Author Archive for ilkerc

İspanya’da Yağmur – Youtube Premiere!

IFA’da öğrencilerle birlikte çektiğimiz “İspanya’da Yağmur” adlı kısa film yarın (7 Aralık 2018) 16:00’da Youtube’un yeni özelliği Premiere (ilk gösterim) sistemiyle “sanal gala” yaparak gösterime giriyor. Gösterim sayfasında canlı konuşma odası da olacak ve gösterim saatinden önce ben de orada olacağım.

Başta ben de Nazım gibi Youtube’da film göstermeye karşıydım. “Filmler mutlaka sinemada gösterilmelidir” diyordum ama geçen iki senede yaşadığım deneyimlerden sonra festival kapısı aşındırmaktan vazgeçtim diyebilirim. Tabi hala filmlerin sinemada izlenmesi gerektiğine inananlar vardır ve haklı da olabilirler ancak gerçekçi olursak sonuçta önemli olan filmin insanlara ulaşmasıysa Youtube ve benzerleri daha makul görünüyor.

Açıkçası bence festivaller de eski önemlerini kaybettiler. Daha doğrusu rekabet o kadar fazla ki iş bir tür oyuna ve ticarete dönüşmüş durumda. İstatistiksel olarak on binlerce filmin arasından 80-100 filmin arasına seçilmeye çalışmak ve bu başarılsa bile sadece bir kaç bin kişinin izleyeceği bir platformla vakit ve para ve umut kaybetmek çok akılcı görünmüyor (en azından benim gibi aşırı düşük bütçeli işler yapan biri için)

Kısaca “İspanya’da Yağmur” 9 dakikalık bir deneme sayılabilir. Elbette finans olmadıkça bu tür işleri uzun vadede sürdürülebilir kılmak imkansız ama zamanın ruhu da değişiyor diyebilirim. Yakında daha fazla projenin kitlesel fonlama ile yapılması ve net üzerinden dolaşıma girmesi beklenebilir.

Film için karşılık beklemeden destek olan oyuncularımız Melis Kolçak ve Anıl Çağlar Tel, yapımcı Veysi Sala, kameraman ve marangoz Nazım Yılmaz, IFA öğrencileri Fatma, Arzu, Sibel, Post prodüksiyon için Emre Aypar ve Otomat, kamera ekipmanı için Yasin Eksi ve Dijitalist, Göker Gören, Hüseyin Acar, robot dublajı için Murat Şen ve Ayşegül Bingöl’e, ses miksajı için Celal Kıvanç’a ve unuttuğum herkese teşekkürler.

TEDxIstanbul’a Çıkmak

Geçen ay TEDX İstanbul’a çıktım.

İlk teklif edildiğinde “Aman ne çıkacağım?” deyip reddetmeyi düşünüyordum. Sonra ekiple konuşunca (özellikle Gülse ve Özge) biraz düşüneyim dedim. Tema “Yeni Başlangıçlar” dı.

TED konuşmalarına ilk yıllarda hayrandım fakat sonradan format biraz bozulmuştu bence. Özellikle Türkiye TEDX konuşmaları genel olarak “Ben harikayım, isterseniz siz de harika olabilirsiniz. Bu arada size ne kadar harika olduğumu söylemiş miydim?” şeklinde ilerliyordu.

Oysa TED’in ilkesi “self promotion” (kendini pazarlama) değil.Tabi ki oraya çıkmak sonuç olarak bir şekilde sözü dinlemeye değebilecek biri olduğunuzu gösterir ama birincil amaç PR değildir ve olmamalıdır. TED bir motivasyonel konuşma yeri hiç değildir. TED’in amacı “konuşma platformu bulamayan veya az bulan” buna karşılık söyleyecek yeni bir sözü olan, çoğu durumda özel bir konuda uzmanlaşmış veya çok özel bir deneyim yaşamış kişilerin bu deneyim ve bilgilerini toplumla paylaştığı bir ortam olmaktır.

Bu arada belki merak edenler vardır: TED konuşmacıları para almazlar ve vermezler. Yani para vererek TED’e çıkamıyorsunuz (Neyse ki!)

