilen videoda otomatik netlik sistemi (Bu sistem zaten 70D’den beri vardı. Yeni bir şey değil yani)

6 – Dokunmatik ve çözünürlüğü arttırılmış ekran (1.6 milyon piksel, eskisi 1.2 milyon pikseldi.)

7 – Dual pixel RAW adlı yeni özellik sayesinde (Lytro’nun yapabildiği şeylere benzer ama çok çok sınırlı olarak) çekim sonrasi netlik düzeltmesi yapabilme imkanı. Canon’un son 10 yıldır yaptığı tek gerçek innovasyon bu herhalde (Bu özellik sadece fotoğraf çekerken geçerli ve dosya boyutunuzu iki katına çıkarıyor)

8 – USB 3.0 (USB 3.1 çıktı ama Canon 3.0’a yeni geçti çok şükür)

Sonuç: Yukarıda saydığım nedenlerle ne yazık ki bu 5D serisi için beklenen büyüklükte bir yenileme değil. Hele filmcilere yönelik hiç değil.

5D MK IV gerçek 4K bir kamera olarak düşünülmemeli daha çok eski bildiğimiz 1080 üzerine kurulu ama 4K seçeneğini de adet yerini bulsun diye sunan “hybrid” bir model olarak görülebilir.

Peki neden böyle? Neden Canon 2008’de kendi başlattığı devrimin öncülüğünü sürdürmüyor? Çünkü Canon 5D serisi yerine c300, c500, c700 diye giden ve onbinlerce dolara satmaya çalıştığı kameralarını filmcilere kastırmak istiyor da ondan.

Tabi bu bence boş bir hayal. Kimse 3500 dolarlık bir kamera alacakken “a dur ya bu daha iyiymiş” deyip 12.000 dolarlık bir kamera almayacağı için bu nasıl bir stratejidir anlamak mümkün değil.

Neyse alacaklara hayırlı olsun. Magic Lantern’ciler kırarsa belki alırız (Gerçi kırsalar bile CF limiti yüzünden 4K RAW video yaptırmaları imkansız. Bravo Canon, Magic Lantern’i durdurdun : )

Galiba şimdilik 5D Mark 3’le devam veya Sony’ye merhaba diyeceğim.

Aletin Amerika fiyatı 3499 USD (Gövde). Daha detaylı bilgiye şuradan ulaşabilirsiniz.

PS: Sonuçta bir fotoğraf makinesi olarak ve genel olarak 5D MK III’ten daha iyi olduğuna şüphe yok ama zaten konu bu değil. Konu örneğin benim gibi 5D MK III sahibi biri bu aleti almalı mı? 1500 dolara elimdekini satsam üstüne 2000 USD daha koymam gerek bu aleti almak için. Bu cebimden çıkacak 2000 USD karşılığında ne elde ediyorum? 8 MP daha (Güldürmeyin insanı), videoda otomatik netlik (kullanmayacagim), dokunmatik ekran (ilgilenmiyorum), 1.74 kırpmalı hiç bir işe yaramayacak 4K (tamamen anlamsız), biraz daha dinamik aralık (belki), Wifi (zaten kullanabiliyorum başka yöntemlerle), GPS (olsa da olur olmasa da)

Bu saydıklarım için 2000 dolar verir miyim? Hayır. Bu bir sevgi meselesi değil, basit bir alım satım kararı.

Peki Canon’dan ne istiyorduk? Çok basit: CFast koy, full sensor 4K RAW kayda izin ver. “Bunu yapamiyorum” deme zira teknolojik olarak 2012 modelinde bile şu anda yapiyoruz bunu. Demek ki neymiş kendi kameranı bilerek ve isteyerek sakatlıyorsun. Verebileceğin özellikleri vermiyorsun. Ticari olarak haklisin belki ama gönüllerde değilsin Canon.

Atomos Ninja Flame

atomosblog

Yıllardır HDSLR ile çalışmak için düzgün bir ekran arıyordum. Hatta Samsung bir tabletle bu işi bir noktaya kadar çözebilmiştim ancak yine de gerçek bir HDMI ekrana ihtiyacım vardı. Tablet iyi olsa da saniyede 25 kare gösteremiyordu ve gecikme de az olsa da vardı.