Ne anlatsam ki ben diye düşünürken aklıma TED tipi organizasyonlarda beni sinir eden ve klişeleşmiş birkaç noktaya takıldı. Birincisi bu tür konuşmalarda bir kendini beğenmişlik oluyor. Üstten bakarak insanlara şöyle olun böyle olun demek bana göre çok itici bir şey. İkincisi “Hayallerinizi takip edin” gibi vasat bir şey söylemek için oraya çıkmanın hiçbir anlamı yok. Yeni bir şey söylemek gerekiyordu.

Böylece Anti-TED bir konuşma yapmaya karar verdim. Ekiple bunu paylaştım ve doğrusu hiçbir sansüre uğramadım.

Salonun tepkisi ekibinki kadar sıcak değildi ama olay bu kadarla kalmadı : ) Diğer konuşmacılardan bazılarının pek söyleyecek sözleri yoktu anladığım kadarıyla ve kolay hedef olarak beni gördüler.

Şirin Payzın “İşten kovulunca yeni bir başlangıç yaptım ve Erzurum’a gittim. İnanir misiniz çok güzel bir yer. Tekrar gideceğim. Ben Fransızca biliyorum bu arada…” konseptli konuşmasında bana da iki kere yer verdi. Tam ne dediğini anlamadım ama pek dostça değildi!

Hele Murat Karahan’ın konuşması benim söylediğim her şeyin bir tür sağlamasıydı: “Hayallerinizin peşinden koşun kötümserleri dinlemeyin” dedi! Salon bir ara Murat Bey’in emriyle dans etmeye başladı. Tabi bütün bu curcuna sonunda en büyük alkışı alan Murat Bey “Gördüğünüz gibi ben sanatçı olduğum için en büyük alkışı ben aldım” dedi : )

Bugüne kadar hiçbir TED konuşmasında bir başka TED konuşmasına referans verildiğini görmedim. Bu da bir ilk oldu.

Her neyse dün benim konuşmanın videosu Youtube ortamına kondu ve buradaki tepkiler salonun tam tersi! Bu da sevindirici (benim açımdan) Yukarıdan izlenebilir.

2500 kişinin önünde konuşmak zaten kolay değil. Hele de sahneye ilk çıkan olunca ve salonun sizi pek onaylamadığını hissettiğinizde daha da zor oluyor : )

İspanya’da Yağmur Teaser

Yeni kısa filmim İspanya’da Yağmur sonunda bitti!

Tabi, her zamanki gibi bir sürü insana teşekkür borçluyum. Özellikle Emre Aypar’a , Veysi, Nazım’a, oyuncularımıza ve emeği geçen bütün öğrencilere teşekkürler! Yıllardır bir bilimkurgu yapmak isterdim. Kısa da olsa oldu. Şimdilik teaser la başlayalım : )

Blackmagic Pocket 4K: Cep Sineması!

Dün NAB’de Blackmagic Design çok sevilen kamerasını yenilediğini duyurdu: Yeni Pocket Cinema Camera 4K Micro 4:3 algılayıcısı ile 4K RAW ve Prores’e izin veriyor. Kendi üstünde 48 volt güç verebilen bir mini XLR girişi var, istenirse CFAST’e, SD karta veya USB 3.1 üzerinden bir sabit diske kayıt yapabiliyor, tam boy bir HDMI çıkışı var, 4K’da 60 HD’de 120 fps’e kadar çıkabiliyor (RAW olarak), 5 inchlik büyük bir ekranı ve 3D LUT desteği de var!

Bütün bu özelliklere rağmen fiyatı 1295 USD.

Blackmagic her zamanki gibi gönlümüzün şampiyonu olmayı başarıyor fakat kamera ancak eylül ayında satışta olabilecek.

Şuradan incelenebilir.

İznik Gölü, Spark ve Dinamik Aralık!

Photoshop’ta Yama Yapılmış Kare

Spark’tan Çıkan JPEG

 

IFA’da yaptığımız youtube programı Olmaz Öyle Saçma Şey her zaman blog dan daha fazla ilgi çekse de burayı da boş bırakmamak gerek.