İlk duyurulduğu günden beri bir kaç aydır gözüm Atomos’un Ninja serisinin yeni sürümü Flame‘deydi. Bir önceki sürümü (Ninja Assasin) yine burada incelemiş ve bir çok açıdan hayal kırıklığı yaşadığımı anlatmıştım.

Sonunda üç hafta önce Videodist ve Oktostore sayesinde bir adet Ninja Flame edindim (Tabi parasini vererek!).

Atomos bu sefer daha önce eleştirdiğim her şeyi düzeltmiş:

1 – Alet çok kaliteli bir “hard case” çanta ve yedek aküleriyle birlikte geliyor. Ayrıca siperlik ve ikinci şarj ünitesi de pakete eklenmiş. Dolayısıyla sadece iki eksiğiniz kalıyor: SSD bir disk ve HDMI kablosu.

2 – Yeni Atomos daha hızlı, daha sessiz ve iki batarya aynı anda takılabiliyor. Böylece akülerin biri bitmeden diğeri devreye girebiliyor ve kesintisiz çekim yapabiliyorsunuz. Ekranın çevresindeki koruma da daha sağlam.

3 – Bütün bu iyileştirmelerden de önemlisi yeni Atomos 1920*1080 çözünürlükte 10 bit desteği ve HDR (veya High Brightness 1500 nit) özelliğiyle geliyor. Ayrıca Atomos P3 renk uzayını destekliyor ve kalibre edilebiliyor (ek bir aparat ile tabi)

HDR’dan daha önce bahsetmiştim: Ne yazık ki bu konu henüz pek anlaşılmış değil. Özetle yeni Atomos 10 fstop’luk bir dinamik aralık sunarken eskiler Rec 709’un üst sınırı olan 6 f stopdan öteye geçemiyordu.

Kısaca HDR seçeneğini kullanırsanız kameranızın Log çıktısını “olması gerektiği gibi” yüksek bir dinamik aralıkla izleyebiliyorsunuz. Kayıt değişmiyor sadece sizin izlemeniz değişiyor. Böylece pozlama kararlarını daha kolay ve doğru şekilde yapabiliyorsunuz. Bunu basit bir LUT’la karıştırmamak gerek. Burada gerçekten “yüksek bir dinamik aralığın” gösterilmesi söz konusu.

Bu teknoloji bu boyutta bir ekranda daha önce görülmemiş bir özellik.

Eğer HDR’a ihtiyacınız yoksa “Yüksek Parlaklık” seçeneği ile 1500 nit parlaklıkla gün ışığında bile izleme yapabilirsiniz.

Bunun dışında tabi Atomos’un kayıtçı özellikleri de 4K da sıkıştırılmamış 4:2:2 Prores ile çalışmanıza izin veriyor. Tabi bunun için bir SSD’ye ihtiyacınız var.

Kısaca sadece taşınabilir bir ekran almayı düşünüyorsanız bile Atomos Ninja Flame gayet akılcı bir yatırım. 1500 nit lik 1920*1080 bir ekran için fiyatı makul (Benzer ekranlar 1500 USD’den başlıyor ve HDR desteğine sahip değiller).

Bunun yanında kayıtçı özelliği de tabi faydalı. Kısaca Atomos iyi işler yapmaya başladı. İzlemekte yarar var.

Yeni Atomos kimlere yarar derseniz özellikle gimbal sistemlerini kullananlar, okullar, HDSLR ile profesyonel veya yarı profesyonel çekimler yapmak isteyenler ve öğrenciler için önemli. Daha profesyonel işler yapacaksanız bir üst model Shogun’da SDI girişi de var.

Yeni Hassel ve 4K RAW Video

hassy

Nisan ayında duyurulan yeni Hasselblad H6D 100c bugüne kadar kimsenin yapmadığı bir şeyi yapıyor: 54*40mm lik ve 100 Mpiksellik dev algılayıcısından 4K çözünürlüğünde 12 bit RAW video kaydına izin veriyor.