Hafta sonu DJI’in ufaklığı Spark ile İznik civarında iki gün dolandım. Manzara fotoğrafçılığı garip meseledir: Bu tarz fotoğrafçılık doğru saatte (hatta doğru saniyede) doğru açıda, mekanda ve noktada olup, doğru şekilde pozlama yapıp sonrasında da doğru şekilde işlemenizi gerektirir. Tabi doğru derken tehlikeli bir kelime kullandığımı biliyorum!

Spark bazı kusurları olsa da harika bir alet. Özellikle otomatik panorama özelliği çok iyi (yukarıdaki kare Spark’ın otomatik olarak çektiği 9 karenin birleşmesinden oluşuyor).

Boyutlarına göre muhteşem bir alet olsa da Spark’ın sorunu tabi RAW çekmemesi (sadece JPEG) ve dinamik aralığının yetersiz olması. Bu da yukarıdaki ikinci karedeki sonuca neden oluyor (güneşin olduğu yerde beyaz bir delik!)

Neyse ki photoshop hileleriyle patlayan yerlere yama yapabilirsiniz.

Bir başka yöntem de bir kaç pozlama yapmak ama tabi uçuş sürenizin sınırlı olduğu ve ışığın da çok hızlı değiştiği bu tür durumlarda böyle bir HDR sevdasına düşmek kolay değil.

Profesyonel aletlerle amatörler arasındaki temel fark bu: En kısa sürede en esnek (RAW) sonuçları alabilmek. Yeni cep telefonları bu sorunları bir fotoğraf üzerinde 100 milyon işlem yaparak (abartmıyorum Apple’ın yalancısıyım) bunu kısmen çözmeye çalışıyorlar ve büyük oranda çözüyorlar da.

Kısaca bugün elinizdeki en vasat telefon bile NASA’nın 1969’da aya gitmek için kullandığı bilgisayardan milyonlarca defa daha hızlıyken “Profesyonel” ve “Amatör” ayrımı hızla azalıyor.

Kısaca her zamanki gibi yanınızdaki kamera en iyisi!

C200’le Bir Gün


Canon Türkiye’nin inceliği ile yeni C200’ün “pre production” modelini denedim. 5D MK 4 için yazdıklarımdan sonra bana biraz kırgındılar 🙂

Öncelikle şunu not edelim: Bugüne kadar Canon’dan veya başka bir kamera üreticisinden bir ürün veya sponsorluk almış değilim. Bana gönderilen ürünler test edildikten sonra (ne yazık ki : ) aynı şekilde geri yollanıyor.

Lafa sondan başlayayım: C200 iyi bir kamera. Özellikle model isminden dolayı bunu C100’ün bir güncellemesi gibi görmemek gerekiyor: C200 yepyeni bir kamera ve C100 ile arasında dağlar kadar fark var.

Öncelikle C100’de nefret ettiğim menü burada çok daha iyi ama buna ek olarak kameranın tasarımı, tutuşu, yeni düğmeler, düğmelerin ve giriş çıkışların yerleri, ses seçenekleri, ekrandaki kullanıcı arayüzü bugüne kadar Canon’dan görmeye alışık olmadığımız seviyede. Kamera yalın olarak kullanıldığında gimbal veya drone lar için iyi bir çözüm sunuyor. Tabi ayrıca EF merceklerle kullanıldığında başarılı bir otomatik netleme de sunuyor.

Bunlara ek olarak kendi üzerinde Cfast ortamına 12 bit 4K RAW kayıt tabi ki kamerayı bütün diğer Canon’lardan ayırıyor. Çektiğim görüntüleri ne yazık ki paylaşamıyorum (henüz pre production model olduğu için buna izin verilmiyor) ayrıca Canon’un RAW dosyalarını tam olarak okuyacak bir yazılım da ortada yok zaten. Davinci Resolve 14 beta sürümü dosyaları oynatıyor ancak RAW ayarlarına erişim vermiyor şimdilik.

Bu arada 64 GB lik Cfast sadece 8 dk’lık görüntü kaydedebiliyor. Yani RAW çekecekseniz epey kart ve disk almanız gerekecek!

Dediğim gibi görüntülere detaylı bakabilmiş değilim ama büyük bir saçmalık yapmadılarsa 12 bit RAW’un kötü sonuç vermesi çok düşük olasılık.

C100 Mk 2’nin dinamik aralığı çok başarılı değildi (ideal koşullarda 12 fstop) burada 14 fstop iddiası var (gerçi Canon’un bu konudaki iddialari her zaman güvenilir olmuyor ne yazık ki : ) Yine de C100’den daha iyi olacağı kesin.

İlgimi çeken ama hiç bir yerde konuşulmayan başka bir özellik C200’de “digital audio” girişler olması. 2 adet klasik XLR giriş istenirse AES/EBU digital sinyal kabul edebiliyor. Bu yakında hayatımıza daha çok girecek dijital mikrofonlar için bir başlangıç olabilir!

Kısaca başta dediğim gibi C200 serinin en başarılı modeli olabilir. Bugüne kadar yerden yere vurduğum C serisi sonunda düzgün bir kamera ile karşımıza çıkabildi.

Peki bu kamera alınır mı?

Öncelikle şunu hatırlatayım: Bu “üst sınıf” bir kamera. Yani RAW çekmenin ne demek olduğunu bilmiyorsanız ve renk düzenleme yapamayacaksanız bu kameraya ihtiyacınız henüz yok diyebilirim. RAW’a mutlaka ihtiyacınız olduğunu düşünüyorsanız (ve bu bir yanılsama değilse) o zaman bu kamerayı düşünebilirsiniz.

Bu sorulara cevap verdiyseniz Canon’un geriye kalan tek sorunlu tarafı bence fiyatı. Her ne kadar Amerika’daki satış noktalarında 7500 USD gibi iddialı bir fiyat görseniz de aslında bu gövde fiyatı. LCD, handle, kart vs derken fiyat 10-11 bin dolara geliyor. Amerika’da yaşayan ve film işleri yapan biri için bu fiyat makul olsa da Türkiye için yüksek kalıyor bence ama bu konuda yapılabilecek bir şey yok. Bu konu bizim memleketle ilgili.

Fiyat konusu da sizin için önemli değilse büyük olasılıkla bu sınıftaki diğer kameralar Blackmagic URSA, Sony FS ve Panasonic EVA 1 arasında kalacaksınız demektir.

Tabi hepsini oturup incelemedim ama açıkçası aralarında çok büyük farklar olduğunu sanmıyorum. Üç aşağı beş yukarı hepsi benzer malı satıyorlar.

Kısaca bu sınıfta bir kamera alacaksanız gidip sevdiğiniz birini alın ve hemen çekmeye başlayın derim : )

Ya da…

Her zaman dediğim gibi kamera almayın!

Canon C200: Merhaba RAW!

Canon’u yıllardır yerden yere vuruyorum. Bunun nedeni de yeteri kadar yenilikçi olmamalarıydı. özellikle C serisine her zaman soğuk bakıyordum. Bana göre fiyat / performans oranları yeterli değildi.

Bugün bu durum değişmiş olabilir zira yeni Canon C200 yıllardır hasretle beklediğimiz bir kapıyı ilk açan kamera oldu: RAW (Ham) kayıt. RAW kayıt bilindiği gibi video bilgisinin algılayıcının üzerinde oluştuğu şekilde kaydedilmesi anlamına geliyor. Bu da daha yüksek detay, daha fazla dinamik aralık ve beyaz ayarının sonradan yapılabilmesi gibi avantajlar getiriyor.

Şuradan da görebileceğiniz gibi yeni Canon C200 kendi içinde Cinema RAW Light adında “sıkıştırılmış” bir ham kayda izin veriyor. Üstelik bunu 4K olarak ve 50kare hızında yapabiliyor!

kameranın fiyatı 9000 USD olarak açıklanmış ve tabi ki bu ucuz değil ama yine de 10K altında ham kayıt yapabilen bir Canon beklenmedik ve iyi bir haberdir!