Bu örneğin Arri Alexa 65 adlı sadece kiralanabilen (çok sevdiğiniz İnarritu’nun son filminin çekildiği) kameranın sahip olduğundan daha büyük bir algılayıcı anlamına geliyor.

30 bin USD’lik gövde fiyatıyla bu kamera elbette çok küçük bir kesimin oyuncağı olabilir ama içindeki teknoloji bize kameraların gidişatı ile ilgili önemli şeyler söylüyor.

1 – Algılayıcı boyutları büyümeye devam edecek. En azından “High End” (Üst Uç) takılmak isteyenler bu yola gitmek zorunda kalacaklar.

2 – RAW Video en geç bir kaç yıl içinde sıradan bir özellik haline gelecek. Bu noktada medya hızlarının artması tabi etkili. Yavaş yavaş CF’in yerini alan CFast kartlar saniyede 510 MB hıza ulaşabiliyor. Eh bu durumda RAW videonun önünde pek bir engel kalmıyor.

Ben de son iki ayda Magic Lantern ile iki kısa filmi RAW olarak çektim. İlk çıktığı zaman korku yaratan RAW artık eskisi kadar korkutucu değil doğrusu.

Sektörde kimsenin RAW’dan hoşlanmadığını biliyorum hatta “Game of Thrones” gibi super prodüksiyonlar bile 4:4:4 Prores ile yetiniyorlar. Şuradan da görebileceğiniz gibi bir çok profesyonel Prores’in RAW kadar iyi olduğu konusunda iddialı.

Tabi Arri’nin Prores iyle Canon’un h264’ü kıyaslanmaz. Benim durumumda RAW çok daha manalı. İlmi bir karşılaştırma yapmadım ama gözle bile bakınca RAW açık ara iyi! Varsın fazla veri olsun. Sabit disk satin almaktan korkmaya gerek yok!

Fırsat bulursam yeni Hassel’i denemek istiyorum: Rolling Shutter sorununu çözebildilerse dünyanın en iyi kamerasını yapmış olabilirler!

Filmcilikle İlgili Basmakalıp Fikirler

Gustave Flaubert’in “Edinilmiş Fikir” diye bir kavramı vardı. “Edinilmiş Fikirler Sözlüğü” adında bir kitap çıkarmak için hayatı boyunca uğraştı ancak bitiremeden öldü (gerçi sonradan bitmemiş haliyle basıldı)

“Edinilmiş fikirler” (Les İdées Reçues) kısaca herhangi bir konuda yeterince bilgi sahibi olmadan edinilebilecek, en kolay ve ilk akla gelebilecek ve genelde yanlış olan klişe düşünceleri ifade eder. Bizim film dünyamızda da bunlar az buz değildir. İşte en sevdiğim on tanesi:

1 – Senaryo / Fikir çok önemli: Bu lafı edenler genelde “çok iyi bir fikir”, “şahane bir senaryo” diye bir şeyin var olduğunu düşünürler/sanırlar. Fakat her nasılsa bu büyülü fikirler bir türlü onlara veya çevrelerindeki kimseye gelmez hep başkalarına gider. Ah o müthiş fikir bir gelse akıllarına neler yapacaklardır! O fikir öyle bir fikir olacaktır ki bir yapımcıya anlatıldığında adam düşüp bayılacak, oyunculara anlatıldığında hepsi bütün programlarını sizin için değiştirecek ve kapınızda yatıp kalkmaya başlayacaktır!

Oysa bir film fikirle yapılmaz. Fikir çoğunlukla son derece önemsizdir. Önemli olan o fikri nasıl ifade edeceğiniz olabilir ancak. Bunu iyi yapmak da çok uzun uğraş ve yıllar sürecek bir öğrenme süreci gerektirir. Öyle “tuvalette aklıma harika bir fikir geldi bu şahane olur” diyenlere inanmayın siz. Buna inanmak “aklıma patates şeklinde bina yapmak geldi harika olacak” diyen bir mimara inanmak kadar akıllıcadır ancak.

“Harika bir fikir”den çok berbat fikirler gerçekten vardır tabi. Onların hakkını yemeyelim ve kötü bir fikirden iyi film çıkması imkansızdır. Oysa iyi bir fikirden çok kolay kötü film çıkar.