Yıllardır bu blogu izleyenler bilir ben bu gelişmenin 3-4 yıl önce olmasını bekliyordum. Kendilerince hakli nedenlerle Canon benim gibi düşünmedi : )

Olsun yine de bu iyi bir gelişme. Bundan sonra oyun yeniden kurulacak demektir. Yakında bir çok başka kamera aynı şeyi yapabiliyor olacak.

Sonuç olarak yıllar sonra yeniden: Bravo Canon! Her ne kadar Magic Lantern ekibi 6 yıl önce çıkmış 5d MK 3’ile aynı işi yapıyor olsa da buna da şükür diyelim.

PS: Blackmagic de uzun süredir bunu yapiyor tabi.

Blogun 10. Yılı

Şuradan da görebileceğiniz gibi bu blog Türkiye’nin en eski bloglarında biri. 2007’de başlamıştım yazmaya. Yıllar içinde hem bloglar genel olarak eski heyecanlarini kaybetti hem iş yavaş yavaş Vloga doğru kaydı. Hem de ben eski disiplinimi kaybettim.

Video işinden biraz vakitsizlikten biraz üşengeçlikten (çünkü epey emek istiyor) uzak duruyordum.

Sonunda IFA‘daki ekiple yukarıdaki seriyi yapmaya başladık. Bana yıllar içinde sorulan türlü türlü sorulardan bir derleme olarak görülebilir. Eğlenceli de olmasına özen gösterdik zira içinde eğlence olmayan bir şeye yer yok bu yüzyılda : )

Blog da devam edecek elbette ama 10. yılda böyle bir değişiklik iyi gelir diye düşünüyorum.

 

Allegretto – Kısa Film (Fragman)

Allegretto Trailer from ilker canikligil on Vimeo.

Yılı bitirirken ikinci kısa filmimi de bitirdim: Allegretto. 10 yıl aradan sonra hızlı bir dönüş oldu!

Daha önceki “Kutu” gibi bu film de IFA‘daki stüdyoda 8 saatte, Magic Lantern’le çekildi.  Böylece yıllar sonra 2 kısa filmle 2017’ye giriyorum. Ülkenin ve dünyanın haline bakınca kısa film yapmak için en yanlış mı en doğru zaman mı bilmiyorum ama açıkçası benim için harika bir deneyimdi.

Dağıtım konusu her zamankinden daha garip bir problem. Festival yolları artık eskisinden çok daha taşlı (Sundance’e bu yıl 13.500 film başvurdu, Clermont Ferrand’a 9000! 2002’de ödül kazandığımda başvuru sayısı 900’dü) Bu kalabalıkta sesini duyurmak, ayrışmak artik eskisinden çok daha zor ama öte yandan Vimeo’da “Staff Pick” olmak bir festivalden çok daha önemli olabilir.

Tabi burada kısa filmi ne için yaptığınız da önemli. Bir kariyer basamağı olarak düşünüyorsanız işiniz zor ama sadece yapmayı sevdiğiniz bir şeyi yapıyorsanız sorun yok.

Dünyadaki bu film fazlalığında büyük bütçelerle kısa film yapmak milli piyango bileti almak kadar riskli bir eylem!

Her neyse, aylar süren post production, grade ve müzik sürecinden sonra karşınızda “Allegretto” Trailer! Emre Aypar, yapimcimiz Veysi Sala; harika oyuncular Serpil Özcan ve Emre Erturan; ses miksi için Barkin Engin, kamera asistanlığı için Nazim Yılmaz, çeviriler için Murat Önol, makyajlar için Öykü Özgen hepinize teşekkürler.

Blogu izleyen herkese İyi seneler!

DJI’i Kim Durduracak?

size_1000_540_ea01469f2124c9569111eaf2f30f1b0e

DJI ve Sony’ye yetişemiyorum 🙂

Daha Geçen ay Mavic adli küçük IHA’sını tanıttığında “DJI kendi ürünleriyle rekabetten kaçınmıyor” demiştim çünkü Mavic Phantom 4’ü anlamsız kılıyordu… Fakat DJI yine herkesi şaşırttı ve “Phantom 4 Pro” ve “Inspire 2” adlarıyla iki güncelleme duyurdu. Böylece Mavic yeniden “küçük kardeş” konumuna itildi.

Yeni Phantom 4 Pro kamera açısından çok önemli bir güncelleme. Öncelikle algılayıcı boyu 1 inch’e çıkıyor (Eskisi 1/2.4 inch). Sony RX100 M5 modelinde de kullanılan bu yeni algılayıcı düşük ışıkta fark yaratacaktır. 20 MP’lik bu Sony algılayıcısının (eskisi 12 MP) 11.4 fstop’luk bir dinamik aralığa sahip olduğu iddiası var (ki bu yaklaşık olarak 5D MK III ile aynı!).

Yine ilk defa bir DJI ürününde mekanik bir örtücü sistemi var (jello etkisini önlemek için) ayrıca merceğin diyaframı ve netlik kontrolü de var. Odak uzaklığı da 20 mm’den 24 mm’ye çıkıyor.

Bunlar zaten yeterince önemli ama en önemlisi çok uzun süredir şikayet ettiğimiz görüntü işlemcisi ile ilgili: Havadan çekim yaparken çok fazla ayrıntı görüyorsunuz. Eski işlemci 60 Mbitlik düşük veri hızıyla bu ayrıntıya yetişemiyordu. Yeni işlemci 4K’yı 100 Mbit olarak ve 60 kare/sn hızında H265 ile kaydedebiliyor. H265 bilindiği gibi en yeni video kodlama sistemi ve eski h264’e göre daha küçük dosya boyutuyla daha iyi görüntü veriyor. Bu yeni teknoloji görüntü kalitesini ciddi şekilde arttıracaktır ama tabi bilgisayarınızda bu dosyaları işlemek zorlaşacak.

Gövde olarak yeni Phantom 4 Pro daha hızlı, daha uzun süre uçuyor (farklı bir batarya kullanıyor) ve her tarafında çarpışma algılayıcılar içeriyor (Phantom 4 sadece öne doğru uçarken bu özelliği sunuyordu). Ayrıca isterseniz P4 Pro’yu ekranlı olarak da alabiliyorsunuz. Yeni ekran 1000 nit parlaklık sunuyor.

Tabi DJI’ın bu çılgınca ürün çıkarma durumu aletlerin ikinci el değerini ciddi şekilde düşürüyor. Bu da bazı kullanıcıların hoşuna gitmiyor. Bu konuda eleştirilebilirler ama artık DJI ürünlerine daha sakin yaklaşmak gerektiğini öğrenmiş olmak gerek! Geçen ay aldığınız bir IHA bu ay eski teknoloji oluyor ne yazık ki!

Yeni Inspire 2 tamamen profesyonel bir IHA olarak karşımıza çıkıyor: 5.2K kayıt, 108 km/s hız, çift batarya, 27 dakika uçuş, 7 KM menzil, Apple ProRES ve Cinema DNG desteği, engel tanıma sistemi, FPV kamera (hem pilot hem kameraman için), 5.8 GHZ kontrol sistemi, dahili ısıtma sistemi, vs vs.

IHA pazarının yüzde 70’ini elinde tutmasına rağmen DJI bununla da yetinmeyecek gibi görünüyor. Şu anda DJI’ı durdurmak bir yana ona yetişecek bir şirket bile ortada görünmüyor. Hele de GoPro kendi IHA’sını geçen hafta bir hata yüzünden geri çağırmışken!

Sony A6500

a6500

Sony Türkiye’nin inceliği sayesinde tüketici sınıfının yeni uber kamerasıyla bir kaç gün oynayabildim.

Yeni A6500 Sony’nin son dönemdeki çıkışının en gelişmiş örneklerinden biri ve daha 8 ay önce çıkmış olan A6300’ün bir üst modeli. A6500 aslında A7SII’nin küçük hali de sayılabilir ama açıkçası ben bunu A7SII’den daha çok sevdim.