2 – Kamera Açıları Çok İyi / Çok farklı Şahsi favorilerimdendir. Bu saçma cümle üzerine roman yazabilirim. Yahu ne demek kamera açıları çok iyi? Kamera açısı ne demek? Mercekten mi söz ediyorsunuz? Kameranın yüksekliğinden mi? Oyuncunun kameraya uzaklığından mı? Sonuçta ortaya çıkan kompozisyondan mı? Bunların hangisinden bahsederseniz edin saçma bir söz ediyorsunuz. Kendi başına “iyi kamera açısı” diye bir şey yoktur. Belirli bir bağlamda (senaryo) belki böyle bir şeyden bahsedilebilir ama yine mimariden gidersek bu bir binaya bakıp “kolonları çok sağlam, mimar çok iyi” demekle aynıdır.

3 – Oyunculuk çok önemli: Oyunculuk önemlidir evet ama yazdığınız uyduruk diyalogları Robert DeNiro bile okusa bir halta benzemezdi. Oyuncuyu odun gibi oraya dümdüz koydunuz ve hiç bir mantığı olmayan ve samimiyetsiz ve klişe diyaloglarınızı büyük bir şevkle söylemesini beklediniz. Olmayınca da “oyunculuk çok önemli” diyorsunuz!

4 – Renkler çok güzel… XXY colorist çok iyi… Alın size bir tane daha: Renkler iyi derken neyi kast ediyorsunuz? Renk deyince ne anliyorsunuz? Ne biliyorsunuz renkle ilgili? Bir filmin sanat yönetiminden haberiniz var mi yoksa rengin sadece colorist tarafindan yaratilan bir şey olduğunu mu düşünüyorsunuz? Ya da basitçe maviyi mi seviyorsunuz? Yoksa “sarı mı daha güzel böyle canlı falan”.

5 – Tabi senaryoyu yazdık ama oraya ufak bir şey bulmak lazım Bu genelde reklam ajanslarının topu yönetmene atma sözüdür. Bulunacak şey aslında ufak falan değildir ve bulunmuş olan asıl fikrin cılız olduğu herkesçe bilinmektedir. Bu cılız fikir cılız şekilde yazılmış ve işlenmiştir. Üstüne bir de müşteri tarafından çekiştirilmiş ve ajansın da bir noktada pes etmesiyle sonuç iyice kaos olmuştur. Bütün bu acuzet içinden çıkılması için sizin o “ufak” eklemeyle harika bir film yapmanız yeterli olacaktır. Böylece sonuçta iş “şahane” olmazsa tek suçlu siz olursunuz: O ufacık fikri bile bulup filmi kurtaramadınız! Ne kadar akıllıca değil mi?

6 – Yayında Toplar! En klasik yalandır. Yayında hiç bir şey “toplamaz” sadece öyle inanmak istediğiniz için size öyle gelir. Bir de tabi aradan zaman geçeceği için siz o takıldığınız meseleyi çoktan unutmuş olursunuz.

7 – Kameraman Çok İyi: Bu da ikinci başlığın bir türevidir. Filmcilikten anladığınızı göstermek için havalı bir sözdür elbette ama bir film için bunu söyluyorsanız genellikle film olmamış demektir.

8 – Kurgusu çok güzel:  Bu sözde kurgu ile ifade edilen gerçekte kurgu değil dramatik yapı veya anlatımdır. Bu biraz da Türkçe’nin bir eksikliği. Zira Hollywood’un da hala kullandığı “Continuity Editing” zaten fark edilmemek üzere inşa edilmiştir.

9 –  Türkiye’de … Yok:   Noktalı yerlere istediğinizi koyabilirsiniz. En çok görülenleri yapımcı, senarist, yönetmen ve oyuncudur. Bir Amerikalı aynı sözü eder mi acaba merak ediyorum. “There are no producers in USA” lisanen bile saçma bir laf olduğu açık değil mi?

10 – Türkiye’de Ne Hikayeler Var Aslında: Bu da kişisel favorimdir. Nedense bu müthiş hikayeler bir türlü bulunamamaktadır. Herhalde 9. maddeyle ilgili olsa gerektir bu sorun.