Sony 24 MP’lik bu küçücük kamerayla harika işler başarıyor. Örneğin Canon’un hayal kırıklığı yaratan güncellemesi 5D MK IV’e koymaktan kaçındığı özelliklerin hepsi bu kamerada var: Log kayıt, LUT’la izleme, gövde içi sabitleme, 4K tam sensörden 2.4 kat fazla örnekleme (oversampling) ile kırpmasız kayıt, 100mbit XAVC kayıt, 100 fps Full HD kayıt, dönebilen LCD ekran…

Sony’nin klasik sorunları bu modelde de devam etmekle birlikte (karma karışık menü sistemi, batarya sorunu, rolling shutter’in fazlalığı vs) sonuç çok başarılı. İşin şaşırtıcı tarafı Sony esasen filmcilere yönelik olmadığı düşünülebilecek böyle bir modelde bile filmcileri unutmuyor.

Bana verilen model pre-production (ön üretim) olduğu için RAW dosyalarını açamadım ama video ile epey oynadım. 3200 ASA’da bile sonuç başarılı. Kameranın otomatik netleme sistemi de hiç fena değil. Ergonomisi son derece iyi. Algılayıcıdan sabitleme sistemi çok çok başarılı ve 5 fstop’luk destek sağlıyor.

2.4 milyon piksellik OLED elektronik vizör de etkileyici (tabi her şeye rağmen henüz optik bir vizör kadar iyi değil ama az kalmış diyebilirim)

Kısaca anlaşıldığı üzere kamerayı çok sevdim. Bugün yanımda taşımak için bir kamera alacak olsam kesinlikle bunu alırdım. APS-C algılayıcılı, bu fiyat aralığında (1400 USD) ve bu boyutta başka kamera aramaya gerek yok diye düşünüyorum. Sunduğu bütün özellikler bazı zayıflıklarına rağmen A6500’ü rahatlıkla APS-C’nin yeni aynasız kralı yapıyor.

Sinema Öğrencilerinin İnandığı Garip Şeyler

istanbul film akademi yönetmenlik atölyesi

Cok uzun yıllar sinema okullarında hem öğrenci hem eğitmen olarak vakit geçirmiş biri olarak öğrencilerin filmcilikle ilgili inandığı garip şeyleri görüp dururum. Tabi ne yazık ki bazıları daha gençken benim için de geçerliydi!

1 – XX Kameram olsa acayip filmler çekebilirim: Basitçe yanlış bir fikirdir. Bir kameranızın olması elbette gereklidir (hele bu devirde) fakat kamerasızlık yüzünden çekilememiş veya düşük teknolojili bir kamerayla çekildiği için başarısız olmuş bir film yoktur. Cep telefonunuzla da film çekebilirsiniz ve film iyiyse kimse buna aldırmaz. Oysa yüzbinlerce dolarlık bir kamerayla çektiğiniz kötü bir film kimsenin umrunda olmayacaktır.

2 – Senaryomda parlak bir fikir var, filmim çok iyi olacak / Senaryomda parlak fikir yok filmim kötü olacak. Hayır. Bu konuya daha önce de değinmiştim: Parlak bir fikir iyi bir film demek değildir.

3 – Kes komutundan sonra oyuncuyla konuşmama gerek yok! Tam tersi. Kamera veya başka bir detayla ilgili konuşmadan önce onlarla konuşmanız gerekli. Dramatik bir film yaparken sizin asıl malzemeniz oyunculardır ve bir oyuncu “kes” komutundan sonra kendini son derece tedirgin hisseder ve sizden bir yorum bekler. Böyle bir yorum yerine onları yok sayıp “arkadaki ışık değişti veya mikrofonu gördük” dediğinizde ne hissedeceklerini anlamaya çalışın.

4 – 25 yıldır bu işi yapan birini dinlememe gerek yok, benim fikrim en iyisi! Bu çok kronik bir inançtır. Ne yazık ki bu sadece öğrencilere özgü bir şey de değil. Genel bir “gelişmekte olan ülke” hastalığı. Tabi ki bu sizin filminiz ve kararları siz vermelisiniz ama Lars von Trier veya Quentin Tarantino değilseniz yapmayı düşündüğünüz şeyin yanlış olabileceğini de bir an olsun düşünebilmelisiniz.