Son olarak o zaman İngilizce söyleyelim aynı şeyi daha manalı görünsün: “There are so many fantastic stories in Turkey”

BONUS: Renkler çok güzel böyle pastel falan… canlı yani!
BONUS 2: Kurguda yediririz. Nah yedirirsin!

Renge Girmek!

cc
Sektörde hasta olduğum laflardandır: Renge girmek! (Daha da kötüsü “color” a girmek!)

Evet, geçen ay yıllar sonra yeniden bir kısa film çektim ve tabi ki neredeyse her şeyini yapmak da bana kaldı!

Bunca yıldır yerli yersiz bir sürü şeyi öğrenmeye çalışmamın ve kafa yormamın bazı insanları içten içe şaşırttığını görürüm.

Oysa bunun arkasında “Kendi işini kendin gör” felsefesi yatıyor. Bu anlayışın yararları da var zararları da… Türkiye gibi uzmanlaşmanın az olduğu bir ülkede her şeyden anlamanızda sonsuz yarar var. Bir defasında colorist olduğunu iddia eden biri bana “Renk uzmanıyım” demişti. “Tamam harika” dedim “O zaman şu kızın cildini resmin geri kalanından ayır ve yumuşat.” Durdu, hık mık etti, sonunda “Onu nasıl yapacağımı bilmiyorum” dedi : ) Kısaca “uzmanım” diyenlere her zaman inanmayın!

Tabi yukarıda dediğim gibi bu “kendin yap” yaklaşımının problemli tarafı da çok: Her şeyi iyi yapamıyorsunuz, konsantrasyonunuz dağılıyor, zorlanıyorsunuz vs. ama asıl daha da kötüsü yalnız kalıyorsunuz: Verdiğiniz kararların doğruluğundan (tabi doğru diye bir şey varsa!) emin olmanız güçleşiyor.

Dün Ben Wheatley diye bir yönetmenin Ballard’dan uyarladığı High Rise adlı filmini izledim. Yönetmen ender rastlanan şekilde filmlerinin kurgusunu da kendisi yapıyormuş. Genelde bu istenmeyen, önerilmeyen bir şeydir. Bir röportajında bu durumu savunuyordu (gerçi filmi hiç olmamış ama o başka bir mesele! Eminim onu da başyapıt olarak görecek çok insan vardır. Filmdeki en iyi şey şuradaki Portishead uyarlamasıydı)

Kendi çektiğin bir şeyi kurgulamak tabi kolay değil fakat özellikle renk konusu en zoru diyebilirim zira hem çok iyi bir teknisyen olmayı, hem renk bilgisine sahip olmayı, hem de yaratıcı olmayı gerektiriyor. Ayrıca izleme şartlarınızın ve tabi ana malzemenizin de (sanat yönetimi, kostüm, ışık, kamera, mercek) iyi olması şart.

Kendin yapmanın en güzel tarafı belirli bir süreye sıkışmamak. Normalde saatle para verilen bir renk düzenleme suitine girdiğinizde olabilecek en kısa sürede çıkmaya çalışırsınız. Burada öyle bir durum yok ve bu iyi bir şey.

Tabi günler boyu renkle uğraştığınızda sonunda garip şekilde şunu fark ediyorsunuz: Yaptığınız bütün o işlemler, siyahı ve beyazı nereye koyacağınız konusundaki bütün ikirciklenmeler aslında çok da önemli değil. Bu tür kararlar filmin özünü değiştirmiyor ama yine de yapılması gerekli tabi.

Bu arada renk ve ışıkla ilgilenenlere Hannibal‘i tavsiye ederim. Üç sezonluk bu şahane dizi özellikle sanat yönetimi, oyuculuk, kamera, ışık, renk ve hatta senaryo gibi konularda önceki filmlere bile toz attırıyor. Maalesef Amerikalılar Türkler kadar akıllı olmadıkları için bölümler 43 dk. Halbuki kafaları çalışsa 110 dk yaparlardı.

Ne yapsınlar işte onlar da öyle!