5 – Bir konuşma sahnesinde bir oyuncudan diğerine pan yapacağım, harika olacak!  Bu dahiyane uygulamanın sinema tarihinde çok çok az yapılmış olmasının bir nedeni olabilir mi sizce? Böyle bir mizansende kameranın varlığı seyirci tarafından daha fazla hissedilir ayrıca bir oyuncudan diğerine pan yapmaya çalışırken arada gereksiz bir çok şeyi görmek durumunda kalırsınız. Oyuncuların temposunu düşürmeniz veya çok hızlı dönmeniz gerekir vs vs. Dediğim gibi belli bir bağlamda belki iyi uygulanabilir ama temelde “kötü bir fikirdir”.

6 – Herkes filmimi merakla izleyecek. Hayır tam tersi. Aileniz ve arkadaşlarınız dışında kimse filminizi izlemek istemiyor (aslında çoğunlukla onlar bile istemez!) çünkü zaten istedikleri anda izleyebilecekleri sizinkinden “çok daha iyi” yüzbinlerce film var ve onları bile izlemeye vakitleri yok. Neden sizin filminizi iştahla izleyeceklerini düşünüyorsunuz?

7 – Filmim 27 dakika sürebilir sorun yok. Büyük bir yanlış daha. Çoğunlukla kendi filminize tarafsız yaklaşamazsınız. Filminizi başka birine emanet etmeyi bilin.  Böyle birini bulamıyorsanız olabildiği kadar kısaltın, sonra bu süreden de en az yüzde 20 atın. Jenerikleri de kısa tutun.

8 – Ses çok önemli değil. Görüntülerim çok iyi! HayırSes görüntüden daha önemlidir. Zira bazen bir filmin görüntüsünün “kötü” olması o filmin anlatmak istediği şeyle örtüşebilir. Örneğin daha titrek bir kamera veya daha çiğ bir ışık o senaryo için iyi olabilir. Oysa ses her zaman iyi olmalıdır. “Sesi kötü yapalım film daha etkili olur” diye bir fikir olamaz (deneysel bir film dışında)

9 – Ne kadar karmaşık bir şey yaparsam o kadar başarılı olurum. Basit olan hiç bir şeye bulaşmamalıyım. Tam tersi. En iyi şeyler her zaman basit olanlardır.

10 – Kendime engel çıkarmalıyım çünkü ancak şu şu olursa iyi bir film ortaya çıkarabilirim. Bu özellikle en ilgimi çeken inançtır. “Şartları zorlamak” genel olarak doğru bir tavır olsa da sonuç olarak çekilmiş bir film çekilmemişten iyidir! Elinizdeki şartlara göre bir film çekin bu daha akıllıca değil mi?

11 – Filmimin bir mesajı olmasına gerek yok. Bir şey anlatmak çok eski bir düşünce. Ben hayattan bir kesit… Buna söyleyecek söz bile bulamıyorum. Neden bir seyirci hayattan bir kesit izlemek istesin zaten kendisi de her gün onu yaşıyor.

12 – XX yönetmen gibi yapacağım, planlar uzun olacak. 🙂 Siz o değilsiniz. Boşverin başkalarını kendiniz olun.

13 – Gittiğim sinema okulu çok kötü çünkü bitirince yönetmen olamadım. Bu konuda tek suçları bunu size baştan söylememiş olmak olabilir. Dünyada benim bildiğim “öğrencilerini doğrudan yönetmen yapabilen bir sinema okulu” yok. Sizinkinin de öyle olmamasına şaşmamalı.

14 – Filmim bitti ama istediğim gibi olmadı o yüzden hiç bir yere göndermiyorum ve kimseye göstermeyeceğim. Şimdi başka bir film üzerinde çalışıyorum. Bu sefer harika olacak! Hayır. O da istediğiniz gibi olmayacak. Hiç bir zaman hiç bir film tam istediğiniz gibi olmayacak ama bu onları insanlara göstermenizi engellemez.

15 – Filmim bir festivalde ödül alırsa hayatım kurtulur. Yanlış. Dünyada binlerce festival var. Bunların en iyilerinde bile ödül alsanız mutlak bir başarı garantisi değildir. Doğru insanları tanımak, iyi bir çevre oluşturmak ve ikna gücü çok daha önemlidir.

BONUS: Yakın plan almamıza gerek yok seyirci anlar.